Ortak yolda (Hakkâri'de 19 Mevsim- 11.7)
Ortak yolda
Yollarda olanlardan biri de Beytullah ve ailesiydi. Cumartesi geliyorlardı. Sizi havalananından alırım demiştim. İşlerimin çoğunluğunu elimden geldiğince bitirmiş olmak, bu günübirlik yolculuğu büyük rahatlık ve keyifle yapmama vesile oluyordu. Ben böyle düşünüyordum tabii, kim bilir ne kadar çok eksiğimiz ve muhtemel ve müstakbel zorlu işlerimiz vardı. Ova’da birkaç bardak çay ve atıştırmalıklarla uzun uzun oturdum, vaktim vardı daha. Gelip gidenlere baktım, içlerinde ilk defa Hakkâri’ye gelenler de vardı. Bazısının yanında anne babalarıyla tedirgin duruşları içtenlikle rehberlik etmeye sevk ediyordu. Kimseyle konuşmadım, şimdi olsa illaki sohbet açardım oysa.
Yolcu yolunda gerekti.
Mücavir alanı tüketip çevreyolundan havaalanına vardım. İlk geldiğim o güneşli Aralık gününde elimde 25 kg.lık valiz ve omzumda laptopla yürüdüğüm uzun yolu,
bu sefer yarısında hakkım olsa da kendi arabamla alıyordum. Buralarda kalıcı
olduğumuzun işaretleri artıyordu.[1]
Bir türlü gidemeyecektik anlaşılan.
Valizlerle
binadan çıktıklarında, otoparka doğru yöneldiğimi fark edene kadar hâlâ
minibüsle geldiğimi sanıyorlarmış. Kardeşim, yanlış anlama, ama niçin geleyim minibüsle,
minibüsle gelecek olsam niçin geleyim, arabamızla geldim tabii ki. Sevincini
açıktan belli edip yükleri bagaja doldururken döne döne inceledi arabayı.
Beğenmişti. Ben olsam bu kadar güvenir miydim bilemiyorum. Bütün kararları bana
bırakarak o dönem için yaklaşık üç aylık maaşlarımızı yatırmıştık. Ben işin
içindeydim, o ise hiç görmeden, belki de yükü omuzlarıma atmanın mahcubiyetiyle
güvenmişti. Geçen sene tam on üç gün boyunca büyük lütufla evinde yer
açmasına minnet borcumu mu ödüyordum?
Yol boyunca sevinçliydik. Artık Hakkâri’ye gitmemiz veya uzakta gurbette olmak değildi gündemimiz. Evlerimiz hazır, aracımız altımızdaydı. Evde bir iş yoktu, iyiydi hâli, Beytullah’ınki de yola girmiş, hem onarılmış hem de muhtemel risklere karşı ustalıklar geliştirilmişti. Başka ev bakıyordu, ama olmamıştı bir türlü. Ova’da durduk yine. Birilerinin çağrısına (araç kalkıyor, son iki dakika) kulak vermek zorunda olmamak hissi ne güzeldi. Bunu kiralık arabalarla çıktığımız daha önceki Van yolculuklarımızda da tatmıştık elbette, ama bu sefer araba bizim olduğu için sanki oturuş daha başkaydı.
Ayak alışkanlığıyla köye ulaştığımızda artık daha bir var’dım. Bir aydır tek başına hissediyordum, her ne kadar köylüler hissettirmemeye çalışsalar da. Ertesi gün birbirimize gidip gelmelere başladık hemen. Pazar günü dinlenme ve yerleşmeyle geçti. Yarın pazartesi olacak ve işbaşı yapacaktık. Her sene bilemediğim, öngöremediğim türlü maceralarla başlayan eğitim sezonu, bu sefer benim kendi öz ellerimde, bildiğim tüm yönleriyle yönettiğim, hâkim olduğum, yükü ağır olsa da güzel yeniliklerle dolu olduğundan kendimi iyi ve hazır hissediyordum. Kendinden emin tavırlara vesile olan, sonradan kazanılan ek içgüdülerle.
[1] Geçen gün (21
Temmuz 2022) komşunun uzak illerden gelen misafirine Sultanbeyli’yi detaylıca
anlatabildiğimi fark ettiğimde sohbet sırasında ekledim: Bu sabah Hakkâri
kitabında son senedeki tayinimin çıkmadığı süreci çalışıyordum. Orada dedim ki,
‘artık kalıcı olduğumuza kanaat getirmeye başlamıştım, görece eskisi kadar üzülmüyordum.’
Şöyle devam ettim: Bu hislerin artması tünelin ucundaki ışıkmış, karanlığın en
yoğun olduğu dönemmiş. İki ay sonra tayinim çıkmıştı. Şimdi bu arkadaşa Sultanbeyli'yi böyle tanıtabiliyorsam iyice buralı olmaya başlamışım ve gitme vaktim
yaklaşmış olabilir. Bakalım günler neler gösterecek?
Pazarları sabahın köründe
işe gidenlere bakın, hayatın sillesini yeterince yemiş, günlerini gösteren
günlerin artık bir önemi kalmamış, döngünün saçmalığını kabullenmiş, dahası
bunu çoktandır düşünmeyen insanları görürsünüz. Pazarları geçtim, günleri
tersten giyip geceleri ve hatta en sevdikleri bayram günlerinde mesai
yazılmışsa bile hık demez tıpış tıpış giderler. Şartlar, ah kör olası şartlar.
Biz de artık umursamıyorduk, memlekette mi yoksa gurbette mi olduğumuzu.
Yorumlar
Yorum Gönder