Ulaşlı by The Sea (İyilik kısa sürer)

Ulaşlı by The Sea

Sarsıcı bir yazı


4.0

İyilik kısa sürer

İnsanlar hiç durmadan çabaladılar. Ansızın üstlerine binen ağır yükü omuzlamaya çalışırken ne yaptıklarını bildiklerini pek sanmıyorum. Herkes meşrebince, mesleğince işlerin ucundan tutuyordu işte. Tekmili birden milyonlarca sene beklemeye gerek duymadan evrim geçirmeye başlamış, birçok kişinin kullanmadıkları, körelmemiş, saklı bambaşka meziyetleri mecburiyetten uyanmaya başlamıştı. Silah üstünlüğüyle ezip geçmekte kararlı ordular karşısında adam çokluğu, korku, ürkeklik ve samimiyetle karşı koymaya çalışacaktık.

Onlar canlarını ortaya koyarken biz çocuklardan ardımızı yere koyup -bütün kötülük ondan gelmemiş gibi ürküten yere yine mecburen emanet ediliyorduk- oturmamız bekleniyordu, tonu tehdide varan sıkı tembihlerle raptedilerek. Anayolun kenarında birbirimize sığınarak kümeleşmiştik, sabah olsun da işler elbet yoluna girer umuduyla. Karşıdaki yol üstü kamyoncu lokantasının parkında hem ısı ve ışık veren, ondan da önemlisi güven ve canlılık kaynağı, hayat belirtisi olarak harlandırılan devasa ateşin bize kadar gelen aydınlığına tutunuyorduk korku dolu gözlerimizle. Akşam uğurladığımız Güneş yarım günü doldurmadan turunu tamamlayıp, göz kamaştırıcı sarısıyla, Tüpraş’ın kızıllığını gizleyip katran karası dumanını açığa çıkararak Akbaş’ın tepesinden geri gelene kadar neler olduğunu henüz kimsenin çözemediği loşlukta bir de çocuk aramakla uğraşamazlardı. Olur ya meraktan yaramazlıktan, bir gecede çürüyen binaların altına yanına gireriz de artçıya yakalanırız. Sert dillerden firar edip benliğimize saplanan sözler ve bazen de ellerden sırtımıza refleksif aşkedilen tokatlarla uyarılıyorduk.

İşte böylece büyüdük kocadık saatler içerisinde. Volkan abinin boşalttığı gençlik kontenjanında yerimizi almıştık, o çoktan yetişkin olmuştu. Açık yaralardan fırlayan kemiklerin yanında, görmeye alışık olmadığımız manzaralarla, cesetlerle karşılaşıyorduk. Ara sıra sıyrılıp gidiyorduk, kalpleri pır pır dudakları kıpır kıpır muhafız annelerin ninelerin halaların yengelerin arasından. Neyle karşılaştıklarını anlayamadıkları için, ham hocaların, korku dolu gözleri hedef alıp coşarak anlattığı kıyamet senaryolarına benzettikleri sahnelerde rol alıyorlardı işte şimdi; acul, hazırlıksız ve tabii ki talep etmeden. Herkes herkese hasretti, herkes kendisini herkese hasretti. Hiçbir zaman becerilemediğinden farklı, bu sefer yekpareydi düşünceler; bir can daha kurtarmak ve fazladan bir kişiyi dahi yitirmemek. Umut; kalplerin kaslara ve yüzlere kan değil, tuhaf bir cesaret pompaladığı o ilk anlarda insanları birer deve dönüştüren o şey, gittikçe azalan tüm türdeşleri gibi tükenmesin diye uğraşıyorlardı omuz omuza. Haddinden fazla çabalayanların imdadına ancak öğlene doğru yetişebilmişti birkaç iş makinesi.

Sadece yarım m.lik betonu kaldırırken bile nefes nefese kalan antrenmansız insanlar, yıllardır içlerinde biriken, küçük dağlarla boy ölçüşen cüretin fayda etmeyeceğini görüyorlardı. Geçersem yıkılır diye havadaki burunlarını kıvırdıkları köprülerden yüz geri eden müstağniler, mütekebbirler ve sefih çağın sefil çağdaşları için de eşik aşılmıştı. Arkasından varlığını, oradalığını ispat etmesi imkânsız bedenlerin mecalsizlikle hâlsizleşen iniltilerini ihraç eden büyük blokları ise kahredici çaresizlikle yumruklamaktan başka elden ne gelirdi. Bütün ihtimalleri kolaylıkla kurutan dehşetin ortalığı istila etmesiyle mağlubiyet bekçiliğine soyunan varlığımızın her zerresiyle susuyorduk, olup bittikten sonra fark ettiklerimize kaldığımız geçler yüzünden. Ambulansların çıldırtıcı sirenlerine yenik düşmemek için evini döverek hıncını çıkarıyordu, ailesinden kopmamak için son gücüyle çabalayanlar. Tabiat ve yitirilmek üzere olan şuur el ele vermiş, işleri zorlaştırıyordu hemen bu yandan. Dünyayla münasebetini inceltip kuluçkaya yatan nedamet, buruk özlemlerden neşet eden kuvvetli ama sımsıcak hatıralarla hayatın prefabrik yüzünü ortaya çıkarıyordu. Büyük laflar edip her şeyin o yaşarken olduğunu sanıp hiçbir zaman yeterince deliremeyeceğimizi taahhüt eden taife, ekmekten önce nelerin bozulduğunu, gelip de bir görmeliydi.

Büyük oynuyordu arz, dengesi bozulmuş hemencecik fazlası oluşmuştu; tekrar ediyorum talep etmemiştik. Peşinen öldürmeye ziyadesiyle kararlı tavrıyla keriz silkeliyordu. Bu kaba bir tabir, evet, ama deniz kumundan, hurda demirden, kaypak zeminde denetimsiz evler yapanlar, gördükleri anda doldurdukları küçücük araziler gibi burada da alan bırakmadılar bana. Kendi yamuk aksiyonumuzu görmezden gelip tabiatın kendi tabiatınca gösterdiği reaksiyonu yadırgıyorduk. Bakın, burada bile aksiyon reaksiyon dağılımını, binalarımız gibi çarpık bakış açısıyla yaptım. Esas diyeceğini dedikten sonra cılız sözlerimizi umursamayan zeminin çok önceden var olduğunu unutmuştuk, sonradan gelen bizdik. Eli artırıp insanın insana yaptığından daha kötüsünü yapamazdı ne de olsa. Deprem, yamaçtan ekibi toplaya toplaya büyüyüp çığa dönüşen kütleyse; bizim mecalimiz, çocuğun iki küçük eliyle yapıp kaldırımda ileriye attığı ve birkaç metre gidemeden tükenen minik toptu. Kiminle aşık atıyorduk sanki. Arka direkte kendini unutturarak sağlam kalkmıştı hücuma; kimse Allah’ını sevmiyordu anlaşılan, defans çökmüştü. Ne yapacaktık, cılız dar ve dargın havsalamızla kavrayamıyorduk. Yaşadığımız günleri bile anlayacak idrakten yoksunken geleceğe tutacağımız projeksiyon ne kadar sağlıklı öngörü verebilirdi ki. Bazen yarayı saran zaman, çok açık ki burada cerrahlardan medet umamayacağımız şekilde kirli paslı çengellerle kanırtarak deşecekti hiç acımadan.

Büyük yenilgilere muhtaç olmadığımızı belirgin kılmak için, endişeden gerilmiş yüzlerimizi gevşetip cılız dallardan beslenen küçücük bir tebessüme evrilen güzel haberleri donuk bakışlarla bekliyorduk. Dalgınlığa mahkûm ve yapmacık değil, gayet sahiciydi acılar; insanlar ölüyordu, ötesi yoktu. İlk anlarda başlayan yoklama, her an güncellenerek gün boyu devam etti: Enkazdakiler, sesini duyuramayanlar, sesleri duyamayanlar, kucağındaki bebeğinin ne yapsa kımıldamayan hareketsizliğini çaresiz gözyaşlarıyla yıkayanlar, güçlü beladan güç bela çıkarılanlar, hastaneye sevk edilenler, toprağa emanet edilenler, nerede olduğu bilinmeyenler, olduğu bile bilinmeyenler, kolu bacağı yaralananlar, kafayı sıyıranlar, çıldıranlar, delirmenin ne olduğunu sezenler, korkup sinenler, ayılıp ayılıp değişiklik göremeyince tekrar bayılanlar… Endişenin üstünü örtemeyen, iflah olmaz bekleyişlere gebe böylesi karışık anlarda insanın içini kemiren şüphe ve karamsarlık, herkesin alnına fazladan çizgiler ekliyordu kokusundaki ekşimsi ihtiyarlıkla.

Onlarca yıldır yaldır yuldur tepetaklak olan fikrinden sonra nihayet şehrin kendisinin de yıkılması bir yana, insanlığın dirilmesi ümitleri yeşertmişti safça. Evlerinki yıkılmıştı, ama hayatın sarsılmaz sütunları bir süre daha dayanmalıydı. Vebanın bittiğine inandıran soluk sokak lambalarının sarı ışıkları içimizi aydınlatmalıydı. Küçücük iyiliklere tutunmamızı sağlayan teselli sözleriyle, akşamdan sabaha saçları ağartacak ıstıraplara yuva olan yüzlerde insanları incitecek bütün fazlalıklar törpülendi, gizlendi. Bagajlar paradigmalar ideolojiler bırakılmış, sınırlar kamplar kaldırılmış, salt gerçeğin yanında retorik iflas etmişti. Yan yana aksamadan dirayetle durabilmemiz için pek çok şeyi örtmemizi söyleyen takvimlere kulak verildi. Sevinç ve mutluluktan çok insanları birbirine sıkıca bağlayan korku ve ümitsizlik eşliğinde fazlalıklarımızdan, bizi bizden ayıran detaylardan sıyrılıp üç beş evrensel görgüde birleştik. Tuhaflıkları örseleyen planyayla çapaklarımız kıymıklarımız alınmış, cilalanmış, sıfıra sıfır temaslarda bile yekdiğerine zarar vermeyen, destekleyen yönlerimiz açığa çıkmıştı. Kimsenin yüzünde çok uzak anlamları saklayan gizli ajandaların yapaylığı kalmamış, hayatında birkaç defa bürünebildiği asıl hüviyetini kendinden kelimelerle çehresine asmıştı herkes. İstemesek de dediklerini yaptıran büyük güç karşısında içimizdeki sinir krizlerini gizleyen, gölgeleyen emanet gülüşlerle alay ettiğimiz ve fakat taşımaya takat yetiremediğimiz yükleri sırtlanmıştık.

***

Bilemiyorum, hayattan düştüğümüz bu zor dönemeçte hataya düşmüş de olabilirdik, daha çok örselendiği yerlerden kenetlenmeye meyyal insan için böylesi iyileşme sanrıları iyi gelmeyebilirdi belki de. Birbirimize açtığımız yaraların yerleri vaziyetleri hafızalara kaydediliyor, ilk fırsatta tüm kolunu sokmak suretiyle kurcalanmak üzere ellerde devasa tuzluklarla hazır bekleniyordu. Ne niyetle olursa olsun iki insan birbirine bu kadar dikkatli bakmamalıydı. Sadece bir süreliğineydi bütün bunlar, iyilik kısa sürmüştü. Sonrasında kaldığı yerden tüm hızıyla devam…

Canlıları felakette birleştiren içgüdüsel refleksin kırıntılarını, üçüncü günün kahvaltısında nemli parmaklarımızla toplamıştık eski - meğerse güzel- günlerden serin haberler veren gazetelerden, içimizdeki kötülüğün başını okşayarak. Yine bilemiyorum ve yine belki de korku kaynaklı açgözlülükle yardım kuyruklarında sergiledikleri pespaye davranışlar sebebiyle kendilerini jandarmaya dipçikletip rezilliğin ve çiğneyip durdukları yanılgının dibini bulmak hiç uzun sürmemişti bazıları için. Öğrenilmiş rezaletlere yatay anlamlar aramak boşa çabaydı. Sırf yağma ve hırsızlık için bölgeye gelenlerden bahsetmiyorum. Biziz söz konusu olan, sıradan basit, normal addedilen insan. Felaketlerin herkesi eşitlediğinin koskoca yalan olduğuna sapına kadar inanıyorduk artık. İnanmak ne, bilmiştik. Doğruysa da bu eşitlik, yalnızca ilk anlardaki birkaç saniyelik hayvansı korkunun bitmesiyle sona ermişti. Ulan adam ölmüş ölmüş, kalan sağlar hainken, neyin eşitliğinden bahsediyoruz.

Korkusunun bir öğrenmeyle elde edildiği ölümün soğuk yüzünü bu kadar net görmemişti hiç kimse. Her an yeni ölümler ulanıyordu kulaktan kulağa. İnsanlar artık ifadesini kaybetmiş yüzleriyle kafalarında bir yerlere oturtmaya çalışıyorlardı tırnaklarla yırtılarak oluşan bu boşlukları. Daha ne kadar istiyordu, ne olsa doyacaktı; tahammül sınırlarını aşan yeryüzünün gevezeliği yeterdi, bitsindi, gitsindi. Bütün sorular, anlıyor ama umursamıyor gibi görünen donuk ve uzak bakışlı durgun gözlerle geçiştiriliyordu. Cevabı kötü olmayan tek soru yoktu neredeyse. Olanlara isim koymaktan aciz oluşumuz, olmalarını engellemiyordu işte. Artık buna son verip dursun diye ayaklarına kapandığımız ölüm, bir isimleri ve hatta lakapları olduğu hâlde insanları almaya devam ediyordu. Sükûneti hunharca zehirlenen tüm şehir, ölümün şaşaalı temsili karşısında gösterişsiz, mazlum ve mağdur telaşlara teslim olmuştu. O kadar aklımızdaydı ki ölenler, defterleri kapanmış ölümsüz hatıraları düşüne düşüne yeniden var ediyorduk her birini. Yarım da olsa her anımsamamızda nabızlarına kan yürüdüğüne inanmak istiyorduk. Dirilerle ise hesabımız devam ettiği için kesin kararlar veremiyorduk haklarında.

Ölüm artık onu iyice umursamamız için topuyla tüfeğiyle bütün ordularıyla hücuma kalkmış, iyice belleyelim diye, kabul edelim hayli gedik açıp olmaz hamlelerle zapt etmişti sıkıca korumaya çalıştığımız kalelerimizi. Sözün, çabalamanın, debelenmenin, yalvarıp yakarmanın kâr etmediğini derinden sarsıcı yumruklarla kavrayınca susmuştuk artık. Ne zaman patlayacağını kimsenin tahmin bile edemeyeceği şarapnelleri depoluyorduk, yavaş yavaş kanımızı zehirleyen etkisiyle oradalardı işte, içerimizde. Gözlerimizi sımsıkı yumup planlarımızı, hayallerimizi hızlıca gözden geçirince bizi -biz kimsek sanki- es geçeceğini sanıyorduk.

Göz pınarları kurumasın, kota aşılmasın diye günlük ağlama limitlerine güncelleme getirildi mecburen. Hüzün, aramızda bulunmayı mutlak hak eden ve misafirliği ev sahipliğine terfi ettirip kirli ve kullanılmış kollarıyla pervasızca haddinden fazla yer kaplıyordu. Düşünsenize, yakından tanıdığınız elli kişi, yaşamaya takat yetiremeyip haber dahi vermeden ertesi gün hayatınızdan çıkıyor. Bu korkunç bir yeniden başlama tecrübesi. Kimisiyle planlarınız, alacak verecek işleriniz vardı. Kimisi dükkânını açamadı, başkasının ailesi artık size emanetti. Kimisinin hayvanını beslemek, mahsulünü toplamak zorunda kaldınız. Ağızlar sadece ağlamaya ve ağıt yakmaya yarıyordu artık. Bir şey anlatılacaksa, yepyeni tekrarlarla kendini hatırlatan en ilkel kaideler gibi, insiyaki dürtülerle dillendirmesi için vücudun kendisine bırakılıyordu sahne. Sanki konuşursak her kelimemiz, kudretiyle, aslında çokça muhtaç olduğumuz muhatabımızı kevgire çevirecek, söz delik deşik testiden akıp duracaktı.

‘Demek böyle ölünürmüş’, ‘ışık, biraz daha ışık’ demeye fırsat kalmadan, elli yaşına gelip hak ettiği yüze kavuşamadan canı bitenlerin derin acısına kendisinin nasıl katlandığına şaşırarak bir ucundan kavradığımız gerçeğin hakkını teslim etmeye çalışıyorduk; demek böyle tutunabiliyormuş insan. İşte bu fenaydı, hayatı boyunca yeterince konuşamamış insanlara son bir şans da çok görülmüştü. Esasen sadece ölülerin değil, herkesin yüzü kireç gibiydi. Onlarca kez kahrından ölmüş olduğu hâlde ezeli ve ebedi ezicinin görünmez egemenliği karşısında sırf nefes almaya devam ettiği için yaşadığı tasdik edilenlerin duyguları akılları çürümesin diye çok uğraşıldı. Doğalı beri atıl kalan, varlığından haberdar olmadığımız, tanımlayamadığımızdan kullanmayı beceremediğimiz, onunla nasıl baş edeceğimizi bilemediğimiz duygular peydahlanmıştı. ‘Bilmediğim yerlerimdeki sancı’ açığa çıkmıştı. Psikolog ve psikiyatrların sohbet ve ilaçlarına daha çok vardı. Normalde acemi bir ifadeden diğerine sürekli mekik dokumakta pek mahir kaşlarımız soru ve ünlem şeklinde çatılmıştı. Soruyor, kızıyor, endişe ediyor, kızıyor, şaşırıyor, kızıyor, ürküyor, kızıyor ve yeniden yineleyerek soruyorduk; onca can kaybını, koşuşturmaları, yoksunlukları, çıldırmaları umursamadan, nedamet duymadan seyredenlere.

Tamam, kendimizinkini balyoz sanmak iş değil, ama kardeşim elinki de değildi ki gelen, sanki ölüp giden bütün herkes bir olup kavradıkları yumruklarıyla alttan depmişlerdi. Yeryüzünde doymak bilmez yarım heveslerimizle basit ayrıntıcıklara dönüştürülmek, herkesleştirilerek pişkince zulme uğratılmak, incitilmek için fırsat kollanmak ve adil yorgunluk hakkımız gasp edilmek suretiyle cezalandırılmıştık. Habis ur tutunmuştu hayatımıza, kendimizle yüzleştiğimiz için hızlıca bir zorunluluğa dönüştüğünden artık pek çok gerekçesi olan kalkıp gitmelerin hiçbirinin şiirsel olamayacağı kadar acıya maruz kaldıktan sonra.


5.0

Can havli

Gölcük merkez üssü, biz on üç km. batıdayız. Anneannemler… Sıfır noktasındalar. Sarsıntı bitti, sonraki bekleme anları daha sarsıcı. İnsanda kafa kalmıyor ki, kafasında fikir olsun. İlk şoku atlattığımızı sandıktan sonra annem hemen yanlarına gitmek istedi. Gün ağarmamıştı, arabanın yerine yenisi tedarik edildi. Değirmendere’de bir akrabamızın evine de bakmışlar, diz çökmüş. Dükkân üstü kattan balkona çıktıklarında zemine ayak basmışlar. Başka bir tanıdığımız da dördüncü kattan zemine çıkmıştı. Üç katı yutmuştu yer; yer bu, yer mi yer. 2 saatte aldıkları o kadarcık mesafede anayollar zaten kilit, çarşıya inmek ne mümkün. Zor bela yayan gitmişler içerilere. Her geçen saniye, her gittikleri metre korkuları artmış, umutları azalmış. Emzikli annenin bebeğini unuttuğu anlar… Arabaya el konulmak üzere vermek istemediğinde dayak yemek de var işin sonunda. Kimseye derdini anlatamazsın, herkesin sıkıntısı herkesinkinden fazla ve acele. Bir gece ansızın işgale uğrayıp iğfal edilerek zifiri karanlığa gömülen şehirdeki yıkımı o an fark etmediler, aman iyiydi bari. Farlardan görülenler yeterdi gerçi. Kâğıt bile en fazla altı kere katlanabildiği hâlde bu yirmi beşe katlanmış binalar da neyin nesiydi? Anladınız değil mi, belli ki deprem üstümüzden şöyle bir geçmemişti, kendisi nereden göçtüğü belli değilken çarptığı üssünü göçertip kalmıştı.

Bitişik nizam, altlarında pasaj olan binalardan biri, bakalım tanıyabilecekler mi, aynada kendilerini tanımlayamazken? Ağustos sıcağından etkilenmeden çarşı içinde gezinme vesilesi olan, şimdi korkunun dibindeki pasajlara kimse girmeye cesaret edemedi. Zaten dapdar yivli merdivenlerden güç bela inmişlerdi. Etrafını U hâlinde kaplayan binaların ortasındaki Gençlik Parkında buluştular. Gerçi artık genç kimse kalmamıştı, herkes ihtiyarlamıştı şehirle birlikte. Pasajın zemini balıksırtı gibi kabarmıştı. Balıksırtı, bu tarif, küçük dayımın o sıralarda her anlatışında kullandığı kestirme tasvirdi. Çokça yorulmuş insanları daha fazla uğraştırmamak için en kolay düşünme biçimi olan kıyasa başvuruyordu. Ockham’ın usturası tanımları, toprağın kasaturası insancıkları biçiyordu. Dedemin kaçak kat eklediği binayı yedek kolonlar da kurtaramadı, sancısı şiddetliydi, herkes gibi. Ya yıkılsaydı, ya canlar gitseydi. Hakkı vardı onca yıllık yorgunluklara ihtar çekip kendini yere bırakmaya, ölümüne sponsor bulmuşken niye geri çevirsindi ki, sadece biraz uzun sürdü1. Tacir adamsın sen, ne işin var inşaatla. Zorla ayakta duran binanın hasır betonuna boylu boyunca yıkılmış çatının omurgası üstünde kalan ve düşme tehlikesi olan uç kısımlardaki kiremitleri bile bırakmadı baraka yapmak için lazım diye. Dedem, ah dedem; iş2 güvenliğinin bu kadar popüler olmadığı zamanlarda kim ne diyebilirdi ki zaten. ‘Hacı malzeme yok’ diyen dünürüne, ‘sen çak ben getireceğim’ diye güç veriyordu. Nereden getirdiğini söylese müsaade etmezdi Kenan amca.

Bizimkini de diğer dedem yapmıştı. Oğulları, ailesi, kalfası ustası vardı tabii ki, ama kendi nezaretinde olduğundan güveniyordu binasına. Hafif hasarla atlatmıştık, beş kat sapasağlam ayaktaydı. Sonrasında hariçten mühendisler de getirttik, aceleye getirilmiş olmasın diye karar. Küçük sıva çatlakları vardı. Kaldırıp altlarına baktılar, kolonlarda kesik olmadığı için sorun olmazmış. Altına bakılmadan kolonlardaki kesikler sıvanarak savılan bazı binaların sonraki depremlerde kolayca yıkıldığından bahsetmişti birileri. Bakalım, bekleyip göreceğiz. Tavsiyelere uyarak ayrıca deniz cephesinde temele doğru yarım m. toprağı çıkarıp sağlamca beton döktük, o kadar.

İki hafta sonra çıkabildim, zarar görmememiz için bütün gücüyle direnip bizi zorla kapı dışarı eden evceğizimize. Burası bizim ev miydi? Şurada mı yatıyordum? Biraz daha sallansaydı, portmanto üzerime devrilir miydi acaba? Evin merhameti de bir yere kadardı. Vitrin şangır şungur devrilmiş, televizyon hakeza. Saatlerce göz kırpmadan bakıştığımız ekran şimdi sırtını tavana dönmüş, yüzükoyun yatıyordu. Korkuyu aşan merakımın galip gelmesiyle iyice inceledim. Ürkerek arka odaya yollanıp kapının çıtasına, parçalanmış alt kısmına baktım uzun uzun. Abimin yarası, iz kalmasına rağmen iyileşmişti. Kafamız toparlanınca ona da el atardık elbet. Kokabilecek gıdalar, çadır hayatında lazım olabilecekler ve kıymetli eşyalar alınmıştı ilk günlerde. Neredeyse hiçbir dağınıklığı düzeltmeden, kırıklığı tamir etmeden, fazladan bir çöpü şuradan alıp buraya koymadan kaçarak geziyorduk. Kendi öz evinde hırsızlamasına dolaşıyordu insanlar. Hem korkudan hızlıydılar, hem de paramparça olmuş eşyalar yüzünden parmak uçlarında seğirtiyorlardı oradan oraya. İnsan başkasının evini de merak eder değil mi, ama nerede, kendi evine bile zor girenler anlatılanlarla yetindiler.


6.0

Acemi yaşayıcılar

İlk sabahtan devam edelim. Sokağımızda birkaç ahır, içlerinde de envai çeşit hayvan vardı. Millet kendi derdine düşmüşken ahırlardan gelen bıkkın, kızgın, çaresiz ve aceleci seslerle sabah yeni bir gündemimiz daha oluştu. Hayvanlar susuzluktan güçlerinin yettiğince bağırıyorlardı. Canının yanında biraz aklı ve vicdanı olan hiç kimsenin açlıktan yana derdi olamazdı o şaşkınlıkla. Boğazımdan lokma geçmediği ilk tecrübe olarak zihnime yüreğime kazınmıştı, babaannemin yalvarırcasına uzattığı ekmek parçaları zeytinlerin dibinde kuşları yemliyordu. Omuzlar yukarıda kıvrık burunlarla en küçük şekilde ucundan kopardığımız, dilimizle evirip çevirip ıslattığımız hâlde yutamadığımız, kursağımızda düğümlenen lokmalar… Biz garibanların karın gurultusunun sebebi yerin mide geğirtisine aldırmadan ikinci kattaki eve dedemden gizli, korumacı cesaretle çıkıp mutfaktan hızlıca alıp kaçırmış ekmek poşetini. Dedim ya, hır çıkarmadan. Hangi çocuğa uzattıysa elinde kaldı dilimler, kendileri zaten yiyemiyorlardı. Küçük lokmaları geçirmeyen kursak, dünyadan yana devasa ölümsüz heveslerimize de izin vermeyeceğini ilk günlerden hissettirmişti. Saplanan acının büyüklüğünü ölçmeye yarayan turnusol, on üç yaşımda uğramıştı bana da.

Büyükler küçükleri yanlarından ayırmamak için çok uğraştılar ilk birkaç gün. Aradan kaçanların anlattıklarıyla öğrendik ki ‘çarşı yok’tu artık. Bir fırsat gittim gördüm. Kıyamet filmi sahnesi gibiydi her yer, özellikle kıyı şeridi. Denizden gelmesi iyi bir şeymiş dediklerine göre, karadan gelse daha şiddetli olurmuş. Milyarlarca m3 su, enerjiyi soğuruyormuş. Belediyenin kıyı boyuna kadar ilerleyen bahçesi ve yaklaşık 150 m.lik bir kısım içeri doğru 30 m.ye varan genişliklerde denize gömülmüştü. Kıyıya leb-i derya denir ya, dolgusu düşmüş diş gibiydi rıhtım; düşleri düşmüşleri evlerine uğurladıktan sonra tamamıyla çökmüştü. Akşamları çekirdek çitleyip turladığımız zemin, şimdi kayıkla gidilen uzaklıklarda balıklara resif olmuştu. Belediye binası da temeli kıyıda saplı kalmakla birlikte üst katları bahçe tarafına, tutamaksız betonu yiye yiye kendine kadar gelen denizin tam içine yıkılmıştı, babamlar kalktıktan bir saat sonra. Neyse ki kahvehane kapanmış, ne içeride ne bahçede kimse vardı. Yalnız gece bekçisi ve iki nöbetçi jandarma enkaz altında kalmıştı. Bekçimiz kurtulamadı. Oğluyla aynı sınıftaydık. Gün içerisinde gelen haberlerden biriydi bu da.

Caddeye bakan tarafta, ana giriş kapısının önünde başkanın arabası dururdu. Binadan kurtulan aracı, hemen yandaki caminin inşaat hâlindeki alemi eksik minaresi es geçmemiş, pestilini çıkarırcasına on ikiden nişanlamıştı tüm ağırlığıyla. Ötekini de sonradan yıkıp şerefeleri bire düşürdüler, boyları elli üç m.den kırk yediye indi. Sonradan yapılan, ana binaya direkt bağlı olmayan giriş ve merdiven kısmında aradaki otuz cm.lik açıklıkta temel seviyesinde suyu görebiliyorduk. Dört senelik inşaat tamamlanmak üzereyken başarıyla büyük sınav vermişti beton elemanları. Caminin önünden denize on m.lik bir kıyıcık, ana kara olduğu için sağlam kalabilmişti sadece. Denizden ne alırsan geri ister3, sözü vuku buldu.

 Devam edecek; 7.4’e kadar…


----------------


1. Bana fısıltı gazetesiyle gelen bir bilgiyi aktarayım, doğrusunu siz araştırın. O dönem ya hafif hasar vardı, ufak bir tamiratla kullanmaya devam edilebiliyordu; ya da ağırsa doğrudan yıkılıyordu. On binlerce binanın yıkıma gitme ihtimali oluştuğundan orta hasar ihdas edildi ve güçlendirmeyle kotarıldı işler. Bu bina da sonradan yıkıldı.

2. Tarih öncesi dönem gibi geliyor şimdi yaşananlar, 2000’den sadece bir sene önceydi hâlbuki; yalnızca yüzyılı değil, binyılı da devirdiğimizden böyleydi algı besbelli.


3. Çocukken bu sözü arkadaşlarla tartışır, denizin tutulan balıklar ağırlığınca insanı yuttuğuna dair safça çıkarımlar yapardık. Hayatımızı boydan boya carrtt diye yırtan hüccetli bir dersle doğrusunu öğrenmiş olduk.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1