Kürkçü dükkânı3 (Hakkâri'de 19 Mevsim- 10.4)
Kürkçü dükkânı3
Yagal’ı andıran yapısıyla vadinin dolunayla yıkandığı, yıldızları
sönükleştiren ay ışığının adımlarımızı sağlamlaştırdığı gecelerde yürüyüşler ne
kadar güzeldi. Vadideki baskın fenomenlerden biri olan rüzgâr da ılık ılık
eşlik ederdi.[1] Bazen
bir ayağının üzerinde kırk yalanla kırk takla atsa da gözlerin göremediği,
dahası bakılarak algılanması imkânsız şeyleri göstermeye muktedir olur tabiat.
Vadideki her insan bir fenomenle daha çok benzeşir. Kimi coşkunluğuyla Zap huyludur, kimisi gizemli ve çekici çağrışımlarıyla dağlara benzer. İptidai korkularıyla dağlar, ihtiyarlığı kabullenmiş hâlleriyle kaç bin asırdır oradaydılar ve kaç bin asır daha suyun tüketmesiyle yerlerinde duracaklardı kim bilir? Kimisi ıslıklı tıslamayla o biçim melodiler üreten keyifli rüzgârla hemhâldir, kimi yakıtı bitip gücü tükenen Güneş gittikten sonra mahmurlaşan göklere öykünür.
Asil hassasiyetleriyle kimi rafine zevkleri veya her devir işe yarar zanaatları
olanlar da kalabalıklar içinde yürüyenler olarak köyde pek barınamazlar. Bir
süre sonra insanların ihtiyacını gideren mutlak faydaya dönüşürse bu
zorunluluk, o zaman da el üstünde tutulurlar. Ama yine de kendine ihanet etmeyi
göze almış olur. Küçük bir dünyada yaşarsanız herkese karşı şahsen, en azından görünürde
iyi olmak zorundasınızdır. Mekân büyüdüğünde devreye giren kurumlar kişiler,
kurallar da dudaklardan bakışlardan çıkan sözlerdir burada.[3]
Zap
ve dağlar ile bunların oluşturduğu vadi ayrılamaz bir bütünlük teşkil ediyordu.
‘Çekince kısalan’ sorusunun cevabı sigaradır, ‘içinden aldıkça çoğalan’ da
çukurdur. Bu ikilemlere benzer şekilde Zap oyarak vadiyi büyütür, vadi
büyüdükçe Zap çoğalır.
Özellikle
kışın Güneş, zaten şöyle bir uğradığı vadide, hızlıca batarken ortalığı
kaplayan soğukluk keskinleşir. Böyle zamanlarda bu ıssız doğa parçasında şu iki
kaideye sıkıca riayet ediyorduk: ‘Dağcılığın en önemli kuralları tabiatla
mücadele ve arkadaş dayanışmasıdır.’ Coğrafya onların, dağlar onların, Zap
onlarla akıyordu. Ama metazori iskânla dört duvar arasındaki bu insanlar
tabutta hissediyorlardı kendilerini.
Çalıştığı
köye taşınan öğretmen ev işlerinde eşine yardımcı olduğu, çocuk baktığı için
şaka da olsa köylü şöyle diyor: ‘Yahu bu adam bizim kadınları işten güçten
alıkoyuyor. Kadınlarımız onu misal göstererek bize ev işi teklif ediyorlar.
Kovalım köyden gitsin.’ Sapına kadar ataerkil
(pederşahî) bir toplum… Yanı sıra kadının erkeğe hizmetten hoşlanma
içgüdüsünden de bahsedebiliriz. Tabii bu içgüdü yaşananların kanıksanmasıyla
oluşmuştur. Tersi davranışlar uzun süre devam etse yeni nesillerde ortadan
kalkar.
Köylü,
bir şey istesin diye gözüne bakar misafirin. İstemedikçe illa ısrar eder.
Almadın ya, sonra ihtiyaç oldu da istedin, o zaman da hava atmaz genelde.
İstediğinin yanına başkalarını da ekler ki mahcup olmayasın. Köylü her şeyi bir
seferde sofraya koyar. İtinalı hizmetle misafiri cesaretlendirir. Kentli, dertleri
gibi üst üste koyduğu tabaklara önce çorba, sonra yemek koyar, en son ayrı bir
tabakla tatlı getirir.
Misafir
olunan yerin âdetini bilememenin verdiği rahatlık, değme turistte yoktur. Yerli
kimse bilmese, yersiz kimse çok bilirse ayıplanır. Yerli, yersiz
hata yaparsa hoş olmaz; yersiz, yerli yerinde açıklama yaparsa hoşlanılır.
Dünyada da misafiriz ve bilmiyormuş numarası yaparak kurtulacağız sanırım. Bir
muhitin âdetini bilmeden yapılan yanlışın masumiyeti en sabi çocuklarda bile
yoktur. Çocukların Dünyaya yabancılığını taklit ederiz. Onun için mazur görülürüz
ikimiz de. Bu dünyanın, bu yalan dünyanın saçma sapan prosedürlerini bilemeyiz,
öğrenemeden de ölür gideriz zaten.
Devlet işlerinin ağır yürümesinin bir faydası var. İşler
pişiyor, olgunlaşıyor. Hakkâri’de de işler yavaş yürür. Arabalar da öyle.
Kasisler kavisler çukurlar virajlar boldur çünkü. Bundan fazla köyde
hayat daha yavaş ve ayrıntılı yaşanır. Bazen anlamsızlığa evirilen bu
ayrıntıların can sıktığı da olur. Ânlar dakikalar geçse iyidir, aylar yıllar zaten çabucak geçiyor,
derken buluruz kendimizi sürekli.
Devletin yapmaya çalıştığı, köyleri vadiye taşıyarak terör karşısında alan daraltmaktır. Çözüm sürecine
kadar yaylalar da yasaklandı. Apar topar yerleşmeye çalışan insanlara hane başı
2500 briket verilmiş. El yordamıyla yerleşmeye çalışan köylü, ancak 2010’larda
temelli burada kalacaklarına ikna olabildiler. Bu sırada nesil de değişti ve
artık eski köy hayatına dair sadece anlatılanlarla bilgi sahibi olabilen
gençler, köyü bayındır hâle getirmek gerektiğini içselleştirdiler. 2010’dan
önce betonarme olarak sadece sağlık ocağı ve lojmanının olduğu köyde 2014’te 8
derslikli asansörlü jeneratörlü kaloriferli okul yapıldı. 2018’de ikincisi
yapılan diğer okulla birlikte, köylü, artık dışarıya muhtaç olmadan kendi
kendine yetebilen kurumlara kavuştu. Toprak üstünden ve korumasız döşenmiş
hatlarla işleyen su sistemi ve birçok hastalığa da sebep olan fosseptiklerle
idare edilen lağım düzensizliği ve ilk hâliyle dere yatağında olunduğundan
taşların kayaların engeller oluşturduğu üst yapı varken 2020’den itibaren bu
konularda da iyileşmeler görülüyor. 2014’te ıslah edilen dere, tehlike olmaktan
çıkmasına rağmen dağlardan gelen taşlar kayalar hâlâ tehlikesini sürdürüyor.
[1]
Vadi söz konusu olduğunda hep ‘havadan sudan’ bahsediyoruz. Başka bir şey yok
çünkü. İyi ki de yok. Keşke hiç olmasa.
Bu satırları yazalı birkaç ay oluyor ve dün Rize’den gelip bugün (30.08.2022) okuduğumda daha da içime oturdu. Ayder’i berbat eden ander bakışın Zap’a ve hiçbir yere uğrayamamasını daha içten temenni ediyorum. Minibüsten iner inmez hediyelik eşya dükkânı önünde oturan ben yaşlarda arkadaşı üstü kapalı haşladığımda ‘böyle gelmiş böyle gider’ demesiyle haşlamanın üstünü açacaktım ama söyledikleriyle uyuşmayan bakışları tuttu hücumumu. Onun da içi elvermiyordu belli ki bu bozulmaya, ama elinden ne gelirdi benliğini hırs bürümüş diğerlerine karşı.
[3] Köyde mahremiyet şehirdekine göre çok azdır. Herkes
birbirinin ya akrabasıdır ya da akraba adayıdır. Herkesin çocukluğunda oynadığı
oyunlar, yaptığı yaramazlıklar, ergenliğindeki kaçamakları, gençliğindeki
sevdaları herkes tarafından az ya da çok bilinir. 70 yaşına geldiğinizde bile
aradan münasebetsiz bir akranınız çıkıp ‘siz onun gençliğinde yediği haltları
bilmezsiniz’ diyebilir. Şehirde olmaz bunlar. Genel kurallar vardır, kişilerle
değil, davranışlarla ilgilenilir; bunu da şahıslar değil, kurumlar yapar.
Şehirde herkes yabancı olduğundan özgürleşir insan. İki hayatın da bir dolu
iyiliği kötülüğü vardır. Şimdilerde mahremiyetin çöküşünden hâlâ toz kalkmaya
devam ediyor. Sosyal medyada çarşaf çarşaf sergilenen kesitler, ileride
karşımıza çıkıyor ve bizim için referans alınabiliyor. Kimliğimizi oluştururken
onlara bağlı kalmak zorunda hissediyoruz, çünkü zorundayız.
Çocuklar
da bireydir, onlara yetişkinlere davrandığınız gibi davranın dendiğinde
höykürür bazıları. Sanılır ki insan çocukken yaşadıklarını unutup sıfır zihin
ve duyguyla yetişkinliğe geçiyor. Oysa öyle midir, 5 yaşındayken bağırdığınız
bir çocuk 35 yaşına geldiğinde onu hatırlar ve anlam veremediğiniz ters
tepkiler gösterebilir. Sonra nankör dersiniz. Bu iyilikler için de böyledir
şüphesiz.
Köylü korkak, daha doğrusu ürkek olur. Çünkü kurumlar olmadığından her şeyden kendisi sorumludur ve tabiat ne derse o olur.
Bilinmeyenin tedirginliği… ‘Bir eylemin ertesini, sonuçlarını göze alabilirse ya da bunlara kayıtsız kalabilirse, insanın yapmayacağı şey yoktur.’ Sonunu düşünen kahraman olamaz. Kaybedecek bir şeyi olmayan kimseden korkulur.
[4]
İstanbul’a geldiğimde eve yakın yerlerde de duyduğum bu anormal gürültü
karşısında şaşkınlığımı koruyamamış, burada da mı demiştim. Köydeki her şeyi
şehre getirmek zorunda değiliz sonuçta değil mi.
Yine bir gün baştan sona kapattıkları ve boyum
kadar hoparlörlerle inlettikleri sokakta halay çeken düğüncüler, içlerinden
geçerken kulaklarımı iğfal ettiler. Bütün tuşlara basarak bölüm sonu canavarını
da geçince kulaklığımda Altın Hızma devam etti mülayimliğe. Hakkâri dönemimi bu
olay fevkalâde açıklıyor. Kendi efkârımla yaşarken, yazıp oynarken maruz
kaldığım bu reklâm arası bittiğinde, ilgilerimin yeniden can bulduğunu fark ettim.
Yorumlar
Yorum Gönder