Yeni kürk bakıyoruz2 (Hakkâri'de 19 Mevsim- 12.10,5)
Yeni kürk bakıyoruz2
İşleri biraz rayına koymuş olarak Ulaşlı’ya döndük. İleriki yıllarda birçok kez yapacağımız Sultanbeyli-Ulaşlı arası ilk yolculuğumuzu tamamlamış olduk. Tayin telaşının ilk tozu dumanı, Taşbaşı köprüsünden geçerken kaldırdığımdan beri yeni çökmüş; elimizden geleni yapmış, haber beklerken vaziyet almıştık. Daha hiçbir şey belli olmadığından ne ev bakmaya çıktık, ne de kargolar için Beytullah’la görüştük.
Babamlarla birlikte kaldığımızdan yatak odamız onların evindeydi, yeni eve taşınılınca oraya sığmadığından binada boş bir daireye kaldırmışlardı. Gidip kontrol ettik, ne var ne yok elimizde diye. Her geldiğimizde bakıyorduk, ama hep söylediğim gibi; bu defa başkaydı. Onlar da bize bakıyor, karşılıklı hasret gideriyorduk. Eşyayla aramızdaki ünsiyet artmış, şimdi artık daha bir bizim olmuşlardı.
Pazartesi sabahı haber geldi, liste şaşmamış, Turgut Reis’e atanmıştım. Hemen gidip göreve başladım. Bu arada eğitim sezonu da açılmış, dersler başlamıştı. İdare acilen bizi bekliyordu. Müdür başyardımcısıyla tanıştık, işlemleri yaptık. Okul belli olduğuna göre, artık ev bakabilirdik. Hafta sonu belki de hata yapmıştık Ulaşlı’ya giderek. En azından bir gün sokakları emlâkçıları gezerek genel bilgi edinebilirdik.
Derse girmediğimden hemen atıldık araştırmalara. Ne evimiz vardı, ne de eşyamız. Başımızı soktuktan sonra günbegün alacaktık her şeyi. Hocanın tarif ettiği bir eve bakmaya gittik. Sultanbeyli’ye önceden gerek üniversite yıllarımda birkaç kere gerek de evlendikten sonra ziyaretler için gelmiştim. Ama tanıdıkların evine gidiyor, oradan çıkıp geri dönüyorduk. Şehirle ilgimiz pek olmuyordu. Zorluk çekiyorduk adreslerde. Biraz güçlükle bulduğumuz ev, eski ve bakımsız geldi. Hemzemindi ve aile apartmanıydı. Mümkünse tercihimiz değildi. Biz evi tercih etmemiştik ama bakalım evler bizi tercih edecek miydi? Başımıza gelecekleri o gün daha anlamamıştık.
Müdür yardımcısıyla konuşurken bir şey daha dikkatimi çekmişti. Kravatı yoktu ve gömleği pantolonunun dışındaydı. Ben şimdilik takımla gelmesem nasıl olur diye sorduğumda, omuzlarını aşağı yukarı oynatarak ‘şimdilik değil, istersen hiç gelme’ dedi. Nasıl yani? 'Serbest gelinebiliyor artık’ diye müjdeyi patlattı. Yani kravatsızlığı yaz kıyafet uygulamasından değil, sürekliydi. Oysa ben en azından beyaz eşyaların tutarı kadar meblağı takım elbiseye ayırmak zorunda olacağım için dertliydim. Elimde zaten para yoktu, birinin kredi kartıyla alacaktım yine. Sivil gelebilecek olmak hem Hakkâri’deyken ayak seslerini hissettiğimiz serbestleşmenin somutlaşması hem de o günlerde okuldan çok ev işleriyle uğraşacağımdan büyük kolaylık olacaktı.
Eşimin ailesi Ulaşlı’ya taşındığından, abisi Ünalan’da kendi evinde oturuyordu kardeşiyle birlikte. Akşam oradaydık, ertesi gün yine geldik ilçeye. Artık derslere başlamalıydım. Okulların yeniden yapılanmasından dolayı diğer mahallenin çocukları bizim okula gelecek, bizim mahallenin gençleri de oradaki ortaokula gidecekti.[2] Ortaokul öğrencileri açısından problem olmayan okula kendi başına gelme işi bizde sorundu ve uzak yerlerden ilk defa buraya gelen çocukların ailelerinin oluşturduğu kalabalıktan iğne atsan yere düşmüyordu. Müdürün odasına girebilmek, anonsları duyabilmek mümkün değildi. Tüm gücünle bağırsan ne yazar, kimse dinlemedikten sonra. Haklıydılar bir yandan. Sığıntı muamelesi görüyorlardı, bizim mahallenin velileri yadırgıyorlardı, onları hiç gereği yokken. Bahçede öğrenciden fazla veli vardı.
Üst sınıfları almıştık yeniler olarak, birinci sınıflar önceden belli olduğundan. 4/J benimdi. Bir bakıma iyiydi. Olağanüstü kargaşada ve evsizlikte en azından 1’ler olmaması işime gelmişti. Öte yandan iki senedir derslere girmediğimden acemilik çekecektim. Öğlenci olmam da büyük avantajdı. Sabahları erken çıkıp ev arayacak, eşimi akrabalarına bıraktıktan sonra derse gidecek, akşam yine bir daha dolaşacaktık. İkinci gün gürültüden anonsları kaçırmış, dışarı çıktığımda sınıfımı bulamamıştım. O sırada da, zaten az gelen öğrencilerin büyük kısmı geri dönmüşlerdi, öğretmen yok diye. Kalanlarla sınıfa çıkıp kısa bir toplantı yaptık, tanışmış olduk. Diğer okuldan sınıfça geldiklerinden birbirlerini tanıyordu çocuklar, ne güzeldi. Öğretmenin geldiği haberi hemen yayılmış, ertesin gün herkes gelmişti. Başka sınıflardan gelen sadece birkaç öğrencim vardı.
O gün de erken çıkmış olmanın verdiği müsaadeyle yine ev aramaya devam etmiştik. Sabah bıraktığımız yerden devam ediyorduk. Okulun etrafında bulamayınca nispeten uzak mahallelere doğru açılmıştık. Bunu istemiyordum. Hakkâri’de dört sene boyunca her gün 90 km. yol gitmekten acayip bunalmıştım. Yürüme mesafesinde oturmak istiyordum, bu bana lüks sayılmamalıydı. Oradayken yıllar geçtikçe, ‘gideceğimiz yerlere hesaplı gitmeli, bu saatten sonra yine aynı zorluklarla karşılaşmamalı’ diye konuşuyorduk arkadaşlarla. Şimdi bunun vaktiydi. Misafirliği uzatmak pahasına yakın yerlerde ev aramaya devam ediyorduk. Hüseyin ve eşi çok yardımcı oldular. Yanımızda çocuklarla başlarımız yukarılarda boş daireleri kolluyorduk. Nereye sorsak ya kiraya vermiyorlardı ya da biz beğenmiyorduk.
Birkaç gün dolaştıktan sonra durum açıklığa kavuşmuştu. 15 Mart 2011’de başlayan çatışmalarla komşu ülkelerin sınırlarını zorlayan ve Sultanbeyli’de yoğunlaşan Suriyeli sığınmacılar, tam da bizim geldiğimiz 2014’te ilçede açılan Mülteciler Derneği’nin de toplayıcı etkisiyle hayli artan nüfuslarla evlere yerleşmişlerdi. İşin ilginci bu dernek bizim mahallede, tam da okulun içerisinde bulunduğu caddenin üzerindeydi. Mıntıkamızda rakibimiz o kadar çoktu ki, sadece uğraşmakla olmayacaktı; tesadüflere bel bağlıyorduk artık. Evlerde ve ev sahiplerinin kalplerinde aslan yatıyordu. Dağdan inen bizdik güya, ama karşılaştığımız muameleye bak.
Bir diğer sorun da, Sultanbeyli’de yeni konut yapılmamasıydı. Yeni konutu bırakın; tapu, orman arazileri, 2B gibi yüz yıllık sorunlar sebebiyle ilçede sivil çivi bile çakılamıyordu. Sadece yedi inşaat vardı ve hepsi de kamu işiydi. Cenderenin içine düşmüştük. Zemberek sıkıldıkça sıkılıyordu. Seyirciyi kaybetmemek için oyuncuları her bölümde başka bir problemle baş başa bırakan senaryocunun, üzerimizde denediği oyun gittikçe zorlaşıyor, can sıkıyordu. Bulabileceğini aramakla yetinmeyip huzurunu, yaşadığı günde de bulamayan insanlara dönmüştük. Ya geçmiş özlemiyle yakınıyor ya da gelecek hayaliyle avunuyorduk. Öte yandan tekâmülün bir aşaması da buydu.
Amcamın eşi tarafından bir akrabası Samandıra’da oturuyordu. Gelmişti bir gün, saatlerce birlikte ev aramıştık onunla da. Yok oğlu yoktu, bulabilene aşk olsundu. Okuldaki arkadaşlarla velilerle de görüşüyorduk, bir şey çıkmıyordu. Hiç istemediğimiz ve yüksek kira aidat giderlerini karşılayamayacağımız hâlde sitelere bile bakıyorduk. Artık yürüme mesafesini aşıyor, herkesin kapısını aşındırıyorduk. Daha üzerinde oturacağımız bir koltuğumuz, düğmesine basabileceğimiz bir beyaz eşyamız yoktu, rüzgârın önünde savruluyorduk yine. Perdeleri asıp halıları serebilseydik gerisi gelirdi. Belirsizlikler nereye kadardı!
Eşya işleri de cabasıydı. Evi tutabilsek yatak odası takımını getirir, üç beş düzen kurmaya başlayabilirdik. Okula biraz uzak olsa da, yürüme mesafesine yakın bir daireye bakmaya gittik. Yedinci kattaydı ev ve asansör yoktu binada. Sahibi tutalım diye indirim yaptı da yaptı. Ama olmazdı, buraya insan kendini zor çıkarırken eşyaları alışveriş malzemelerini, çocuğu nasıl çıkarırdı. Kendi evin olsa bile çekilir çile değildi. Muhtemelen çok bakan olmuş, bu sebeplerden tutan olmayınca indirim yapmıştı.
Hafta sonuna kadar hep Ünalan’da kaldık. Hüseyinlere de uğruyorduk ara sıra. Onlar da sağ olsunlar hem bizimle dolaşıyor hem de araştırıyorlardı. Sabah inanmayacağımız mazeretlerle evden çıkıyor, rahat etmemiz için yalnız bırakıyorlardı, mahcup etmemeye çalışarak. Yüce gönüllülüğe bakar mısınız. Emlâkçılara da gidiyorduk bazen, ama iş çıkmıyordu onlardan. Kendin dolaşıp bulacaktın, püf noktası buydu. Nedense hiç internetten bakmamıştık o süreçte. Benimkinin yerinde olmaması gibi telefonum da yeterince akıllı olmadığından ve seyyar hâldeyken fırsatımız mı olmamıştı ne. Bak şimdi daha çok şaşırdım ve kızdım kendime. Ama Suriyelilerin bodrum katlara, depolara, boş dükkânlara yerleştikleri bir ilçede boş ev bulmak, samanlıkta iğne ucu aramaya benziyordu. Bazı evlerin dolap kapakları düşük, her yeri örümcek ağı kaplamış oluyor, bazılarında yapısal bir dolu eksiklik ve dahası saçmalık bir araya toplanmış utanmadan nanik yapıyordu.
Kira miktarını tayin edemiyorduk; o kadar azdı ki kiralık evler, istatistik oluşturamıyorduk. Suriyelilerin yeni umutlara kapı açmak için can havliyle (!) buralara kadar gelmeleri, katma değer üretmeden büyük sebepsiz zenginleşme hevesindeki mülk sahipleri için yeni fırsatlar yaratmıştı. Üç senedir süren kontrolsüz göçün farkına hiç varamamıştık Hakkâri’de, burada suratımıza çata pata kata küte diye çarpmıştı. Bir ara valilik bahçesinde iç içe oturan kalabalık onlar olabilirdi, sorduğumuzda Afganlar demişlerdi sanki ama. Afgan daha akla yatkındı, Suriyelilerin Hakkâri’ye geleceğini sanmam.[3]
Derslere hazırlanıyor, verimli olabilmek için arkadaşlarla işbirliği yapmaya çalışıyordum. Uzaktan iki ayağı bebek patiğinde kendine akarak boğulan ve güleç bir kocamışlığı sürdüren herkeslerle eşit şartlarda sayılırdık. Ama hem iki senedir derse girmeyen hem de evli olan bir bendim. Evin yakında olması talebim de seçeneklerimizi daraltıyordu. Okuldaki arkadaşlık ortamı ve idareyle ilişkilerimiz çok güzeldi, en azından orada problem yaşamıyordum. Önceki müdür, Hakkâri’ye giderken radyoda dinlediğim işlemler neticesinde görevden alınmış, zaten yaklaşan emekliliği dolayısıyla iki sene daha öğretmenlik yapmak üzere sınıfa geçmişti. Aynı dertleri yaşıyor, yardım alıyorduk dersler ve materyaller konusunda.
Müdür başyardımcısı, müdür vekili olarak görev yapıyordu. Şifreli ve ücretli de olsa fotokopi makinesi, sınıfta akıllı tahta olmasa da bilgisayar internet projeksiyon imkânı; hatırı sayılabilecek kolaylıklar sunuyordu bana o aşamada. Hafta sonuna kadar yine ev bulamamış, uzatmaların uzamasından iyice sıkılmaya başlamıştık. Acele karar verirsek de hatalı sonuçlarla karşı karşıya kalabilirdik.
Cuma akşamı Ulaşlı’ya döndük. Kayınbiraderimde kaldığımızdan problem olmuyordu, ama Ünalan’dan gelip gitmek hem meşakkatli hem de masraflı olmaya başlamıştı. Parayı yazın arabaya yatırdığımızdan konuyu babama açtığımda biraz altın verebileceğini söyledi. 6 adet tam altın saydı avucuma. Sonradan ben geri vermedim, o da konusunu açmadı. Muhtemelen bana ayırdığı evin kirasıyla dengelemişti işi. Hiç sormadım, o da söylemedi. İşler yine aynı yürüyordu.
9 Eylülde Taşbaşı’dan çıkmış, 10 Eylülde Ulaşlı’ya varmış, 11 Eylülde Sultanbeyli’ye teslim olmuştum. 15 Eylülde okulum belirlenmiş, derslere başlamıştım. Bu haftayı da bitiriyorduk, hafta sonu olmadan ev bulsak ne kadar makbule geçerdi. Diğer haftaya sarkarsa psikolojik eşik aşılacak, bir hafta daha kayıp sayılacaktı. ‘Tutarlılığın da kendine göre tuzakları vardır; bozulduğu gün bütün dünya yerle bir olmuş gibi gelir insana.’
----------
[2] Hemen nasıl da sahiplendim değil mi, kısacık cümlede bile iki kere ‘bizim’ dedim.
[3] Birkaç sene sonra artık iyice anlaşılmıştı. Bağırmaya başladığında onlarla konuşmaya çalışmanın âlemi olmayanlarca ülkeleri bombalandığı için göç etmemişlerdi; göç etsinler diye ülkeleri bombalanmıştı.
Yorumlar
Yorum Gönder