Yerden kesilen ayaklar (Hakkâri'de 19 Mevsim- 11.3)

 

Yerden kesilen ayaklar

Bebek arabalarının bile nice işimize yaradığını ve köy minibüsünün derdini çilesini gördüğümüzden, daha fazla katlanmamak adına niyetlenmiştik arabaya. Tatillerde babamın arabasını sadece direksiyon ve deposuyla ilgilenerek kullandığım hâlde bile uğraşması zor geliyorken, böyle bir maceraya girdiysem ne kadar daraldığımızı varın siz düşünün.

Yaza girerken küçük imalarla konuşmuştuk. Yukarıda belirttiğim gibi, köyde kaldığımızdan az biraz tasarruf da edebilmiştik. Beytullah yazları, zaten dağda olan Domaniç’in dağ köyünde (Sarıot) kaldığından ve bu işlerle pek ilgisi olmadığından araba işini bana bırakmıştı. Ben de anlamazdım ya, Kocaeli’ye ve babama güveniyordum.

İzni tüketmiştim, bir an evvel gitmem gerekiyordu görev yerime. Yazı ortalamıştık. Beytullah bir daha hatırlatınca iş ciddiye bindi. Ertesi gün kalktık, galerileri dolaşmaya çıktık. Gölcük’te bir Megane1 gördük. Gayet temizdi, ama gaz bağlantısı yok, şimdi uğraşamayız diye es geçtik. İzmit Galericiler Sitesinde dolaştık, bakındık. Bir yerde geçirdiğin zamanla doğru orantılı gelişen otoriter bakışlarıyla işyeri sahiplerinin kaprislerini çektik. Arzulu çizgilerden mahrum, umursamayan ve baygın gözlerle daldığı esrik tefekkürlerden uyanıp tütünle zımparalanmış buyurgan sesiyle işve yapıyorlardı.

Orada da istediğimizi, esasen bütçemize uygununu bulamadık. 7’şerden 14 bin liramız vardı. Hatta 12 diye çıkmıştık yola. Ama gezdikçe o fiyattaki arabaların bizi çok uğraştıracağını fark ettikçe bütçeyi artırdık. Ortak olduğumuzdan tutarın yarısını hesaba katınca fazla gelmiyordu artışlar. Şimdiden (2022) bakınca insana çok garip geliyor. 20 bin lira bize öyle uçuk geliyordu ki, anlatamam. Kredi borç işlerine girmiyorduk ya, eldekiyle de bu kadar olabiliyordu.[1]


Dönüşte babam bir teklifte bulundu. Bizim için, yani hem araba acemisi hem de memleketin tâ öteki köşesinde iki kafadarın yapacağı en iyi iş; ele gelir, tanıdık araba almaktı. Lafı dolandırmadan kendi arabasını önerdi. ‘Siz bunu alın ben de o ilk baktığımız Megane’ı alayım, işlemlerini yaptırır kullanırım,’ dedi. Aklıma yattı, yorganlara gömülüp uyumadan ortağa da haber verdim. O dönem vatsap kullanmadığımdan, duygu yüklü endişe dolu sözlerle anlattım sadece. Gün içerisinde hâlletmemiz gerekiyordu. Galeriye uğrayıp satıcıyla anlaştık. Ertesi gün notere gidip satış yapıldı. Elimdeki altını bozdurdum, Beytullah’tan gelen parayla birleştirip babama teslim ettim, o da yaklaşık bir dakika sonra diğer kişiye verdi. Megane’ı 15’e almış, Proton’u 18’e satmıştı. Proton’un ruhsatı babamın üstünde kaldı. Resmî sorun teşkil edeceğini düşünmediğimizden bir de onunla uğraşmayalım dedik. Şaka gibiydi. Öncesi olmakla birlikte gün içerisinde araba satın almış, ertesi gün dehleyip yola çıkacaktım. Halıdere’deki Metin usta kısa bir kontrolden geçirdi motoru tekerlekleri elektrik aksamını. Babam 4-5 aydır kullandığından tanıyordu arabayı. Yağının suyunun yanında en önemlisi triger kayışının sırtına bakıldı, çatlak olmadığından yol izni verildi.[2]


[1] Ağustos 2014’te 12 Cumhuriyet altını (610 lira), payıma denk gelmişti. Yani tamamı 24 altındı. Ekim 2018’de 21 bine satmıştım; 14 altın (1.500 lira) alınabiliyordu. Hangi şartları değerlendirmemiz gerektiği anlı şanlı ekonomistlerin bileceği piyasa, dört senede 10 altın (% 40) değer kaybetmişti. Şimdi baktığımda aynı arabanın (yine 2009 model) 200 bin civarı olduğunu gördüm. Altın (Temmuz 2022) 6700 lira, 29 adet alınabiliyor o paraya.

[2] Araba macerasını yazdığımı unutup tekrar yazmıştım. İkincisinde lafı neredeyse iki kat uzatmışım. İkisini birbirine eklemleyip birleştirme yoluna gidebilirdim. Öyle yapmak yerine ayrı ayrı bıraktım. Nejat Tümer’in duvarı bölümünde de aynı yolu tutmuştum, burada da bırakmadım. (Duvar yazısı anlatısında aradan geçen 14 senede takla atıp değişen üslûp, burada 14 ayda pek de değişmemiş sanırım.) Bakalım hangisi daha iyi olmuş. Genelde aynı şeyler, farklı kısımlar pek az:

İlk senemizde nasıl ki hayaller kurup planlar yapıp kaplıcalara gitmiştik. Bu yaz da bir şeyler yapmazsak çıldırmamak elde değildi. Zaten kaldığım günlerin çoğunluğu oruçlu geçecek, keyif verici her şey ertelenecekti. Aranan ve beklenen plan Beytullah’tan geldi. Sene içerisinde zaten konuşmuştuk bunu, ama şöyle bir gelip geçmişti. İki ortak birlikte araba alacaktık. Bebeklere almıştık, bizim neyimiz eksikti. Bayramdan sonra mevzuu netleştirdik, detayları konuştuk. O hâlde uçak bileti almıyordum değil mi. Şöyle 10-12 bin liralık bir araç işimizi görürdü. Duruma göre biraz daha artıracaktık. Hem bütçemiz yoktu fazlasına, hem de köy yerinde yeni arabaya ne gerek vardı. Beytullah hem bizimkilerin araba kültürüne hem de Kocaeli’nin Kütahya’ya göre daha büyük pazarına binaen işi bize bıraktı. Ne alsak oydu yani.

Pazar günü babamla Gölcük’e baktık önce. İkinci baktığımız araba üzerinde biraz durdu. İçine sinmişti belli ki. Ama olur muydu öyle, Yaşar Ergün’dü o, semt pazarına gittiğinde en uca kadar yoklamadan dönmez, bir daha bir daha soruştururdu. İyi de yapardı. Ben öyle olmadığımdan garip gelirdi o kadarı. Verdik elimizi İzmit Galericiler Sitesine. Ulaşlı’dan tanıdıklar vardı. Bütçeyi duyunca; hem kendinde o fiyata araç yok diye üzülüyor, hem de ‘o parayla araba alıp Hakkâri’ye mi götüreceksiniz’ diye şaşırıyordu. Bu işlerin erbabı, yılların şoför eğitmeni dedem de inanamamıştı, tek başıma otomobille 1700 km.den fazla yolu gideceğime. (Dünyanın en kötü lafı ‘aferin’di değil mi, evet, doğru ya, bizimkiler bunu büyük ustalıkla esirgiyorlardı iyiliğimiz için. Pedagojinin dibini sıyırıyorduk, öyle de formasyona tâbiydik terbiye hususunda.)

Ne oturan ne de ayaklı satıcılar derdimize çare olabilmişti. İki saate yakın gezmiş, didik didik incelemiştik. Olmadı, geri döndük ilk yerimize. Babam dönmüş dolaşmış ilk göz ağrısına gelmişti. Asker emeklisi birinden almış galerici bunu. Adam günlük lojmandan daireye, izinlerde de tatile giderken kullanmış tek. On beş senedir tüp bile taktırmadan sakınmış arabasını. Sadece tavanda güneş yanığı vardı, o kadar da olsundu. Gözümüze kestirdik, anlaştık galericiyle. Beytullah’ı aradım, 15 bine çıkabilirdik. Eve giderken babam yılların derinliklerinden, nice imbiklerden süzülen tecrübeyle bir şey hatırlattı. 2010’da emekli olduğunda araba alıp satmaya girişmiş, ama piyasanın yalan dolansız olmayacağını, doğru söylendiğinde de buna alışmamış piyasada para kazanamayacağını anlayınca yol yakınken bırakmıştı o işleri. ‘Tanımadığınız araba size zorluk çıkarmasın şimdi, hem bak tüpü de yok, orada nerede taktıracaksın, giderken bile bir dünya benzin yakar,’ dedi. Açıkçası Beytullah da ben de ne her şeyi hesaplayacak tecrübeye ne de başımıza gelecek türlü belaların aksaklıkların korkusuna sahiptik. Biraz kör gözüne gidiyorduk ikimiz de. Köy arabalarından, Çukurca minibüslerinden, otostoplardan bıkmıştık; kendi aracımızı almak istiyorduk. Bak Selçuk’la Veysel kaç senedir güzel güzel biniyor, bize de sıra geldi artık. Babama ne düşündüğünü sordum. Küçük esnaf alışkanlığıyla saatlerdir düşünmüş olacak ki, muğlâk ifadelere tevessül etmeyen temkinli sesiyle hemen cevap verdi. ‘Siz bunu alın’ diye kendi arabasını teklif etti. Diğerini kendisine alacaktı. Açıkçası bir daha bakıp düşününce Proton’un diğerine göre daha şık ve işimize gelir olduğunu gördüm alıcı gözüyle bakınca. Diyalektik bir eşzamanlılıkta aynı duygular içindeymişiz. U’yu biraz uzatarak ‘olur’ dedim, niye olmasın. Saygı duruşu mahiyetinde bir elif miktarı sustuktan sonra Beytullah’ı aradım, bir gün içerisinde ikinci fiyat yükseltmeye de onay vermişti. Zaten o da biliyordu 10-15 bin liraya olmayacağını, ona göre hazırlığını yapmıştı demek ki. İki araba arasında 3 bin fark vardı. Tüp masrafını hesaba kattığımızda, kurtarır şekilde aşağı yukarı dengeleniyordu. Bunun kışlık lastikleri de vardı yedekte, onlar için de 500 ateşleyecektik.

Dedem de sevindi bir günde işlerin hâllolmasına. Pazartesi oldu, ben altın bozdurdum, bankadan da Beytullah’ın gönderdiği parayı çektim, 15 bin’i tamamladık. (Yaklaşık üçer maaşımızı yatırmıştık arabaya. Uçuk kaçık paralara borca girecek değildik. Arkadaşlar şatafatlı refah adına eski arabasını 30 bine satıp 80’e yenisini alıyordu. Düşünsenize aradaki farkı. Çektiği kredinin faizini de eklersek arabanın kendisi kadar borca giriyordu, eskisinin parası hiç hükmündeydi. Böyle karışık alengirli vukuatlarımız olmamıştı. Proton çok tutulmayan, piyasası olmayan ama taş gibi bir arabadır. Tek kusuru ‘olmak’ denen bağışlanamaz suçu işlemiş olmasıdır. Şahsiyet zayıflığının tezahürü davranışlarla içerikten yoksun görkemli bildirgelere yaslanarak ‘yedek parça temin edememe ve ustaların markayı tanımama sorunu var’ derler hep. Alakası yok. Hangi çağdayız. Tamam, öyle bazı arabalarınki gibi, parçası köşedeki büfede simitçide bulunamıyor, ama internetten hemen gönderiyorlar. Ustalar için de sorun olmuyor, hiç tanımayan bile bir solukta çözümlüyordu. Emsallerinin muadillerinin en az üçte dörtte biri fiyatına alınabilir. Bilindik arabaların amblemlerinden takarak bilmeyen birine göstersek, tafsilatlı incelese bile bazı çok özel nüanslar dışında ayırt edemez kaliteyi. İstenen her şey mevcut; klima hava yastığı elektronik sistem yol tutuş konfor, daha ne istenir ki. Düğünde bayramda sahibini rezil etmeyecek cirlop gibi binit. O bize karşı tam teşekküllüydü, biz de ona karşı tam teşekkürlü. Birkaç bin eksiğine şu teneke dediğimiz, gönyede duramayan araçlardan çöplenilebiliyor, onlardan almak yerine Proton tercih etmek en akıllıcasıdır. Kasıklardaki ekşi titremelerin dişleri zangırdatan tahakküm edici coşkusu ad hominem’ci, eczası olmayan hastalıklara duçar olmuş tayfaya neler yaptırıyordu demek ki. Istırap çeken öznelliğiyle sadece alım satımda sorun oluyor, kimse bilmeyip yüz vermediğinden. Zaten ben de iki üç sene uğraşmış, eskisinin modelini yükseltmek isteyen başka bir Protoncuya satabilmiştim. Amma Proton övdük he.) Kalanı birkaç hafta sonra verecektik. Bununla diğerini alabiliyordu zaten, tüpün de o kadar acelesi yoktu, bekleyebilirdi. Notere gittik, kimlikler verildi, çıktılar alındı, mühürler kaşeler basıldı, son teyit ve bakışlardan sonra imzalar atıldı, eller ceplere girdi çıktı, sonra karşılıklı birbirine kavuştu, vedalaşma vakti de doldu, herkes kendi arabasına geçti gazı kökledi. Arabayı üzerimize almadık, babama kayıtlı duracaktı, sakıncası yok gibiydi. Eve vardık, son hazırlıklarımı yapıp sabahı beklemeye başladık. Arada uyuduk tabii, onu atlamayalım.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1