Sen de kim oluyorsun! (Hakkâri'de 19 Mevsim- 11.10)
Sen de kim oluyorsun!
Bunlarla
uğraşırken Çarşamba günü il müdürü çağırdı. Zaten merkezdeydik, arabamız vardı
ya, gidip geliyorduk sürekli. Güzel olmuştu bu iş. Sabahın erken saatlerinde
yola çıkmak da, köy arabasının insanı bezdiren dolaşmaları ve beklemeleri de
bitmişti artık. Yağına suyuna bakıyor, yolumuza gidiyorduk, şu âna kadar tık
dememişti. Müdürlüğe gittiğimde kapıda köyden iki kişi ve maalesef okuldan bir
hoca bekliyordu. Kim olduklarını görünce işi anlamış, soğuk selâmdan sonra
sekreterle sohbete başlamıştım. Bize mihneti dayatanlara, reva görenlere minnet
değil laf bile edemezdim? Ücretli arkadaşlarla ansızın karşılaştığım baskın
toplantılar geride kalmış; sakinliğimi ve kendime güvenimi koruyarak argümanlarımı
bileyliyordum. Utancın da korkunun da fazlası yorardı; bende ikisi de yoktu. Müdür
ilk önce onları çağırdı. Konumunun getirdiği tehlikeli kabullendirme gücüyle yeni
binayı ortaokula istiyorlardı. Aralarında acımış sis gibi duran çaresizlikle önce
oku atıp sonra hedef çizerek başarılı olmak istiyordu. Hâlbuki geçen sene
sonunda toplantıda karar almıştık. Fakat bu arkadaş istemediği sonucun
çıkacağından emin olsa gerek, lütfedip de toplantıya gelmediğinden karara
iştirak edememiş, şimdi pürüz çıkarmaya başlamıştı.[1]
Birkaç kişiyi de arkasından sürükleyip müdüre diretiyorlardı. Onlar gittikten
sonra ben girdim içeri. Müdür bey imalı bir tebessüm ve anlaşılmazı anlamaya
çalışmanın acısıyla ‘ne iş müdürüm’ dedi. Öncesinden kendisiyle istişare etmiş
olmanın huzuru ve rahatlığıyla bir şey yok müdürüm dedim, olmayacak işlere
girişiyorlar. Bu tür işlerde üst makama küçücük bir haber bile vermiş olmak
sizi öne geçirir, hatırınızı saydırır, kararda tarafınıza puan kazandırırdı.
Öyle de oldu. Arkadan iş çevirmiyor, sadece olması gerekeni garantiye almaya
çalışıyordum. O işi de öylece aradan çıkarmış olduk. İstememe özgürlüğü ve gücü olan kişiye kim ne yaptırabilir ki? Daha
namludan yola çıkışta paramparça olmuştu kurşun, peki ya ben ne olacaktım? Gün
boyunca hiçbir şeyi sezmeden akşamı edip gördükleri rüyaya kimse itibar etmez, güvenmezdi.
Müdür
beyin tercih yapacağımdan daha haberi yoktu. O anda söyleseydim kızardı belki
de. Şubat ayında Karabük’e atanan Orhan valinin birleştirici gücünün
eksikliğini hissetmek zordu, eski çalışma arkadaşlarıyla devam etmek istiyordu
kanımca. İşlerde süreklilik esastı, kervan bir şekilde düzülüyordu.
[1] Geçen sene de
işini doğru düzgün yapması için uyardığım birkaç seferden sonra tavrımdan
bıkmış, karşı saldırıya geçmişti. Servisle gelenlerin gecikmesi için ettiği
temennilerin tuttuğu bir gün odama gelip kapıya çağırmıştı. Kol saatini
gösterip gösterip göremediğimiz ufukları kapatan virajların sonuncusunu işaret
ediyordu. Geçen her dakika avantaj elde ediyor, zor durumda bırakmanın
terbiyesiz keyfini çıkarıyordu. Servisçilere göstereceğim en küçük müsamaha
haklılığını artıracak, güya kendisini bir daha uyarmama engel olacaktı. Boşuna
denmemiş: Aptallar öfkelenince kendilerini belli
etme fırsatı buldukları için sevinirler. Haklı çıkmanın aşağılık tatmininden
vazgeçmeyen beleşçiler kötümserlikte ısrarcıdır. Tam da bunu yapıyordu tadını
çıkara çıkıra, hazzını duyumsaya duyumsaya.
Van’a
gittiğimde de, Hüseyin’i sıkıştırıp zorla izin kâğıdıma baktıktan sonra ancak
sakinleyebilmiş. İzinsiz gideceğimi düşünüyordu, herkesi kendisi gibi
bellediğinden. Üff, şiştim yine, kapatalım gitsin.
Kapatmıştım ama şunu da
eklemeliyim: ‘Yarına varmanın en kısa yolu uyumaktır’ denir. Koskoca seneler geçmesine rağmen hiçbir eksikliği düzeltmeden, daha fenası görmeden, uyu(t)mayı
tercih edip kahrolası günleri geceleri geçirmek için duy(g)ularına kilit vurup
umursamayanlardan benimle birlikte şehir de çok alacaklıdır.
Yorumlar
Yorum Gönder