Nem yok nem, don çok don
Nem yok nem, don çok don
Hakkâri’nin sıcağı da soğuğu da kupkurudur. İlk geldiğimde
şaşırmıştım buna. Saatlerce dışarıda dolaşıp ellerimde ağır sayılabilecek
poşetlerle uzunca yürümeme rağmen, sırtımda hafif nemden başka ıslaklık
oluşmuyordu. Terletmeyen sıcağın yakıcı etkisinden korunmak için keçe örtülere
bürünüyordu kadın erkek yaşlılar. Yerel kıyafetleri bilirsiniz. Altta şalvar
olur, üstte gömlek ve yelek. Şelli şepik denir. Ortada da tampon olarak
tamamlayıcı kuşak bulunur. Tül gibi ince kuşak, beş altı metre uzanır
açıldığında. Bazen kendi sarar, özel günlerdeyse evden birine tutturur döne
döne yanına giderek orantılı şekilde beline dolar. Ayakta dikilirken ellerini
içine sokup ondan destekle öyle güzel durulur ki, amele oturması gibi rahattır,
tadına doyum olmaz.* Başlık olarak da poşu dolanır kafaya. Kadınların elbiseleri
de cicili bicili, allı pulludur. İşin tuhaf tarafı erkeklerin kumaşları
Irak’tan gelir, kadınlarınki Dubai’den. Oraya da Hindistan’dan geliyor herhâlde,
andırıyor çünkü.
Soğuk bastırdığı günlerde yüz felci riski vardır. Yüzünüzü kese
kese üşütür. Bir de rüzgâr çıktıysa yandığınızın resmidir. Sürekli dudak nemlendiricilere muhtaç oluruz. 2013 kışında en
soğuk günleri gördük. Valilik bahçesinde 2 m.ydi kar. Yan sokaklar haftalarca,
aylarca temizlenemedi. Kaldırımlardan çatılardan atılanlarla ikinci kata
kadar ulaştı yolun ortasında biriken karın yüksekliği.** Bizim sokakta da böyle birikenleri üstten
üstten alıyordu araçlar zaman zaman. Ama altta hep kalıyordu tabaka hâlinde.
Sonunda en az 40 cm.lik yüksekliğe ulaşan buz tabakası üzerinde geziyordu
arabalar ve yayalar, aylar boyunca.[1] Kaldırımı aşan tabaka ne
zamanki havaların biraz ısınmasıyla, alttan alta çözünmeye başlıyor, o zaman
ağır kepçelerle kalın plakalar şeklinde kaldırılıp hafriyat kamyonlarına
yükleniyor, Depin’e inerken uçurumdan aşağı dökülüyordu.[2]
Arka bahçedeki bir ağacın tüm dalları 2 cm. buzla kaplanırdı, ceviz sucuğu gibi. Valilikten çarşıya açılan sokağın başındaki bina inşaat hâlinde olduğundan üzerindeki buzlar hiç erimezdi. Gerçi erime olmazsa birikme de olmaz değil mi? Demek ki günün en sıcak vakitlerinde (en fazla 1-2 0C) kendini salan buzdan oluşan damlalar, hafif ısınmaya aldanarak irade ve tercih kullanamayıp yerçekimine yenik düşerek çıktıkları yolculukta takılır kalırlardı. Çatıdan başlayan sarkıtlar, alt katlarla kendilerinden oluşan dikitlerle bütünleşip sütunlara dönüşür, yere kadar ulaşırdı birike birike kalınlaşarak.
Depin’den sonraki yokuşta, inerken veya çıkarken Sümbül’e bakarsanız bir ışık oyunuyla bütün dağın alüminyum folyoyla kaplandığı hissine kapılırsınız. Kristalize olan kar, ışıkla bütünleşip raks ederek bu görsel şöleni sunar.
* Giymemiş kişinin en çok merak ettiği, lavabo ihtiyacını gidermek için ne kadar eziyet çekeceğidir. Oysa o giysinin sıkıştırmasıyla haceti durmadan zorlamaz.
** İbrahim Tenekeci’nin ‘Kar kalınlığı demeyelim, kar kalın bir şey değildir, narindir. Karın yerden yüksekliği demeliyiz.’ minvalinde sözleri vardır. Tamam, doğru, ona hürmeten öyle kullandım, ama bu şekilde yağan karın narinliği falan kalmıyor; bildiğiniz kalın, kapkalın bir şeye dönüşüyor.
[1] Kar o kadar uzun
süre kalırdı ki, dağların derelerin, yolların eski hâlini unutur; bu yeni
şekillere alışırdık.
[2] Hakkâri’nin
öğlen sıcaklarından kaç tanesini üst üste yığsan da Kocaeli’nin biri kadar
terletmez. Kocaeli soğuklarından onlarcasını peş peşe eklesen de erişemez
Hakkâri’nin bir çığ’lık dudak ısıran soğuğuna.
Yorumlar
Yorum Gönder