Son salınımlar (Hakkâri'de 19 Mevsim- 12.3)
Son salınımlar
Gönülsüzce
işlerimizi görüp köye döndük. İzzet’e haber verdik önce, Nazmi’yle de mutlaka
görüşmem gerekirdi. Özellikle ikisinin hatırı daha çoktu üzerimde. Komşularla
vedalaşacak, arkadaşlarla görüşecektim. Koskoca bakanlık sindire sindire veda
etmeyi esirgemişti benden. Bir program veya kutlama, yemek falan demiyorum.
Bunlar gereksizdi zaten. Tüm işlemlerimi tamamlamış olarak merkezde ve köyde,
tüm saniyelerini içime çeke çeke şöyle en azından bir hafta geçirebilmeyi ne
kadar isterdim bilemezsiniz.
Daha
okulu açacak, neymiş nasılmış görecektik. En çok da fotoğraf sergisi
açamadığıma yanarım. Arkadaşların yapıp yapmadığını da sormadım sonrasında.
Sekiz sene sonra şimdi yazın (2022) gitme planları yapmamın en büyük sebebi,
sahici bir ayrılışla veda edemememdi. Tek başıma gelmiştim ya, neredeyse tek
başıma gitmeliydim demek ki. Bunu bize nasıl yaparlardı? Hiç mi sahayı
bilmiyor, düşünmüyorlardı? Bir dağ şehri olan Hakkâri’nin yine bir dağ köyü
olan Taşbaşı’ya yapılan okula asansör koyanlar, bana, bize bunu reva
görmüşlerdi. En azından Ağustos sonu olaydı, tavuğun altından zorla yumurta
çıkarmanın ne âlemi vardı? Tek tesellim belki de ailemin daha gelmemiş
olmasıydı.
Cumartesi
günü, birkaç görüşme, haberin yayılması ve oluşan akisleri dinlemekle geçti. Yolda
karşılaştıklarımızla ayaküstü kısa görüşmeler yaptık. Çok muhabbetimin olmadığı
biriyle konuşuyorduk. Karşılıklı saçmalamaya varan klişe sözleri otomatiğe
bağlamış sıralarken, artık vakti geldi diye bıkkınlıkla araya tayini soktuğumda
‘viey’ nidasıyla şaşırmıştı, hiç beklemediği bu manevra karşısında. E haklıydı, bir
fiile ve sıfata ihtiyaç duymayan, tek başına iyi olup kendini sevmeye mecbur
eden şeyler; yani bebekler, kuzular ve oğlaklar hakkında konuşup yanımızdan geçen
oğlakların güzelliklerinden bahsederken birden tayine geçemezdim. Sonra, çay bahçesinde
milletten ayrı ama yüzü onlara dönük oturan insan özgüveniyle, asla
sonuca ulaşamayacağımızı bile bile uzun uzun kuantum fiziği, sicim teorisi ve
özel görecelilik kuramı konuştuk. Eser miktarda dikkatiyle dinlerken aniden tünele girdiği için
cızırtılara gelemedim ve endorfinlere gark olarak ayrıldık.
Pazar
sabahı artık şoku atlatmış, toparlanmam gerektiğinin farkına iyice varmıştım.
Eşyalardan, arabayla götüreceklerimi ayırdım. Ev tutunca kargoya verilecek
olanları da hazırladım, kitapları çocukların bakkallardan topladıkları kolilere
yerleştirdim. Süreci iyi yönetmeli, arkamda eksik bırakmamalıydım. Gittiğim
yerde hiçbir şey hazır değildi. Her şey sil baştan kurulacağı için bir an evvel
gitmem gerekiyordu. Derslere belki birkaç gün geç girmeyi de kendime
yediremezdim belki, ama esasen toplamda hiçbir hazırlığım olmaması acele
ettiriyordu.
Beytullah’la
konuşmuş, arabanın bende kalması gerektiğine karar vermiştik. Onun hem
şoförlüğü yoktu hem de Hakkâri’de tanımadığı bilmediği arabayı yalnız başına
idare edemezdi kanımızca. Bu ani gelişen durumda ikimizin de diğerinin payını hemen
ödemesi ihtimal ve imkânı yoktu. Ellerimizdekini bozdurup arabaya yatırmıştık.
Bekleyecek olarak onun ve ödeyecek olarak benim sabırlı olmamız gerekiyordu.
Bunca iyi hatıraların üstüne kötü anlaşmazlıklar yaşanmasını istemezdik.
Akşama doğru evde işim kalmamıştı. Her şey paketlenmiş, postalanmayı bekliyordu. Hacı Dayan’la görüştüm. Karşı komşumuzdu. Eşyaları ona satacaktım. Geldi, anlaşma yaptık. Her şeyi 600 liraya, iki ay sonra ödemesi kabulüyle devrettim. Ne vardı bu listede? Sıradan başlayayım. Bir boy kitaplık, halılar, kanepe, kılıfları alınmış süngerler, masa ve sandalyeler, elektrikli soba, iki baza ve çift kişilik yatak, üç kapılı orta boy gardırop, çamaşır makinesi, elektrik süpürgesi, ketıl, mini buzdolabı, mutfak eşyası, varil ve kovalar, ayakkabılık vs. Ganimete konmuştu adam. İkinci el dükkânlarına satmak da aklıma gelmişti, ama hem bunları merkeze götüremezdik şimdi, hem de ödenecek meblağ aşağı yukarı aynı olurdu. İkinci el piyasası ölücüydü. Şimdi yazarken bile içim kabarıyor, midem ekşiyor, kendi kendime kızıyorum. Bu şekilde davranmam büyük hataydı. Sadece parasından değil, hem Hacı Dayan’la yakın arkadaşlığımızın olmaması hem de bizzat Abdülhamid abinin ve onun da ötesinde ev sahibi abla ve yetimlerinin bunu çokça hak etmesi beni düşündürüyordu. Utanmalıydım, sekiz senedir her hatırladığımda olduğu gibi. Yazın yapmayı düşündüğüm Hakkâri yolculuğunda mutlaka görüşeceğim, nasıl davranacaklarını çok merak ediyorum açıkçası. Yaptığım hatayı nasıl tedavi ve telafi edeceğim, bilmiyorum. Niye böyle yaptım, niye o eşyaların iğneden ipliğe varana kadar hepsini olduğu gibi bırakıp terk etmedim evi, hâlâ kendime şaşarım.[1]
Pazartesi
olmuş, yine merkez yolu gözükmüştü, yıllarca adımladığım yolları, basamakları
bu sefer son kez veda için, fakat zorunluluktan hızlıca dolaşıyordum işlemler
için. O gün Beytullah da benimle gelmiş miydi, minibüsle mi gitmiştim arabayla
mı hatırlamıyorum, ama bildiğim bir şey vardı; saatlerle sınırlıydı artık
Hakkâri günlerim.
Düğmeye basmıştım, Millî Eğitime gidip atama tayin biriminden kararnamemi aldım. Daireler arasında son turlarımı atıyordum. 28 Aralık 2009’da ilk olarak tamamen yabancı olarak girdiğim kapıdan bu sefer ilişki kesmek için son defa, ama en üst kata çıkana kadar altı yedi kişiye selâm vererek giriyordum. İlk girdiğimde ellerimde kabarık dosyalar, kafamda deli sorular vardı. Şimdi bomboşlardı. Tersine giderken ikisini de tıka basa doldurmuşlardı.
Acayip düşünceler eşliğinde rastladığım, tanıdığım herkesle görüşüp vedalaştım. Muhasebede, gideceğim yerin km.sini hesap cetvelinden bulduk. Buna göre yolluk ücreti tahakkuk edecekti. İstanbul’un ne kadar mesafe ettiğini bulup Sultanbeyli’nin merkeze olan uzaklığını çıkarıp öylece kayıt ettik sisteme. Evli ve çocukluydum, ayrıca Türkiye’nin bir ucundan neredeyse diğer ucuna gidiyordum. 4500 liraya denk geldi.
[1] Bu bölümü yazarken ve sonrasında yaptığım tekrar okumalarında içimin daraldığını, sabrımın tükendiğini açıktan hissediyorum.
Yorumlar
Yorum Gönder