O kadar havalanmak yeter (Hakkâri'de 19 Mevsim- 11.4,5)
Zorlama olmayan rahatlıkla kalkıp iyice gerindim. Fişim takılmış da uyanmışım gibi akşam kaldığım yerden devam edebilecek enerjiyi hissediyordum bünyemde. Kurdun dişine kan değmesi gibi ayağına yol değmiş insanı tutmak kolay değildir. Patolojik ortamı devam ettiren lokantaya girip sabah çorbası söyledim. Hiçbir şey değişmemiş, hâlâ buharların arkasında duran adam tanımamıştı beni, oh ne iyiydi. Yabancılığın görünmezliği avantajımdı. Çorbamı fondipleyip vurdum tekrar yolun bam teline. Güneşe doğru gidiyordum yine, öğlene doğru terk edeceğini bile bile yönelmiştim cephesine. Çamurlu ve ütülenmiş gibi durgun hâlleriyle malul Fırat’ın[9] üzerindeki o uzunca köprüden geçip Şanlıurfa il sınırını aşmış oldum.
'Nihaî menzile varabilmek için her an yeni bir zerrenin gözü karalıkla kendini öne attığı bu cephe hattında takip edilemeyen hızlarda gerçekleşir akış. Kim bilir bir daha kaynağına geri dönebilecek kaç taneydi?' Zap için yazmıştım bunları. Sakarya’nın yokuş çıkmasının aksine kolaycılığa düşüp bayır aşağı yuvarlanması gibi her bir zerremle ona doğru koşuyordum ben de, ama yokuş çıkarak.
İklim iyice değişmişti. Kültür iklimi de eşlik ediyordu değişen havaya. Artık radyoda farklı tınılarla birlikte, değişik göç eden diller de devreye girmişti. Nusaybin-Cizre hattında Türkçe kanal bulamamıştım hatta.
Urfa’nın kuzeyinden dolanırken bir ara yolu kaçırdım. Durup haritaya baktım. Çok uzak olmayan mesafelerde kavuşuyordu anasıyla. Bu tür durumlarda şoförler genelde hızlanıp arayı kapatmaya, kaybı azaltmaya heveslenir. Öyle yapmadım, diğerine göre daha ıssız sayılabilecek güzergâhta, asfaltta oluşan serap benliğimi Lindbergh’inki gibi sarmadan sakinliğimi korudum. Hayli gittikten sonra ileride bankete park etmiş bir tır gördüm. Hızımı iyice azalttım. Şoför yanda oturmuş, dorsenin altındaki kutunun masaya dönüşen kapağında midesini kandırıyordu. Kırdım direksiyonu önüne, vardım yanına. Dedim ağam bu nice iştir? Dedi ‘önce bir otur hele.’ İkramlardan çaya ortak oldum tek. Mazotu azalmış, istasyondan alacağına kardeşinin tırından aktaracakmış, bir saate kadar gelirmiş. Bir saattir de burada beklediğine göre iki saat sürecekti bekleyiş. Tırcılıkta normalmiş bu tür şeyler. Zamanın müsaitse, ille de gideceğim diye zarar etmeye gerek yokmuş. Kaçak’ı da göz önüne alırsak, bekleyerek en az % 50 kâr sağlayacaktı.[10] Muhabbeti çok uzatmadan uğurlar olsun deyip yoluma devam ettim. Doblocu dayılarla Hakkâri tarafından geldiğim yola dâhil olacak, hattı tamamlayacaktım.
Bir ara yanımdan geçen arabanın şoförü kolunu camdan tamamen çıkarıp avucunu yukarı kaldırmış kapatıp açıyordu, ‘çok konuşma’ der gibi. Ne diyor bu diye düşündüm, etrafa baktım biraz. Neden sonra fark ettim de, açık kalmış sinyalimi kapattım. Hava iyice aydınlık olduğundan görmemiş, camlar açık olduğundan duymamıştım. Bilmelisiniz sinyal vermemek gibi, açık bırakmak da cezayı gerektirir; ne yapacağını kestiremediğiniz şoförün şaşkınlığı kazaya davetiye çıkarabilir. Yol o kadar uzundu ki, bu tür aksaklıklar olabildiği gibi, ellerim de kafasına göre saatin bütün dakikaları arasında geziniyordu. Hatta bazen yelkovan görevini ihmal ettiğinden dakikaları seçemiyordum. Beden dilinin kelimeleri eller, heceleri parmaklar, harfleri boğumlardır. O yolla anlaşıyorduk direksiyonla, ben onu çok kırdıysam da o beni hiç kırmadı sağ olsun. İşlerin bu kadar yolunda gitmesinden için için kuşku duymaya başlamıştım. Boşa değilmiş. Sinyal meselesi ilk sinyaldi.[11]
Bir şehri sevmeye veya yermeye nereden başlamalı, nerede bitirmeli, bilemiyorum. Ama caddelerinin dört sene önceki gibi uzak ve hafızasız geldiği Kızıltepe’nin içinden geçerken içim daraldı. O benim içimden geçememişti. Kendilik bilinci ve gelecek inşası göremedim, güya olmuş gibi görünen şehirde. Çabucak çıkıp Nusaybin’e vardım. Buralara aşinaydım biraz. Telefon acı acı çaldı. Güneşten göremedim kim olduğunu. Açtım, Millî Eğitimden arıyorlardı. İl müdürü beni sormuş, köyde miymişim, gelmiş miyim? Soruları cevapladıktan sonra düşündüm; bir dakika, gelmeme imkânım var mıydı ki? Madem öyle, birkaç gün önceden arayıp müjdeli haberle en azından bir hafta daha uzatıverseydiniz iznimi sayın müdürüm. Ne hoş olurdu. Ama istemesem de, küçücük de olsam, makamı vekâleten işgal de etsem; ben de bir müdürdüm. Eklenen eklenene, ertesi gün yanına gitmeliymişim.
Öte yandan yol iyi gidiyordu. Düzdü, yeniydi, güvenliydi. Tâ ki Cizre’ye kadar. Orada ‘hop bakalım’ diyordu işaretler. Lisan değişti demiştim ya, trafik levhalarınınki de dâhildi artık buna. Uçak yolculuğuna hiç benzemiyordu. Hiçbir ayrıntıyı atlamama izin vermeyen sıkı akışla takip ettiğim yolda ülkenin demografik tomografisini çekiyordum.
İmtihan giderek sertleşiyordu. Başta zihnen kendimi hazırladığımı sandığım bu 200 km.lik etap için durup dinlenmem gerekiyordu. Cizre’den yukarı sapıp Kasrik’ten geçtim. Tırmanışlardan sonra Şırnak merkeze vardım. Güneş tam tepedeydi, vakti öğlen etmiştim. Asıl yol işte şimdi başlıyordu. Adana’da kendime, devam mı tamam mı diye sorduğumda cevabım tereddütsüz B şıkkından yanaydı. Burada ise durup en az iki kere düşünmem gerekiyordu, yüzleşince farklıydı her şey.
Anneannemin ‘safi kalabalık’ olarak tanımladığı, babaannemin ‘bu kadar insan ne yiyip içiyor’ diye fikir yürüttüğü kalabalık şehirlerden, en az nüfuslu şehirler bölgesine (görece mahrumiyet) yine varmıştım.[12] Daha vaktim vardı çok. Yolun çoğunu (1550 km.) dün bitirmem iyi olmuştu. Dinlenmeler hariç planlanan 21 saatin 16’sını tüketmiştim. Bu yönden gittiğimden, merkeze varmadan köye girecektim. Az da olsa moraldi bu. Devam etmeye karar verdim. Merkeze çıkarken depoyu doldurmuştum tekrar. Yol boyunca bir daha gazcı yoktu.
Dağ yollarında ovadaki gibi olmaz tabelalarla aranız. Mesafe bilgisi haricinde, ovada birçok şehir merkezine yön gösteren tabelaların dili burada lâl olur, sadece bir hedefi işaret ederler. En fazla sonraki ili de gösterirler, ama oraya zaten gitmeyeceğiniz için pek de ilgilenmezsiniz o kısımla. Geldiğim yol uzundu zordu; ama önceki seyahatlerimden biliyordum, burası yol değil, başka bir şeydi. Ayrıca önceki seferlerde sadece bu kısmı gidip gelmiştim. Şimdiyse 1,5 günlük yorgunluk da eklenmişti.
(Barajlardan bahset.
Zap' ın terör işlerine etkisi.
Barajlar olsa donanma kurulması lazım gelecek.
Zap Suyu da gurbetçidir. Doğduğu yerleri ölesiye terk eder. Yeni yeni yapılan barajlar bir kısmını tutacak yerinde. Bu da terörün biraz da olsa azaldığını gösterir. Sükûnet ile bölge halkı gibi Zap da göçten kurtuluyor.)
Yine büyüğüyle küçüğüyle bir dolu viraj, dinçliğini yitirmemiş anlık reflekslerle kaçmak durumunda kaldığım sürücüler, normalde 10 km.de bir arz-ı ednam eden ama esasen bir türlü gelmeyen bir sonraki tabela… Navigasyona ihtiyaç duymadığım, zaten internetin köküne kibrit suyu döken yollarda mesafe tamamen izafî ilerliyordu. Hissettiğiniz en az 50’yse, gittiğiniz ancak 30’du.
Şenoba’yı, Habur2 Köprüsünü, Uludere yol ayrımını geçtim. Tepelere çıktım, çukurlara indim. Bazen dağlar dibimdeydi, bazen ötelerde; yanı sıra sürekli tepemde. Neresiydi hatırlamıyorum, öyle bir çukura indim ki bir ara, ralli yarışlarındaki gibi çamurlu aşamalardan, mıcırlı yollardan geçtim. Daha önce de dört kez geçtiğim hâlde burada da yolu şaşırdım ve çıkmaz sokakta buldum kendimi.
Bu cendereden çıktıktan sonra, internette rastladığımız zor yollardan sayılabilecek, ama meşhur olamamış bir kısım vardır. Devasa boa yılanı gibi kıvrıla kıvrıla çıkar tepelere. Çok da tatlı sayılmayacak meyliyle yanlamasına gider, keskin U dönüşüyle yeni yokuşa tırmanırsınız. Bıktırıcı ve meşakkatli yolda yaklaşık yirmi kere döndükten sonra en tepeye ulaşılır. Bu dönemeçlerin yarısından otobüs dönemez. Her seferinde uçurumdan yuvarlanmak ya da yamaçlara çarpmak pahasına birçok manevra yapmak zorunda kalır. Onun için ‘Hakkâri-Şırnak arası otobüs işlemez’ demiştim. Bütün yolu gelebilse bile bu birkaç yerde takılır kalır. Zirveye varınca bir küçük seyir hak edilir, yukarıdan bakınca yılan dağın büyük yamacına sere serpe uzanmış vaziyette görülür. Zap’ın helikopterden görünüşünü aktaran komutanın dedikleri gelir akla, küçük ve masrafsız simülasyonu gibidir. Van yolundaki meşhur 32 viraja rahmet okutur. Giresun’daki daha meşhur tepe tırmanışları ise, mahcubiyetten titreyip şanına yakışırcasına kürsüyü bunlara devretmek durumunda kalır.
Biraz daha gittikten sonra Süvarikotra’ya ulaşılır. Ağustosun 5’iydi, güneş tepedeydi demez; bildiğin üşütür insanı. Geçidi, yani sırtı geçebilmem için beni sırtlayan, tüm rezervlerini harcamaya niyetli ve zorunlu araba için zorluk nispeten bitmiştir, sonrası genelde iniştir artık. Birlikte dinlene dinlene, nazlı nazlı salınırız yamaçlardan. Mevcudiyetimizin ve istikbalimizin yegâne temeli de, mefkudiyetimizin ve mazimizin biricik emeli de bu değil midir zaten.
Birkaç küçük köyden sonra artık Çığlı’dayız. Kaldı 20 km. Mıntıkamıza varmış bulunuyoruz. Doblo yolculuğundaki dönüşte hissedilen memlekete varma hevesi yoktur bu sefer. Çünkü aşama aşama gelsem de daha dün öteki uçta ailemle birlikteyken, yol boyunca kalpleri pırpır benimle ilerleyen insanlara şimdi bu kadar uzakta ulaşılmaz olmak öyle çok da romantik değildir.
Beş dakika sürmeden Köprülü’deyiz. Tâ Kocaeli’den geldiğimi öğrenip şaşıran askerlerin merhametli ve saygılı kontrolünden geçtikten sonra mümkün olduğunca yavaş, kendimi iyice alıştıra alıştıra gidiyorum. Artık yolu ve zorluğunu düşünmüyorum. Köye gidince olacaklar üzerine senaryolar peşindeyim. Geçimli’de tanımadığım birçok kişiye selâm vererek iyice yaklaşıyorum menzile. Şimdi sadece mıntıka değil, her bir tepe de tanıdık. Köprüye yaklaşıp üstünde duruyorum. Geniş geniş nefeslenip iyice gerindikten sonra tangır tungur yolda bu sefer ters istikamette köy içine doğru yol alıyorum. Geldiğime pişman olmuş gibi geri dönerek gittiğim bu kısacık mesafenin ulaştıracağı yer, yolda denk geldiğim gibi çıkıp kaçabileceğim çıkmazlardan değildir. Oraya mahkûmum çünkü.
Selâm verdiğim kişiler bu sefer tanıdık. Kadri bakkalın karşısında, dere kenarındaki gölgelikte oturuyor.[13] Fonda fasılasız ıslık çalan gümbürtüsüyle düşüncelerine şekil veren derenin daimi uğultusu ve ağaçların rüzgârı kendi hallerince melodiye çevirerek muhteşem orkestralarıyla oluşturdukları senfoniye mırıltısıyla katılıyor. Daha fazla gitmekten vazgeçip iniyorum yanında. Tokalaşıp biraz oturuyoruz. Kısaca bahsediyorum. İlk görmenin gururuyla askerlerden fazla şaşırıyor. ‘Nasıl yani, sen şimdi dün sabahtan beridir yolda mısın?’ Askerlerle birlikte Bilal’i de geride bırakıyor. Hikâyenin kabasını sessiz ve içten dinlemek yerine başkalarına da sesleniyor. Köyden kimseye haber vermemiştim. Ayaküstü sohbet edip son havadisleri alarak oryantasyonu tamamlıyorum. Köy içindeki köprüyü de geçip bizim mahalleye geçen sokağın başında tekerleğe son dönüşünü yaptırdıktan sonra bir daha hissediyorum ne kadar yorulduğumu.
İnince önce dedemi arıyorum. Torunuyla iftihar edebilir, salimen vardım yerime. Orada her zaman illaki bulunan çocuklardan birkaçıyla eşyaları eve taşıyoruz. Birkaç saat dinlendikten sonra geldiğimi ve tek başıma olduğumu haber alan üst komşu Sait’in yemek çağrısı ilaç gibi geliyor.[14]
Haftanın akışını ense ve sakallarıma göre algıladığım tatile geldiğimde ya da Hakkâri’ye döndüğüm zamanlar ilk günlerde eşyanın bıraktığım gibi durması rahatlatıyordu. Giderken öyle nakşederdim ki nerede ne var diye, döndüğümde yapılan en küçük değişiklikleri ilk görüşte veya yüreğimi daraltan yalnızlıkların abanmasıyla evin içinde deli danalar gibi turlarken fark ederdim. Komşuların, komşulukların ve ilişkilerin de kaldığı yerden devam etmesi ne büyük lütuftur. ‘Bir başlangıçtan kaçınmanın en iyi yolu önceki bir başlangıcı taklit etmektir.’ Bu arada, ilk görüşte fark’a inanmadığımı belirtmem gerek, öncesinde birçok deneyim olması gerekir.
-------------------------
[9] “Gemerek altlarında Kızılırmak görünür. Bir çamur seli gibi akar. Ne güzel, ne de heybetlidir. Fakat insanda garip, melankolik duygular uyandırır. O zaman Anadolu’da hiçbir şey, Anadolu’yu Kızılırmak kadar doğru aksettiremezdi: Fakir, somurtkan ve dertli.” (Suyu Arayan Adam)
[10] 2006’da Otostopla Ulaşlı’dan İstanbul’a gittiğimiz tırcıda da görmüştüm bu huyu. Araç taşıyan şu tangır tungur tırlardan biriydi. Üniversiteden Hakan bize gelmiş, geri dönüyorduk. Birkaç otobüs geçinceye kadar ışıklarda şansımızı deneyelim dedik. Kırmızıda zaten durmuş olan tıra rica minnet zorla binmiş olduk. Adam 70’ten yukarı hiç çıkmadı. Çok basmayıp az yakarak istihkakından artırdıklarını kendine alabiliyormuş böylece.
[11] Ben ki evimin önünde manevra yaparken bile sinyallerdim. Çünkü mümkünlerin en uzağından gelen bir sürücü, o gün o an tam da oradan geçiyor olabilir. Sadece 1200 kg.lık, 200 km/sa hız yapabilen makineye hükmederken değil, caddelerde sokaklarda yürürken de on santim yana kayacaksam bile omuz baş kontrolüyle arkamı yoklarım. Üstelik MTSK sertifikamı daha taze almıştım iki ay önce. Sürücü adaylarını sınav yapacak, trafiğe girip giremeyeceklerine dair karar verecektim.
[12] Böyle kinayeli konuşmamın sebebi, büyükşehirden gelmiş olmam mıydı, yoksa açık yüreklilikle belirtecek olursam, asabiyet miydi? Yani çocukluğundan beri kapalı devre sülale ilişkileri içinde büyüyen ben, lise ve üniversitede bunu nispeten aşmış, ama yine de genlerime nüfuz etmiş kırıntılarından kurtulamıyor muydum? Sıhhiyecilerin kaçıp gittiği, zaten basit tıbbî müdahaleyle tedavi edilemeyecek hasarlar bırakan bu süreç işlerken meşru müdafaada sınırı aşmış olabilirim.
[13] Veresiye yazısında tasvir ettiğim, rahatsız edilmemesini istediğim bakkal, Kadri olmamakla birlikte, ona benzer işte tam orada oturuyordu.
[14] Servisle 3-4 haftada yaptığım 1700 km.yi tek seferde sarf etmiştim. Artık her gün gitmeyecektim ya, tesellim oydu. Parçalara odaklanmasam bile nasılsa yol da bütünden algılayabileceğim kadar detaylıca ezberimdeydi.
Yorumlar
Yorum Gönder