Şaşırdım mı, evet, çok (Hakkâri'de 19 Mevsim- 11.9)

 Şaşırdım mı, evet, çok

Zamanı ve mekânı gönlümüzce düzenlemeye çalıştığımız toplantı sonrasında şu meşhur balkonda toplaşmış ayaküstü sohbet ederken Emrullah yandan seslendi, içimizde yalnız beni ilgilendiriyordu. Kulaklarıma da duyduklarıma da inanamamıştım. Tekrar söylemesini istedim, telefonunun ekranına baktım. Nasıl yani, haberim yok muydu, internette rastlamamış mıydım, kimse söylememiş miydi? Duyuruya göre iller arası tayin hakkı verilmişti. Sendikadan da haber gelmişti. Şaşırmamız gayet normaldi. Bildiğim kadarıyla tarihte ilk defa oluyordu. Normalde sadece Haziranda olan bu hak, şimdi Eylülde de verilmişti. İdareciliğe nasıl kaptırdıysam kendimi, öğretmenlikle ilgili haklarımı, gelişmeleri takip etmemiştim. Neyse ki bu sefer dağ başında tek başına değildim. Bilmeyenlerin de duyduğu haberin ardından bu saatten sonra ben artık yok’tum. Hayırlı olsunlar, darısı başımızalar havada uçuşuyordu. Duyumun asparagas olma ihtimalini de düşünmüş, saçma heveslere kapılmamaya çalışmıştım. MEBBİS’ten kontrol ettiğimde o yönde daha hareketlenme olmadığını gördüm. İşin mahiyetiyle ilgili hiçbir bilgimiz yoktu. Dar kapsamlı bir liste de yayınlanabilirdi. Sonuçta Haziranda boş yerler dolmuştu ve bu sefer ne kadar açarlardı ki diye düşünüyorduk. İki buçuk ayda 5 puan daha eklenmişti haneme, bu da iyiydi en azından.

 

Haberin doğru olduğunu merkezden teyit ettirdim, yine de şüpheci yaklaşıyordum. Gereksiz heves herkesi üzerdi. Birkaç arkadaşı da yanımıza alarak merkeze gittik. Alışveriş ve birkaç resmî iş vardı. Yol boyu başka konuları açtık durduk. Bunu konuşmak işimize gelmiyordu Beytullah’la. Muhabbeti acıya doğru çekiştiren tutuk, eksik ve ağrılı kelimelerden başkası çıkmazdı ağzımızdan. Ayrılık ihtimali ikimizi de düşündürüyordu. Köye gelirken de imayla bile olsa girmedik topa. Türlü düşüncelerle, günün yorgunluğunu, haftalardır beklediğim başlangıcın selâmetle gelen hazzını çıkaracağım uykuya çabucak dalmak ve gündemden uzaklaşmak istiyordum.

 

İçine uyandığım sabahla birlikte kalkar kalkmaz ilk iş tekrar MEBBİS’e yöneldim. Açılmıştı. Güya ilgisiz kalmaya ve dünden beri yaşadığım heyecanları unutmaya çalışarak, hevesle başladığım yeni sezona odaklanmak zorunda kalacak olma ihtimaline yeniden kendimi hazırlayarak sitede dolaşıyordum. İller listesini açtım, sayfa aşağı doğru çarşaf gibi yayıldı. Bu da neydi? Gözlerimi fal taşı gibi açmış, kalbimin hızlı hızlı çarpmasına sebep olmuştu. Kocaeli ve İstanbul’un içeriklerine bakmak istedim hemen. Ya hep ya hiççiydim yine. Yumurtadan ikinci ve beklenmedik şans gelmiş, hâlâ nokta atışı derdindeyim. Gördüklerime inanamıyordum. Okul listeleri de upuzundu. Nazik hareketlerle giriştiğim kabaca hesapla, münhal kadrolar, sadece İstanbul’da 1200’ün üzerindeydi. Diğer illeri hesaba katmasam bile, işin olacağına daha inandım. Haziranda giden gitmiş, sıra bize gelmişti. Bakanlık bu sefer kesenin ağzını açmış, kadroyu geniş tutmuştu. 4+4+4’ten sonra daralacağına, nasıl olmuştu da böyle genişlemişti? Bunu sonradan anlayacaktım. Şu an işime odaklanmalıydım. Düşlediğim kadar büyük bulmadığım için hayrete düşmek ve hayal kırıklığına uğramak geride kalmıştı artık.

 

Bu tür durumlarda dışarıdan gözükecek tepkiler vermem normalde, ama içimde kıpraşan kelebekleri bir ben bilirim. Tereddüt etmeye gerek yoktu. Yine yeniden tercih yapacaktım. Aklım başımdan gitmişti. Nasıl yani, şimdi bitiyor muydu Hakkâri, gidiyor muydum? Gelmiş miydi vakit? O gün bugün müydü? Her biri öz malımmış gibi uzun uzun inceledim isimleri. Yine ilk başa Kocaeli ve İstanbul’u yazarım diye fikir yürüttüm. Sakarya’yı yazmaya bile gerek yoktu başlara. İstanbul’u biraz biliyordum en azından. Nasılsa çıkacak diye düşünerek bu sefer daha dikkatli yapmalıydım tercihlerimi.

 

Kahvaltıyı es geçerek bir saate yakın uğraştım, birtakım çıkarımları not alarak okula gittim. Yürüdüğüm yollar, attığım her adım değişmişti artık. Bitirmiştim, sonuna gelmiştim. Arka taraftan okula boş boş bakarak köprüye doğru yürüdüm, senelerdir tanıdığım insanlar yabancı gelmeye başlamıştı.

 

Herkes geldikçe yeniden açılıyordu mesele. Onlar nasıl bakıyorlardı bilemiyorum, ama bu kadar tecrübeye dayanarak biliyordum ki konu kapanmış, her şeyi Hüseyin’e devretmeye hazırlanıyordum. Nasıl da değişmiştim değil mi bir günde. Böyleydi, bu işler böyleydi. Gidişim de gelişim kadar acayip oluyordu. Hazırlıksız, anlık, beklenmedik.

 

Beytullah’la bir daha baktık listelere. Başka türlü davranamayarak içten içe üzülse de, bazen titreyen sesiyle destek oluyordu. Açıktan söylemese de kendini hazırlıyordu. Tek tesellisi idarede olmadığıydı belki. Gitmem, gitmemiz en çok onu etkileyecekti şüphesiz. Köye birlikte gelmiş, bir senedir alışmış, daha yeni araba almıştık. Birkaç dakika içinde değiştirilecek kararlar değildi aslında. Tavrımızı yeni seçimimize, yeni duruma uygun olacak şekilde güncellemek zorundaydık maalesef. Sürekli değişme ve derhal ait olma damarlarımızda dolaşmıyor muydu hayat boyu? İnsan alışmaktan oluşmamış mıydı?


Eve haber vermemiştim, benim bile yeni haberim olmuştu da onlar nereden duyacaklardı? Akrabalarımız arasından öğretmenler haberi yetiştirmişlerdi ama sonrasında. Arayıp sordular. Evet, duyduklarınız doğru, tercih yapacağım, bakalım ne çıkacak, aynen hayırlısı. Herkes heyecanlanmıştı. Birlikte değildik, ama bambaşka ve sonuçtan emin heveslerle ümitli bekleyiş başlamıştı iki yerde de.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1