Yeni kürk bakıyoruz1 (Hakkâri'de 19 Mevsim- 12.10)

 

Yeni kürk bakıyoruz1

Kayınpederim Sultanbeyli’yi iyi bildiğinden birlikte gittik İstanbul’a. Önce adrese bakıp okula vardık. Uzun yıllar o civarda bakkallık yapmıştı, birçok akrabası da o mahalle başta olmak üzere Sultanbeyli’nin çeşitli yerlerinde oturuyorlardı. Yolda niyeyse okulu hiç aramamıştım. Bak sen, Hakkâri’ye gitmeden on gün önce nasılını ne idüğünü didik didik eden ben, tüm yakınmalarıma rağmen öyle bir boşluğa çıkmış olacağım, üzerimden öyle büyük bir yük kalkmış olacak ki, aklıma bile gelmemişti arayışların sonsuzluğu. Belki de yakınlarımın sağlayacağı kalkan güven veriyordu, evet tabii ki öyleydi.

 

Müdür beyle görüştüğümüzde yüzümüze ‘siz de mi’ der gibi bakmış ve tebessümle durumu açıklamıştı. 4+4+4’ün ikinci senesinde, ikinci aşama olarak ilkokul ve ortaokulların binaları ayrılmıştı. Köyde de bir bakıma böylece hızlanmıştı yeni okul süreci. Burası ortaokul olarak devam edecekmiş. Sistemdeki yanlışlıktan ötürü 24 kontenjan açılmış, tercih listesine de öylece yansımıştı. Böyle birçok okul vardı. Bir okulda 24, birinde 60 ve başkalarında 5’er 10’ar kontenjan olunca yirmi beş maddelik tercih, toplamda iki yüzü bulabiliyordu.

 

Taşbaşı’nda müdür olarak her şeyden sorumlu, mesaiyle yirmi dört saat üzerinden tuşla nakavtla ancak biten kapışmalarla boğuşurken burada işler değişmiş, daha sınırlı görev tanımıyla amirlerden olur bekliyordum. Üzerimdeki hafifliğin sebebi de bu olsa gerek. Yıllardır bin bir türlü sıkıntı ve mihneti göğüslemiştim, sınıf idare etmekte ne vardı.

 

Durumumuz ilçe müdürlüğü tarafından değerlendirilecekti. O okulda işimiz yoktu yani, ilçeye gidip durumu soracaktık. Kararname ve diğer evrakım işleme kondu, gün sekmemesi için göreve başlatıldım hemen. Bankada hesap açtırdım, onu da akşam olmadan ilettim. Sırada ilçeye dilekçe yazmak vardı. Bugün onu da hâlledersem iyi olacaktı.

 

Gittiğimizde doğrudan ilçe müdürüyle görüştürdüler.[1] Aynı dertten muzdarip birçok kişi varmış. Doğru ya, sadece bizim okulda 24 kişi varsa, diğer okullarla birlikte 50’yi geçerdi belki de. Müdür bey çok olumlu yaklaştı yeni acemilere. Sanki bakanlığın hatasını üzerine alıyor, teskin etmeye çalışıyordu. Buna hiç gerek yoktu aslında. İlçeye adımımızı atmıştık ya, hangi okul olsa göreve derhal başlayabilirdik. Çok geçmeden, ertesi gün üç okul yazıp bildirmemizi söyledi. Hakkâri’deyken öyle bir hâldeydik ki, neresi olursa olsun diye İstanbul’u il emrine açmıştık. Tercihlerden biri çıkmazsa ilk göreve gitmem gibi piyangodan herhangi bir ilçenin herhangi bir okuluna gidecektim. Hâliyle hiçbir okul hakkında bilgim yoktu. Tayin sırasında okulları üstünkörü araştırıp, arayıp sorarak yazmıştık. Ama uzaktan davulun sesi hoş geldiği gibi Taşbaşı’yla kıyasladığımızda bize güzel gelen özellikler yakından bakınca iyi gelmeyebilirdi.

 

O günü akşam edip bitirdik. En erken yarına kalmıştı. Eşimin dayısının kızının evinde buluşacaktık. Eşi Sultanbeyli Belediyesinde çalışıyor, ilçeyi avucunun içi gibi biliyordu. Misafirlik yanında bu da şerbeti olmuştu işin. Kayınpederimin yönlendirmesiyle evi bulduk. İçeri girdik. Salonda otururken içeriden bizimkiler geldi. Abdülhamid baktı önce, sonra oyuncaklara koştururken yakalayıp kucakladım keratayı. Bir ayda unutmuş muydu beni yoksa? İyice bir sevdikten sonra bıraktım. Yaşıtını bulmuş, oyuna dalmışlardı. Eşimle de kucaklaştık, gözlerinin içi gülüyordu. Aman neydi öyle be dört senedir! O günlerde fazla hissetmediğim yorgunluğu, emin olun şimdi yazarken duyuyorum. Ne günlermiş hakikaten. Uzun uzun konuştuk. Önce okulu belirlememiz, ona göre de ev ayarlamamız gerekiyordu. Umutluydum. Olurdu be, o da olurdu, neleri atlatmıştık, gidip konuşacak, parasını ödeyip tutacaktık. Unuttuğumuz şey kaz ve ayağıydı. Sadece göz kenarlarımda değil, planlanmamış her işin ucundaydılar.

 

Ertesi gün üçümüz Sultanbeyli’nin her yerini dolaşıp okul araştırdık. Kimi bölgeler merkeze çok uzaktı, kimilerinin ulaşımı zordu, kimisi sapa yerdeydi. Merkezdekini de çok içeride, adı üstünde merkezde diye tercih etmemiştik. Cumaydı ve artık dilekçeyi vermemiz gerekiyordu. Ne kadar acele geldiğimi siz de biliyorsunuz. Ancak bugüne yetişebilmiştim.

 

Aynı durumda çok kişi olduğundan tercihimi kaçırmamayı diliyordum. Her türlü düşündüğümüzde en uygun görünen Turgut Reis İlkokulunda bir kontenjan gözüküyordu, en başa yazdık. Sonrasına birkaç okul daha ekledik. Kontenjan çok azdı ve puan sıralamasına göre alırlarsa diğerleriyle aramdaki durum nasıldı, bilmiyordum.

 

Dilekçeyi teslim etmeye gittiğimde, ilçede işlemler sırasında bir konuşmaya şahit oldum. Onca gürültü arasında kulağıma çarpmıştı. Çarpıp delmişti, çarpmaması delmemesi mümkün müydü! Yeni atanmış bir öğretmen Hakkâri’ye gidiyordu. Kulak kesilmemek elde miydi? Dinledim detayları ama gidip de bir şey demedim, uzunca sohbetlerin kapısını aralamamak adına. Tıpkı Beytullahları almaya Van’a giderken Ova’da gördüğüm yeni atamalarla konuşmadığım gibi.

 

Pazartesi günü açıklanırmış, gönderdiler bizi. İlk tercihimin çıkması için ayrıca sözlü de sormuştum. Olabilir demişlerdi. Ama okulların değiş tokuşu dolayısıyla o kadar yoğunlardı ki, bunu aklında tutar mıydı memur bilinmez. En azından dilekçedeki listeyi aşmasalardı bari.

 



[1] Önceki gün Hakkâri il müdürüyle görüşmüştük, ama Sultanbeyli ilçe müdürü ondan daha çok nüfusu ve çalışanı idare ediyordu.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1