O kadar havalanmak yeter (Hakkâri'de 19 Mevsim- 11.4)
O kadar havalanmak yeter
4
Ağustos 2014 sabahı, gün ışıdığında babamla son bakımları yaptık. Yağı suyu
iyiydi. Bagajda kışlık lastikler ve birkaç küçük paket, arka koltuklarda
Abdülhamid için yeni yaptırdığımız yorgan ve yastıkların yanı sıra üç beş kap
kacak vardı. Arabayı bulmuştuk ya, hesapsız doldurduk, sürüşe engel olmayacak
şekilde.[1]
Ön koltuk yolculuk sırasında elzem malzemelerle doluydu. Yiyecek içecek, şarj
âleti, küçük çanta vs. Kapıya inen herkesle tek tek vedalaştık. ‘Başlayacak
olan uzun ayrılık boyunca unutamayacakları bir anıları olsun diye her ikisinin
de sessizleşmesi’ gibi bakıştık herkesle. Birkaç gündür süren hummalı
işlemlerin ardından sıralama turlarını başarıyla tamamlamış, pol pozisyonunu
kapmıştım. Döndürdüm kontağı, bağladım kemerimi[2],
çevirdim radyonun kulağını, verdim sinyalimi, baktım yoluma. Saatler 07.00’yi ellerim 9.15’i gösteriyordu. Yedi
yıllık ehliyetim için amansız sınav başlıyordu. Dört sene önce
uğurlamaya gelen kalabalıktan eser yoktu, tek başınaydım. Gölcük’te depoyu
doldurdum, sonra tam gaz devam.
Benzinlikte
Ulaşlı’dan Bilal çalışıyormuş, en son onunla görüştük.[3]
Hakkâri’ye gidiyorum deyince önce şaşırdı. Ayrı bir niteliğe bürünüp ‘Nasıl
yani, şimdi sen şu anda mı gidiyorsun,’ diye tekrarladı birkaç kere. Sonra uzun
yola çok yolcu uğurlamış olmanın getirdiği alışkanlık dolu bakışlarla fişimi
verip gönderdi, serin havada sıcak sohbetiyle. Su yerine pompanın ucunda kalan birkaç
damlayı döktü arkamdan. Dört sene sonra, Şırnak-Hakkâri yolunun 35. km.sinde, yarın
önünden geçeceğim Uludere’ye bağlı Şenoba’daki bir okula atanacağını nereden
bilebilirdi.
Yarım
akıllı telefonumdaki çelimsiz haritalardan baktığımda ya kuzeyden
Amasya-Erzincan-Van üzerinden gidecektim, ya da güneye salıp[4]
Ankara-Adana-Şanlıurfa hattını takip edecektim. Üst yol 1600, alt yol 1700 km.
idi. Daha çok otobanlı alt yolu tercih ettim. 21 saat gösteriyordu
varış süresini. Bir ara Erzurum veya Trabzon yolcusu konuşuldu tanıdıklardan,
ama iptal olmuştu hemen. İyi ki de olmuştu, tanımadığım biriyle sırf tasarruf için
o kadar yol çekilmez olabilirdi.
Şırnak-Hakkâri
arasını son kıvrımlar olarak ayrı bir enerjiyle geçmeyi göze almıştım. Saklama
kabında hamur işleri ve 2,5 litrelik buz gibi erik hoşafım vardı katık olarak.
Lüks yolculuk yapmayacaktım, güvenle ve mümkün olan en kısa zamanda köye varmak
istiyordum. Yolun geneliyle ilgili herhangi bir planım yoktu, ilk defa tek
başına böyle bir yolculuğa çıkıyordum. Tanıdınız değil mi, Hakkâri’ye ilk
gidişim gibi yani. Uzun vadeli plan yok, öngörü yok, yol yok, yoldaş yok; yok
oğlu yok.
Esasen
telefon ve internete güveniyordum. Cebinizde de para olduktan sonra bu devirde
eskiye nazaran daha plansız davranmak eldeydi. Yol dümdüz gidiyordu işte, çok
da gerek olmuyordu, ama ara sıra navigasyonu açıyordum. Ankara’ya vardığımda
gaz bitiyordu, şehir içine saptım, yol üstünde fiyatlardan haberim vardı az
çok. Arabayı Ankara’nın gazıyla kendimi de soğuk gri şehrin sıcak havasıyla
doldurdum.
Oraya
kadar cepheden yediğim güneşi soluma çekip, devamında ışıl ışıl parlayıp gözümü
alan[5]
Tuz Gölünü sağıma katıp Aksaray içinden Adana’ya indim. İki yerde de birer kez mola verdim. En büyük pişmanlığım durup Tuz Gölüne uğramamak oldu.
Hızımı yavaşlatıp izledim hep, içine doğru gidenleri gördüm, ama nedense durup
inmedim. Bir yerde durursam, birçok yerde dururum içgüdüsüyle hareket ettim
sanki.
Açık
ovada giderken tabelalar çok yorar insanı, bazen de yüreklendirir. Misal önümdeki
şehre 300 km. var. Gide gide bu yolu tüketirken ondan sonraki yeni menzilin 400
km. tabelasıyla moralim bozulur, ama orayı hedef belirler, yeniden depoladığım
güçle bir daha odaklanırdım. Sadece sıradaki şehrin tabelası olsaydı, oraya
varınca sıfırlansa ve yeni şehrin uzaklığını o zaman görseydim nasıl olurdu
acaba? Muhtemelen daha sıkıcı ve belirsizliğin getirdiği hedef noksanlığıyla
daha çok yorardı. Biri bitmeden, diğeri de onunla birlikte o noktadan itibaren güya
tükenmeye başladığı ve ilk şehre varınca gerideki tabela hayli eksildiği
için, yeni yazan mesafe düşük gözüküyordu. Bu bir tür oyuna ve bazen sorunlu
olsa da iddiaya dönüşürdü.
Sürekli açık olan radyodan bazen haberler ve fakat çoğu zaman müzik sesi yükseliyordu. Yerel radyoları buluyordum genelde. Yolun ritmine uygun sakinlikte şarkılar çalarken verilen aradan sonra spikerin sesi çarptı kulağıma bu civarlardayken. Mesleğimizle alakalıydı. İdarede kadrolu değildim, ama ahlâkî’nin dışında niyeyse beni de şahsen pek ilgilendirmişti. Binlerce müdür ve yardımcısı kimilerinin haklı olarak ‘siyasî kıyım’ olarak değerlendirdiği gibi görevlerinden alınmıştı. Özellikle belli bir sendikaya bağlı olanlar ya doğrudan el çektirilmiş ya da görevini yapamayacağı yerlere aktarılmıştı. Günü dolanlar emekli olup meydanı boşaltmak zorunda kalmışlardı, diğerleri de çileye katlandılar.
Babam Erbakan’ın imzasını yapıştırmıştı arka cama. Beni
rahatsız etmezdi aslında, ama görev icabı uygun olmaz diye sökeyim dedim.
Demekle kaldım; ağzımdan kelimeleri döktüm, ama sökmedim. Her durduğum
yerde gözüme ve dikkatime çarpıyor, nasıl oluyorsa bir şekilde aksatıyordum.
Hayatımdaki hemen her şey gibi işliyordu bu süreç de. Telefonun takvimine
kaydetsem, hatırlattığında yapardım aslında.[6] İllaki birileri
söyleyecek, telefona ben yazmış bile olsam dışarıdan talimat alacağım. Aksaray
civarında açma germe yapmak için durduğumda sökmüştüm ancak.
Aksaray’dan
çıktıktan sonra solda bir şey ister istemez gözüme çarptı. Nasıl çarpmasındı,
kocamandı. Oralarda bir yerde olduğunu biliyordum, ama nasılsa karşıma
dikilecek diye odaklanmamıştım. İleri bakarken bile bütün dikkatimi çekebilecek
heybetteki Hasan Dağı’ydı bu. Ağrı’lar bile bu kadar net değildir uzaktan
cazibe konusunda. Hakkâri’ye çıkarken yanımızdan yükselen Sümbül’den farklı
olarak Hasan, hiçbir dikkate mahal bırakmadan göze giren mevcudiyetiyle kendini
belli eder uzaktan. Binlerce akrabasının arasında ve etekleri zaten 1300 m.de
olduğundan, heybetli ama dağlar içinde bir dağ diye bakılabilir Sümbül’e. Hasan’sa
kendi başınadır koskoca platoda. Kaf Dağı gibi etekleri bulutların üzerindeki Sümbül’den
sadece birkaç yüz m. aşağıda ve toplam boyu da sadece 200 m. kısa olmasına
rağmen göğe doğru yükselen bir müjde gibi dikilir.
Arabada hız uyarıcısı vardı. 120’ye ulaştığında, üstüne çıkmaya müsaade etmekle birlikte uyarı amaçlı ötüyordu. Yanlış hatırlamıyorsam iki kere sesi çıktı tüm yol boyunca, kemerimi hiç gevşetmeden hep 100-110 aralığında gittim. Adana’ya yaklaşırken koca ovada, tâ ileride gündüz vakti havanın koyu karanlık hâlini görünce tedirgin oldum. Uyarı limitinin çok çok altına inecektim anlaşılan. Kıvrımları düzleyip istikameti sabitlendikten sonra biraz daha gidince yolumun üstünde kaynaştığını, karşılamaktan, içine girmekten başka çaremin olmadığını iyice anladım. Yanlamasına değil, diklemesine hareket ediyordu. Ben gittikçe o da geliyordu bir yandan. Çaresi yok, çarpışacaktık. Gösteriyi fişekleyen ilk damlaların camları dövmesiyle meydan muharebesi başlamıştı. İlk defa böyle bir fırtınayı tüm boyutuyla uzaktan görüp doğrudan içine giriyor ve göğüslüyordum. Hava durumunu oluşturan beş birbirine benzemez (gökyüzünün kavruk mavisini karartarak dolaşan çenebaz sürü; sıcaklık, basınç, nem, rüzgâr, yağış) bir olmuş cephe açmışlardı, bedenlerimiz arasında sıfır mesafeyle süngü savaşı başladı. İyice içine aldığında artık çıkış yoktu. Yarıp geçecektim. Milyonlarca senedir üstümüzde meydana gelen bu vukuatı son 130 senedir gerçekleşen üretimin çok da lüks ve güçlü olmayan vasıtalarından biriyle aşmaya çalışıyordum. Neden girmeden önce mola verip güç yenilemedim diye kızdım kendime. Öyle pek de keyifli olduğu söylenemezdi. Bazen 30’a kadar düşen hızlarda seyrettim, dörtlüler açıktı bütün arabalarda. 30-40 dakika sürmüştü felaha, açık havaya kavuşmamız.
Torununu esirgerken korkusuna esir olan dedemin[7] gidip gidemeyeceğim konusundaki şüphelerini kulak ardı etmiyor, azamî dikkati elden bırakmıyordum. İlk gidişimde dedemin yollarımı nasıl gözlediğini biliyordum. İlk defa sülalede biri, kendi öz torunu bu yaşta tek başına bilinmezlere gidiyordu. Heyecanla anlattığı maceralı yolculukları bizim yapabileceğimize pek inanmıyordu. “1958’de sarp yamaçları tırmandıktan sonra” diye başlayıp o güzel üslûbuyla devam ettirdiği ormanda traktör maceraları da, Bolu dağlarından üzerinde kepçe taşıdığı tırla milletin ürktüğü keskin virajları Artvinli şoför maharetiyle nasıl selâmetle aldığını da anlatırdı, her seferinde değişen detaylarıyla. Askerde hemen göze girmiş, kısa zamanda şoför eğitmeni olmuş. Yıllarca ceza almadan bugünlere getirdiği, şimdilerde yedek kimlik statüsüne tenzil ettiği ehliyetiyle arasındaki ilişki ikinci kâtip seviyesindeydi. Görevi devrederken onca tereddüt niyeydi ki?
Adana’ya,
Toroslar’ı delik deşik eden onlarca tünelden geçerek vardım. Kaçış rampalarını
gördüğümde çok hoşuma gitmişti. Rampa aşağı giden araç, arıza yapıp
duramadığında sağda mıcır dökülmüş yokuşa tırmansın, hasar veya kayıplar en
aza insin diye düşünülmüştü. Tepede de su dolu variller vardı. İyice hızı
kesilen araç işi inada bindirse bile en son orada dururdu herhâlde. Hakkâri’ye
gittiğimde haberlerde bu rampalardan bahsedildiğini gördüm. Algıda seçicilik…
Adana
merkeze de gitmek istemiştim, ama yolcu yolunda gerekti. Aslında hiç gitmediğim
sıcak denizlere inmeyi de politikalarım arasına alabilirdim. ‘Çok gizli bir
yanlışın dehşetengiz yeteneğini ölçmek için, yepyeni bir hata için’ illaki
inecektim bir gün Akdeniz’e.
Başka bahara erteleyip Tarsus’a selâm çakıp çevreyolundan çıkmadan Ceyhan ve Osmaniye üzerinden Gaziantep’e vardım. Artık iyice akşam oluyordu; fırtınanın sunî kararttığı hava, bu sefer gerçekten siyaha bürünmeye başlamıştı, bu kadar yeterdi. Adana’da konaklarım sanmıştım, ama ha gayret deyip Antep’e kadar ulaştım. Daha ileri gidemezdim artık. Takatim vardı da gece yolculuğu ters geliyordu uzun seferlerde. Gündüzle arasında yarı yarıya fark oluyordu neredeyse. Günümü görmeyeyim diye Doğuya gittiğimden havanın erken kararması da bir saat çalmıştı benden. Komple ışıklı olduğu hâlde İstanbul-İzmit arasında bile sevmiyordum gece sürüşlerini.
Gece
denen kirli çıkı üzerimize yığılırken müsait bir yerde ağaçları seyretmek için sağa
çekip öğretmenevlerini sırayla aradım. İkisinde de yer yoktu. Şaka yapıyorlardı
sanki. Gülmemeye çalışarak ikna etmeye çalıştım görevlileri, ama falso
vermediler hiç. Şırnak’ta yüz yüze, ismimizle cismimizle karşılarında olduğumuz
hâlde yer bulamamıştık da burada iki dakikalık telefon görüşmesiyle mi razı
edecektim! Kendimi oyalıyor, avutuyordum. Otelleri aramaya niyetim yoktu,
aramadım da.
Saat
7 gibi tırların yoğun olduğu bir benzinliğin tenha arkalığına çektim. Hem yemek
yer, hem ne yapacağıma salim kafayla karar verirdim.[8]
Hem çok aç değildim, hem de yolda rahatsızlık vermesin diye yemek istemiyordum
fazla. Az börek ve hoşaf, yanmayayım diye yanında da su içiyordum. Buharların
arkasındaki görevliden çay istedim, ters ters baktı, sonra da getirmedi çayı.
Yemek yemeden ne çayıydı? Yanılmaz sezgilerle anladığım kadarıyla sunturlu ve onulmaz
bir doğrudanlıkla sohbetin esnemesine müsaade etmeden ‘Önce önden tabakları
ayırt, sonra çayını beleş de içersin,’dedi sanki. Önemsiz yabancıydım. Contasını
değişme vakti çoktan geçmiş şehla gözleriyle nasılsa ayırt edemez diye gerekli
karanlık başlangıcı şimdilik boş verdim. Maznun hâlime sığınıp ondan beter boş
gözlerle biraz televizyona baktıktan sonra çıktım dışarı. Verandadaki kösnül
olmayan kamyoncu muhabbetleri iyi gelirdi aslında, yorgunluğumu alırdı. Geçerken
muğlâk, müphem ve sorunlu seslere kulak kabartmakla yetindim sadece.
Arabaya gidip oturdum biraz. İnternette dolandım. Yol boyu durup durup konum paylaşıyordum görmemiş gibi. E ama öyleydi zaten, ilk defa görüyordum. Etkileşimleri inceledim, gelen yorumları cevapladım. Madem tek gidiyordum, böylece herkesin haberi olsundu. Sörf mörf ayıltmadı kasılmış bedenimi, o yana bu yana esneyeyim derken hafiften mayıştım. Şu saatte bir tanıdığım evine bile çağırsa gidemezdim, gitmezdim. Geçtim arka koltuğa, yastık yorgan vardı, daha ne olsundu. Tabakların olmasa da tasarrufun dibini sıyırıyordum. Bilincim hâlâ açıkken kapıları kilitlemeyi ihmal etmedim. Ekstra bir şey istemezdim, ama tepemdeki şu lamba olmasaydı iyiydi. Tam direğin altına çekmişim. Güneş gibi dört dakikada bir derece gitmezdi de bu şimdi, bütün gece yüzüme vuracaktı. Bunları düşünmem tahminimce 2-3 dakikayı geçmemiştir. Yattığımda saat sekizdi, sabah dörtte gözümü açtığımda neredeyse hiç kıpırdamamış olduğumu anladım. Kafamın arkası uyuşmuştu. Sabah dediğim, gecenin içine uyanmıştım. Yerim dardı, geniş olsaydı da durum değişmeyecekti. Şırnak’ta şoför koltuğunda gecelemiştim, burası beş basardı ona.
[1] Ama böyle
hesaplı olmuş oldu, neyse.
[2] İleri sürüş
uzmanı değilim. Belki ileri görüş uzmanı olarak şunu söyleyeyim: Kemer,
kontaktan sonra gelmelidir bana kalırsa. Çünkü araba çalışmazsa kemeri boşuna
takmış oluruz. Duran arabada da kemerin bir anlamı yoktur. Çalışsın,
gideceğimiz kesinleşsin, öyle takarız.
[3] Yolda izde ölsem
kalsam, habercilerin ağzında mezedir bu tip laflar. Kamera görüntülerine
ulaşırlar hemen, süslü sözlerle paklarlar: ‘En son şurada görüldü, şununla görüştü.’
Niye yazdım ki şimdi bu dipnotu, benimki de iş işte.
[4]
Tabii ki Dünya yuvarlak ve yönleri biz uyduruyoruz.
[5] O zamanlar güneş gözlüğü
kullanmıyordum; hayatın kaynağı olan Güneş, bana kaynak yaptığı ve kronik
alerjim olduğunu doktor tasdik ettiği hâlde. Çünkü insanlarla arama giriyor
diye düşünüyordum kara camların. Öyle miydi gerçekten? Hemen de inandınız.
İyisi aşırı pahalıydı, ucuzları da zararlıydı; en büyük sebep bu.
[6]
Çocukluğumda kâğıtlara defterlere, büyüklüğümde de dijital araçlara kaydedilmiş
günlük haftalık aylık ve yıllık o kadar çok notum var ki takvim programında
kayıtlı. Telefonumu unutsam, gün içerisinde ne yapacağımı yeniden planlamam
gerekebilir. Bu planları ben tasarlıyordum başında, ama nihayetinde yapay
zekânın dış etken olarak hatırlatması gerekiyordu. Hem eski usûldeki gibi zırt
pırt bakmam gerekmiyor, yeter ki yanımda ve sesi açık olsun; bildirimlerle
hayatımı düzenliyordu.
‘Ölümsüz olabilmek için her şeyi yarım yamalak bırakıyorum.’
Ayakkabımın önü açılmıştı. Japonla tutturmam gerekiyordu.
Unutuyor, -pardon unutmak yok önemsememek var- çok problem yaratmadığı için
öyle geziyordum. Takvime kaydedeyim de bari böylece unutmam diyordum. Bunu da
sadece demekle kalıyor, icraata dönüştürmüyordum. Spor salonuna giderken, yol
süresini iki katına çıkarsa da, kaldırımda durup durup yazıyla ilgili aklıma
gelen detayları milletin şaşkın bakışları önünde yazarken telefonu tekrar
çantama koyduğum her seferinde Japonu kaydetmeyi ihmal ediyordum. Peki, şimdi
niçin ve nasıl yazabildim? Çünkü bu kadar tehir edince, artık meselenin
istatistiği oluştu, böylelikle bilimin malzemesi oldu ve huy hâline gelen bu
tutum yazıya dâhil olmayı hak etti.
İstatistik tutulursa sonu
cinayet bile olabiliyor. Bkz. Polat Alemdar.
[7] Hakkâri hâlâ kör noktaydı gözünde. Ama kör nokta demek yanlış olur. Noktayı görmeyen insanken, kör olan niye nokta, oh ne âlâ! Bu kullanımda bir tagallüp var, bir tahakküm var.
[8] Bu da amma artist he, neye karar vereceksin sanki. Yoldasın işte, basıp gidiyorsun. Yat uyu, uyan git; bu kadar basit.
Yorumlar
Yorum Gönder