Olmadı, yine olmadı (Hakkâri'de 19 Mevsim- 11.2)

 

Olmadı, yine olmadı

Neyse, belirsizlikten arındırmak için günleri sayalım, içimizi dökelim derken, bizim izin arada kaynamasın. Haziranın ortalarında yeniden tayin dönemi başlamıştı. Müracaatlarımı yaptım. Bu sene daha umutluyduk hep birlikte. Geçen sene yeni sistem kaynaklı tıkanıklığın açılmış olacağını zan ve temenni ediyorduk.

Tercihlerin son günü (Cuma) beklenmedik bir telefon geldi merkezden. Ya da aramaya bile tenezzül etmemişlerdi de arkadaşlar mı haber vermişti, tam hatırlayamıyorum. Belki de SMS gelmiştir bakanlıktan, evet, bu daha akla yatkın geliyor. Asker öğretmen olduğumuz 2011’de puanımızın yarısını almamız gerekirken, tam puan yazılmıştı. Sonraki dönemlerde hep kafamda soru işareti oluşturmuş, gün gelir elbet karşımıza çıkar diye canımı sıkıp durmuştu. MEBBİS’te puan hesaplama bölümünde teyit kısmı vardır. Oradan baktığımızda da sorun görünmüyordu. Ama sistem en başta hatalı yazmış, kimsenin de bundan haberi olmamıştı. Davranışlarımızın taşıyıcı sütunu olan şüpheyle yaklaşıyordum her şeye. Tercih zamanından aylar önce bölüm şefine gidip sormuştuk, o da ‘sistemde hata gözükmüyorsa benim yapacağım bir şey yok’ demiş, ama yine de bu durumu bildirir bir yazı yazmıştı bakanlığa.

Suyu bulandırmayın diyordu bazıları da. Hadi sen ben bulandırmadık; koca ülkede, koca teşkilatta hiç mi kimse fark etmeyecekti bunu. Üç senedir ancak su yüzüne çıkabilen meseleyi demek ki başkaları da biliyordu. Kendimizi ettiğimiz ihbarlar dikkate alınmış ve baştakinden farklı olmayarak yine saçma bir şekilde tercihlerin son günü bitime saatler kala düzeltmişlerdi puanları. Beklenen o bir gün, işte bu gündü. 10 puan ne demekti, kim bilir kaç kişinin önüne geçirecekti bizi.

Ama ben, ‘eşine sigorta yaptırsan sene sonu hemen gidebilirsin diyenlere’ yıllarca göğüs germiş, kendimi tutmuştum. ‘Saf, iş bilmez’ diye arkamdan konuşmuşlardı, biliyordum. Böyle imtinaların sözünün bile edilmemesi gerekmekle birlikte, takdir edenlerin sayısı tekdir edenlerden düşüktür her zaman. Maharet, kabiliyet, meziyet sayılmaması gereken davranış, diğer türlüsü ölesiye kanıksandığı için yüksek mertebeli görünüyordu insanların gözüne. Ömür boyu ailecek vicdanen işkencesini çekeceğimize, bir sene daha sabretmek düşüyordu bize. Yalnızlığımızı ancak yine yalnızlıkla paylaşacaktık, zor olsa da. Ne demişti The Marty (1955): ‘Yalnız başına gitmekten korkarız. Yalnız başına gitmek büyük bir adımdır.’

 

Sadece puanlarımız düşürülmemiş, müracaatımız da iptal edilmişti. Doğrucu Davutçuluk geldi başımıza patladı desenize. Bölüm şefini aradım, köyde olduğumuzu, şimdi merkeze gelmemizin mümkün olmadığını söyledim. Gitmeyi de zül addediyordum o saatten sonra, gurur yapıyordum. Aylar, seneler öncesinden haber verdiğimiz, uyardığımız hâlde düzeltmeyi gelip son günün son saatlerinde yapmışlardı. He, belki süreyi uzatırlardı, mutlaka uzatmalıydılar.

Sosyalci Emrullah’ı aradım, gidip adıma müracaatı tamamlamasını rica ettim, gerekirse pazartesi yine ben gidecektim. Sağ olsun gördü işimi.

 

Günler saçmalıkta rakip tanımaz sıkıcılıkta geçiyor, umutsuzca sonuçları bekliyorduk. O sırada bileti almış, izin işlerini ayarlamaya çalışıyordum. Yine geçen seneki gibi Cemal Çiftçi’yi bırakacaktım yerime. Temmuzun başındaydı yolculuk. Dolayısıyla sonuçlar olumsuzsa valizimizi toparlamak için beş günümüz olacaktı. Olumlu olursa bileti ertelemek, uçağı kaçırmak, birkaç hafta daha kalmak; her türlüsüne razıydık.

 

26’sında geldi sonuçlar. Avluda oynayan çocukların yanında oturuyordum. Bir yandan kapıdan çeşmeye volta atıyor, diğer yandan elimde telefon internetten sayfayı kontrol ediyor, sürekli yeniliyor, kimlik numaramı tuşluyordum ekrana. Artık yarım da olsa akıllı telefonum vardı. Sonunda açıldı sayfa. İçimde burkulmalara yol açan, mideme ufaktan kramplar sokmayı başaran yazıları okumaya tahammül edebildiğim kadar baktım. İşaret parmağını aşırı yağmurlu havadaki otomobil sileceği gibi hızlıca sallayarak ‘otur oturduğun yerde’ der gibi ihtar ediyordu yine kırmızı çengelleriyle tek kol sıraya dizilmiş hain harfler. Kelimeler elimizden tutmuyordu. Sıcak kendini çekmişti köyden, her yerden esirgediği ısısıyla yüklenip tümden beni basmıştı baştan aşağı. Meskûn ve mahfuz bir mahal olarak ana rahmi sanki tek tesellim olurdu. Akşamın karanlığıyla artan hüznüm, gönlümü bunaltan düşünceler ve çocuklardan boşalan bahçenin sessizliğiyle neden sonra ayırt ettim eşimin seslenişini. Ona da bakamadım önce; olmamıştı, yine olmamıştı. ‘İçeri gel hadi’ dedi. Etrafı duyma gayretim dumura uğramıştı.

 

Her tercih döneminde, ekrana baktığım o ilk günü yeniden yaşadım. Sonuçlar mektupla gelseydi ve atamalar kurul huzurunda kurayla belirlenseydi de, böyle bir başına ekranlara kızmaya mahkûm olmasaydık. Kendini sadece suda gördüğünde bile irkilen biri, her tarafı aynalarla donatılmış odada içinin tâ en derinini gördüğünde işler değişiyordu. İlk gittiğimde 5 yıllıkları görünce kendimi birden onların yerine koyup ne kadar şanslı olduklarını, ha deyince tayin olabileceklerini, hiç değilse bile ellerinde öyle haklarının mevcut olduğunu, hayatlarının artık istedikleri gibi düzene gireceğini falan hayal ediyordum. Oysa yavaş yavaş ben de yaklaştığımda bu beklenen tarihe, hiç de öyle olmadığını, dün neyse ertesi gün de aynısının devam ettiğini görüyordum. Yılların benden aldığı veya ekledikleri, tüm bu ilk beklentilerimi silip süpürüyordu. Göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zamanda varsam o hâle neyse, ama geçen yıllar yeterince ve fazlasıyla törpülediği için yeterinden çok aşınıyordum.[1] Tıpkı 2000 senesine girdiğimizde, yeni bin yılla birlikte her şeyin çok değişeceğini, bambaşka dünyalara uyanacağımızı sandığımız gibi. Oysa sabah kalktığımızda yine peynir ekmek yiyor ve uçan arabaları sadece Jetgiller’de görüyorduk. Biraz daha kaldım bahçede, zamanın zeminde aheste aheste demlenmesi ve toparlanıp gitmesi için. İyice kararan avluda belki sadece, silikleşen benliğimle içine göçmüş bedenimden arta kalan siluetimi görürdü dikkatli bakan. İşin tadı kaçtıkça kaçıyordu.

 

Hiç suçu olmadığı hâlde sırf o an orada durduğu için gazabıma uğrayan faraşa tekme savurup iyice sıktığım dişlerimle sıtkım sıyrılmadan içeri girip ailelerimize de kolay olmayan sıkılışlarla haber verdim. O an, ışınlanarak memlekete varmak, mekândan soyutlanmak, her şeyleriyle yanınızda olan kişilerin dizinin dibinde, olanları, aslında olamayanları hatırlamamacasına bir şeyler anlatmasını, muhabbetin dibine dalarak bu hâlden sıyrılmayı istiyorsunuz. Ama gözünüzü ne kadar kapatırsanız kapatın, açtığınızda değişen sadece incinen sinirleriniz oluyordu. Meşgul edecek bir şeyler olmasa çekilecek çile değildi.[2] Bir erdemmişçesine sustukça içim içimi yiyor, ebediyen susmaktan korktuğumuz için havadan sudan konuşuyordum. Tam sırasıydı, düşünerek kafamı allak bullak edebilmeliydim. Sessiz kalarak Zap’ı fiştekleyen dağların bin yıllık sükûtu bende bozulmuştu. Korkularımın da kendim gibi yaşlandığını fark ediyordum. Daha iyisine ulaşmak asla bizim elimizde değildir, bekleyecektik; ne kadar bilirsek bilelim, her şeye karşı hiçbir zaman hazırlıklı olamayacağımız gerçeğini yedeğimizde tutarak. Mükemmel hazırlanmış planların bazen bozulduğu olur. Gerçek ilham kaynağı ve oyun kurucusuysanız sizin için sıkıntı olmaz, yeniden başlanacak yeri anında tespit eder, hemen orada daha iyisini bulursunuz. Hâl böyleyken oyuncak olmaktan kurtulamayan biz küçük insanlar, oyuncuların ellerinde hamura dönüşüyorduk. Anılardan muzdarip olup geçmişimin beni zayıflatmasına engel olarak yolumu aydınlatan fener gibi elimden ayırmayarak güçlendirmesine gayret ediyordum. Anna Karenina’dan ilhamla söyleyecek olursam: Her mutluluk birbirine benzer, mutsuzluklar kendine özgüdür. Her seferinde değişik yönden değişik şiddette gelince serseme çeviriyorlardı.

 

Kırmadan tutup geceye uladığımız akşam uzadıkça uzamıştı. Uyumamış, resmen sızmıştık endişenin kaskatı kestiği vücudumuzun yorgunluğuyla. Rahatsız geçen gecenin mahmurluğuyla sabahı ettik, çıktık köyde dolaştık, okul inşaatına falan baktık. Arkadaşlar ikinci hafta dolayısıyla merkezde seminer alıyorlardı. Beytullah’a da söyledim olmadığını, köylüye bildirmeme kararı aldık. Madem çıkmamıştı, gitme niyetimizi de bilmesinlerdi. Gitmek isteyip de açıktan söyledikten, temenni ettikten, önlerinde planlar yaptıktan sonra olmadığında artık eskisi gibi olması mümkün değildi ilişkilerimizin. Şurada uçuşa dört gün kalmıştı, bu kadar süre rol yapabilmeliydim.

 

Bir gün sonra Ramazan başlamıştı. Merkez artık cazibesini yitirmiş, çekmiyordu dikkatimizi. Birkaç eve uğradık, herkes klimanın altında partal elbiseler gibi yayılmış yatıyordu o sıcakta. Kimsenin konuşmaya takati yoktu ilk günler ve ilk saatler olduğu için. Akşama doğru canlanırdı meydan. Kimseye iftara gitmedik, evdeydik hep. Cemal hocayla son kez görüşüp okulu ve inşaatı emanet ettim. Gerçi iyice göze gelmesine, neredeyse tamamlanmış olmasına rağmen inşaat daha müteahhidin uhdesindeydi, ama olsun. Ona da baskındı gözü gibi.[3]

Gece uçağına almıştık bileti. Fiyat ucuz diye, denemek istiyorduk. Akşam 5 otobüsüyle geçtik Van’a. Her şeyi silip süpüren zamanı eritmek için biraz turladıktan sonra alana ulaştık. Bindik, indik. İş değilmiş gece uçuşu, ne gerek varmış. Biz neysek de; çocuklar uyuyordu, her harekette uyanıyor, huzursuz oluyorlardı. Beytullahlar Bursa arabasına bindi, biz de Karamürsel arabasına yöneldik. Onlarınki hemen kalktı, bizimkine bir saat vardı. En kolay şeylerin bile birden imkânsızlaştığını zannediyorduk, karanlık gökyüzüne bakmanın içimize işleyen bungunluğuyla. Oralarda, gecenin serinliğinde Abdülhamid’in peşinde koşturup durduk. Üç yaşını doldurmasına iki ay vardı, ele avuca sığmıyordu artık. Köyde dükkânların file kepenklerine tırmanıyor, boyundan büyük keçileri kovalıyordu.

 

 

Buzhane meyvesi gibi hissediyordum; yarına erişmeye mecalim kalmamıştı. Böyle zamanlarda acı bende elektrik akımıdır; görünmez, ama sonra en zayıf yerinden patlatır bedenimi, benliğimi. O yaz nasıl geçti, anlamadım. Bayramdan hemen sonra dönecektim. Artık benim için Hakkâri’ye gitmek, oralarda tek başına kalmak vakay-ı adiyeden olmuştu. İki aylık tatillere daha alışamamışken, muayyen izinlere tâbi yaşamaya başlamıştım.[4] Doğrudan il müdüründen izin alıyorduk. Valiye bir adım kalıyordu. Gerçi Orhan vali de ayrılmıştı Hakkâri’den. Seyitler köyü öksüz kalmıştı bir bakıma.

 

Özellikle iki senedir her telefon çaldığında acaba şimdi kimdir diye irkiliyordum. İnadına gerilimli müzik seçmiştim aksi gibi. Bazen ya il müdürü arıyordu doğrudan cep telefonundan, bazen de bilmediğim numaraya baktığımda karşımda mesela DSİ il müdürünü buluyordum dere ıslahında müteahhidin sürekli okulun suyunu patlatmasından dolayı. Bir bakıyordum Halk Eğitimden, o da olmadı RAM’dan, değilse şube müdürlüğünden, nadir de olsa vali yardımcısı tarafından; acilen isteniyordum akıllarının bir köşesinde daimi park etmişim gibi. Bir sorun bakalım, ben istiyor muydum bu trafiği? En fazla velilerimle, müdürümle öğrenci bazlı görüşmek istiyordum. ‘Yedi beş’çi müfettişe de söylemiştim. Verildiğinde görevden kaçmıyordum. Ama elimden gelmeyen şeylerle zorlanmaktan da yılmıştım artık. Birkaç sene daha bu vazifede kalırsam temelli alışacağımdan korkuyordum. İnsanların kalplerini karşılıklı kırma üzerine kuruluydu çünkü düzen. Kırmasam olmuyor, işler yürümüyordu. Hep kendime yüklediğimde de ambulansın içinde hoplaya zıplaya acile giderken buluyordum bıkkın vücudumu.



[1] Uzun yolculuklarda menzile yaklaşırken gelen rahatlamayla dikkat dağılır, kaza riski artar. Sürekli dinç kalalım diye mi sonu belli olmayan kalışlara mecbur bırakılıyorduk?

[2] Terminal dönem hastaları için ‘ölümü uzatan’ girişimleri eleştirir bazı doktorlar. Aynen tıpta olduğu gibi yaşamın ‘her alanında’ bazı girişim ve çabalar ‘hayatı’ değil ‘ölümü’ uzatır. Fazla zorlamamalı mıydım yoksa?

[3] Bir eser ortaya konulduğunda kendini geri çekip güzelliğiyle övünmeyi uzatmak ahmaklıktır. Hemen eksiklerini kusurlarını tespit için incelemeye geçmek gerekir. (Bu cümleleri, yanında imrenicileriyle birlikte bitirdiği inşaatın karşısına geçip uzun uzun çektiği sigara dumanları arasından kasıla kasıla eserini inceleyen müteahhidi gördüğümde yazmıştım. Ortada bir inşaat olduğuna göre burada anlamlı olabileceğini düşündüm.)

[4] Ağır işlerde geçirdikleri yoğun günün sıkı öğle yemeğinden sonraki çırak mayışması gibisi yoktur. Ama iş var ve ne yazık ki uyku uzak ihtimaldir. Sıkıysa kaçıp bir köşede kıvrılın da görelim. O zaman da çırak tarafından aldatılmanın uykularını kaçırdığı o yükselme ânında ensesinden kavrayan mengene gibi usta elleri incecik boynunu insafsızca sıkar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1