Tatil edememenin zor şartları (Hakkâri'de 19 Mevsim- 10.10,5)
Ara tatilde Ulaşlı’ya gitmeme kararı almıştık. Kafam rahatlamıştı son konuşmalar bağlandığında. Gidiş gelişler her zaman duygusal bitkinlik sebebiydi çünkü. Giderken bile keyif alamıyorduk, dönüş biletimiz cebimizdeyken sevinemezdik. Özellikle ara tatillerde zaten yolculuk da meşakkatli olduğundan böyleydi; yazın biraz daha uzak belirsizlik gibiydi geri dönüşler, onun için kafa konforuyla gidebiliyorduk yazları.
Yoğun kar ve yağmurdan ötürü bir haftadır elektrikler gidip geliyordu. Gidip geliyordu derken iki kelimeyi eşit birer kere kullandığıma bakıp, gitmesiyle gelmesi arasında yarı yarıya oran olduğu anlaşılmasın; genelde gidiyordu, ara sıra aklına eserse geliyordu. Bütün şehirde elektrikli sobaların, klimaların açık olduğunu varsayarsak sistemin bunu karşılayamaması gayet normal. Zaten kısa olan gündüzler erkenden karanlığa evirildiğinden bütün köy gündüz loş ışık, akşamları da zifiri karanlık içindeydi. Etrafta sıralanan hâkim tepelerin arkasından gözükmeye utanan güneş, arkadaşına bakıp çıkacakmış, ateş bırakmaya gelmiş gibi kaçamak birkaç bakış atıp gidiyordu. Zaten doğuşundan tâ iki saat sonra görebiliyorduk zatıâlilerini. Tepelerin zikzakları arasında bir görünüp bir kayboluyordu. (Buradaki görünüp kaybolmayı da paragrafın başındaki açıklama gibi anlamalısınız. Az görünüyordu, çoğunluk kayboluyordu.) Akşam da daha batışa iki saat varken görünmez oluyordu. Bazı günler kendini hiç göstermezdi biz kullarına, fitillerimiz öylece kalırdı. Ufuksuzluk deyince bunu anlatmaya çalışıyordum işte.[1]
Köyde jeneratör sadece bir kişide, müstakbel muhtarda vardı. O da aydınlatma, şarj ve TV için kullanılabilecek küçük tiplerdendi. Etrafındaki komşu ve akrabalarına yetiyordu ancak. Köyün içindeki Vodafone’un şebekesinde[2] de jeneratör vardı. Görevlilerin de izniyle telefonlarımızı, ışıldaklarımızı orada şarj ediyorduk. Bu mahrumiyette her şey mubah geliyordu. Hem telefonumun şarjı olmadan direk aktif olsa neye yarardı? Ana prize takılı çoğaltıcıdan eklemlenmeyle en az yirmi cihaz faydalanıyordu. Herkes nöbetleşe duruyordu başında, şarjı dolan alıp evine gidiyordu. Bu şekilde bir hafta geçirdik.
Hakkâri’de, özellikle köylerde elektrikler hava durumuna bağlıdır. İlk yağmur düştüğünde elektrikle ilgili kısa vadeli işlerinizi hemen görmeniz iyi olur, çünkü birazdan gidebilir.[3] Gidebilir değil, gidecektir; ihtimal yok, kesinlik var. Bu durumda kalan insan, hâlinin diğer şehirlerde bilinmemesini, dahası umursanmamasını o kadar garipsiyor ki, biz burada derin dondurucunun içinde iki metre karda hayatta kalmaya çalışırken, haber bültenlerinde bundan tek satır bahsedilmemesi unutulmuşluk hissi uyandırıyordu.[4] Sonrasında İstanbul’a geldiğimizde ben de bu unutanlar arasına girecektim. Köyden bazı arkadaşların sosyal medyada paylaştıkları fotoğraflar videolar olmasa kadrolu kayıtsızlar grubuna dâhil olacaktım.
[1] Ufku olmadığı için Hakkâri’de darlanan ben, aslında çok da ufuklu yerde yetişmemiştim. Beş katlı binanın üçüncü katında her tarafımız kapalıydı. Bir taraf komple kör, yandaki binayla aramızdan sadece otuz cm. vardı. Diğer yandaki binayla iki metreyi biraz geçen aralık, o tarafımızı da körlüyordu. Ön taraftaki beş m.lik yolun karşısındaki binanın da bize bakan tarafı kördü. Arka bahçe tarafı nispeten iyiydi. O yan da ben onlu yaşlardayken uzak da olsa kapandı.
[2] Bir de Türkcell’in yansıtıcısı vardı Geçimli’ye doğru giderken bir tepede.
[3]Sanki güneş enerjisiyle üretiliyor. Hava bulutlandı mı, enerjisini yitirmiş gibi hemen kesinti oluyor.
[4] Bu konuyla ilgili bir paragraf vardı, bulunup buraya eklemlenecek. (Aynaların mahiyeti hakkında da bir paragraflık çok güzel analojiler keşfetmiştim, onu da bulamıyorum, bakalım nereden çıkacak. Yeniden yazmak o kadar zor geliyor ki, ama imajlar kafamda parlak hâlde duruyorken yazmalıyım belki de. Yoksa dijital ortamların birinde aniden karşıma çıkacak ümidiyle beklersem işim zor.)
Günlerce aradıktan sonra nihayet buldum:
Hayatın aldırmasız akışı: Hakkâri’de veya depremde biz debelenirken başka yerlerde olan buydu. Tayinden en fazla bir sene sonra geleceğimiz vaziyet. Oralarda neler olup bitiyor aklımıza bile gelmiyordu. Sıcak bir kış günü karlar gevşeyip Sümbül’de yılın en büyük çığı düşebilir ve bizim bundan haberimiz bile olmazdı. Şu an nereye koyacağıma karar vermediğim için yerini söyleyemediğim, bu kitabın bir yerlerinde karşılaşacağınız yazıyı da o dürtülerle yazmıştım. Köyden insanların olduğu araç Zap’a uçmuş ve hepsi vefat etmişlerdi. Arama görüşmelerle edindiğim bilgi ve izlenimlerle tuşlara dokunmuştum. Hatırlıyordum işte hâlâ, acılarını sevinçlerini paylaşıyordum, duygularım körelmemişti. Yazı yayınlandıktan sonra fark ettim ki, bağları koparmak için son hamleymiş bu gayret. Mayıs’taydık, sekiz ay gibi uzun bir süre geçmişti geleli. Vazifemi görmüş, vefa borcumu ödemiştim. Köylüyle alacak verecek hesabımız da kalmamıştı. Akabinde aylarca aklıma bile gelmedi Hakkâri ve köy. Beytullah da Haziran tayiniyle gelmişti ya, aradaki bulutlar iyice koyulaşmıştı. Ertesi senelerde dosyaya göz attıkça hem tamamlamak istiyor, hem de yolun uzunluğu ve meşakkatiyle kaybolan cesaretim altında eziliyordum. Neden sonra iyice sıkıştığımda tutunacak dal oldu aldığım notlar. Gerisini siz de biliyorsunuz artık, elinizde duruyor. Peki, en son bir yazıyla aklımdan uzaklaştırdığım yöreler, bu hacimli ve kütleli kitap çalışmasından sonra bana nasıl görünecek? Yaşayıp görelim bakalım.
Yorumlar
Yorum Gönder