Ulaşlı by The Sea- Sarsıcı bir yaz(ı) (3. Bölüm)

 

Ulaşlı by The Sea

Sarsıcı bir yaz(ı)

Mustafa Zahid ERGÜN

zahidergun@hotmail.com

 

                     

(Hasan Tosun- Deprem Sabahı)

(Karekodu okutup, yazı boyunca döndüre döndüre dinleyebilirsiniz.)

 

7.0

Yedi genç ağıdı

Caminin yanından akan, köyü fiziki ve idari olarak ikiye bölen derenin hemen yanındaki müstakil binalı çay bahçesi daha geç kapanırdı. Temizlik bittikten sonra arkadaşlarına eşlik eden birkaç kişiyle birlikte hafif dalgalardan gelen esinti eşliğinde gitar tıngırdatıp muhabbet ediyorlarmış yedi uyanıklar. Deprem aniden gelince -ki hep öyle yapar- su girdap yapıp oturdukları yerle birlikte içine çekmiş gençleri. Kaideyi hatırlayalım: Batmak üzere olan gemi, batıştan önce terk edilmelidir, yoksa oluşan anafora (tam olarak adı budur, anafor) kapılıp devasa kütleyle birlikte suyun dibini bulmamak, cılız bedenler için işten bile değildir. Körfezde pek olmaz ya, Karadenizin tüm rip akıntılarının bir araya gelseler de yanında çömez kalacağı binlerce girdap karşısında tabii bizimkiler için geçerli bir seçenek değildi bu maalesef. Gitme zamanının geldiği çok sarsıcı hatırlatılmıştı. Sadece ikisi yüzerek kurtulabilmişti, onlardan öğrendik; döşeme taşları koşu bandı gibi akmış altlarından. Tenteler de hapsetmiş bîçareleri. Birbirlerinden ayrı dev dalgalarla boğuşurken uzaklarda ejderhanın kabarıp kabarıp yükselen ürkütücü devasa alevlerini görünce ‘bizim bu taraflarda böyle neresi yanabilir, orası karşıdır’ diyerek kıyıyı istikamet belirleyip yüzmüşler. Ya da yangın çok uzakta olduğundan belki bu kıyıdaki dağ siluetlerini rehber edindiler kendilerine. Hapis kaldıkları odada babamların aklını alan, herkesi çalışmaya başlamadan önce bakmaktan kendini aldırmayan ve görüp büyüyen gözlerle işe koyulmadan önce enkaz tepelerine çıkartan yangın, onlara yol göstermişti.[1]

İkisinin cenazesi hemen o gün çıkarıldı. Diğerleri için dalgıçlar çok uğraştı. Deniz onları sorgusuz sualsiz isteksiz gönülsüz aldığı gibi, yalvara yakara ağlaya sızlaya istediğimiz hâlde vermiyordu da; rıhtıma bir türlü varmıyordu cesetler. Denizin de, içindekilerin de aklı karışmasına rağmen, balıkadamlar akıllarının davranışlarını engellemesine izin vermeden cesurca girmişlerdi yarıklara. O yaşta görmemem gereken o kadar sahneye şahit olmama rağmen, dört gün sonra çıkarılan birinin manzaraları, diğer ürkütücülüklere rağmen zihnime kazınmakta hiç zorlanmadı. Rutinleri ve ‘tekrarın doğurduğu uygarlık incelikleri’ hoyratça bozulduktan sonra moloz tozlarından silkinip zeytinlikte -ve dünyada yeniden- kendilerine bir yer edinmeye çalışan insanların derme çatma çadır kentine çarşıdan geldi kara haber. Akbaş’ın enkazından gelen ceset kokusunu taşıyan kuzeydoğu rüzgârı, Güneşi doğdurup batırtan bu rüzgâr, köyün koyunu pisletmesine rağmen Körfezin temiz kalmasını sağlayan bu yel, bu sefer kıymıştı bize. Çekilmez kesifliğe aldırış etmeyip cenazesi bari olsaydı diyorduk. Bütün mahalle aktı çarşıya, rıhtımın denize akmasının, denizin rıhtımı kemirmesinin sonuçlarından en şaşırtıcı olanını kanırta kanırta zihinlerine kazımak için. Kıyı insan doldu, yirmi m. ileride sırtı küçücük adacık gibi durgun suda salınan boğulmuş biri vardı. Anneler ‘bizimki mi acaba’ diye uzaktan tanımlamaya çalışıyorlardı hakiye çalan elbiseli genci. Askeriyeden denize kapılanlar da olduğundan net konuşamıyordu kimse. Oydu değildi derken birkaç kişi kayıkla yanına gidip baktılar. Evlere kimse çıkmadığı gibi, içinde büyüdükleri denize korunaksız girmek de acayip geliyordu herkese. Her an bir taşma olabilirdi. Öte yandan birkaç gündür ömürlük acı kotalarını dolduran insancıklar, değişen her yeni şartta sıfırdan moral ve motivasyon depolamak zorundaydılar. Usulca çektiler kürekleri, (buraya yazacağım cümleyi herkes tahmin edebilir) canavarı kızdırmamak için. O günlerde molozlardan dolayı nereye elimizi atsak bulabileceğimiz demir çubuklarla elbiselerinden çekerek getireceklerdi. İlk elde kemerin koptuğunu gördüm, hiçbir detayı kaçırmamak için kırpmadığımdan yanmaya başlayan gözlerimle. Sadece elbiselerden değil, vücudun kendisinden de bahsettiğini neden sonra anladım yandan kulağıma çalınan sözlerin: ‘Basınç ve emdiği tuz yüzünden şişip çürümüş olmalı.’[2] Yakınları cenazeyi teşhis ettiler. Annesi babası metanetliydi, göreceklerine hazırlamışlardı kendilerini, yeter ki bulunsundu. Daha çok komşu kadınlar feryat figan ettiler, selamet günlerinde topu bahçelerine kaçtığında terlikle kovaladıkları çocuklardan birine. ‘Her insan bir uyumsuzluktur ölü olmadıkça.’ Şimdi insanlar, isteseniz ve cesaret etseniz de kucağınıza alamayacağınız gayet uyumlu meyyit bu yavruyu tanıyabilecek misiniz, aranızdan hiçbiriniz gassal olabilecek mi bakalım.

Bu arkadaş ve bir tanesiyle aynı sokaktaydık, evleri arasında abbara misali sadece birkaç m.lik geçit vardı hatta. Diğerinin annesiyle on yıl sonra elma bahçelerinde çalışırken yakından şahit olmuştum. Sahil yoluna girdiğinde araba, ya gözünü kapatıyordu ya da yüzünü dağ tarafına döndürüyordu. Denize girmek falan zaten çok uzaktı. Diğer üçüyle çok tanışmıyordum, yaş itibariyle ve ayrı mahallelerde oturduğumuzdan. Kalan ikisi de iki hafta sonra çıkarılabildi. Sonuncusunu da tâ Dilovası taraflarında, Osmangazi Köprüsünün oralarda bırakmıştı su. Gasilhane kendi gittiği yetmiyormuş gibi, yoksa onu da mı çekmişti beraberinde? Deniz daha fazla üzmemişti milleti, insanın çektikçe genişleyen sınırlarını ne kadar zorlayabilirdi. Şimdi onların mezar taşlarında diğerlerinden farklı olarak hem ölüm hem bulunma tarihleri yazıyor. Aslında hepsi de çok iyi yüzücülerdi, çocukken denizden çıkmazlardı. Ama hayatları boyunca şakalaştıkları ve neşeyle derisini yüzdükleri su, 15-18 yaşındaki bu gençlere hoyrat yüzünü göstermiş,  panik ve zeminin kaymasıyla birlikte toprağa, birbirlerine ve henüz baharında oldukları hayata tutunabilmelerine imkân tanımamış, çok rahat almıştı içine.

Ölüm geldiğinde hakkındaki tüm diskuru, tatavayı, dedikoduyu bir kenara bıraktırmıştı. Her şeye sirayet ettiği hâlde burun buruna gelince yitip giden korku, herkesi boyunu aşan meseleleri mazeretsiz sırtlanmaya zorluyordu. Üç yaşındaki yaralı sabi, oyuncak bebeğine sarılacağı yerde, annesinin cansız boynuna, artık atmayan şah damarına sarılmamalıydı son kez. Hayvansı iştiyakın teskin edilememiş şaşkınlığı, sessizliğin damarlara hırs körükleyen bakir gençliğine alan açmamalıydı.

Şimdi sahildeki bir iskeleye ‘dördüncü’ dememizi anlayamıyor yeğenlerim. Çünkü ilk üçü denizdeydi artık.[3] İkinci iskelenin hizasında belediyenin iş makineleri kamyon traktör gasilhane gibi araçları sırtlarını denize verip hazır kıta beklerdi. Altları kayınca onlar da kader ortaklığı yapıp hep birlikte gittiler derinliklere. En çok lazım olan bu araçlardan mahrum yürütüldü kurtarma çalışmaları. Sonraki günlerde hepsi, kuvvetli araçlarla, vinç olmadığı için büyük çınar ağaçları makara olarak kullanılmak suretiyle çekildi saplandıkları Körfezin onlarca yıldır canına okunan ziftli dibine daha fazla yerleşmeden. Ağaçların kabukları gövdelerinin içine kadar soyuldu hep. Gaziler, iş göremedikleri için kenara koyuldular önce, sonra tamir edilip kullanıldı bir kısmı, ıskartaya çıkana kadar. İş makinelerinden ayrı, gücüyle değil de,  durduğu yerde çokça işe yarayacak gasilhane bulunamadı bir türlü. İleriki günlerde nasıl olduğunu bilemediğim bir şekilde Körfezin iç ağız tarafında, Hersek Boğazı civarında hayli açıklarda bulundu ve çekildi kıyıya. Belki o da buncasına tahammül edemeyeceğine kanaat getirmişti de çekinmiş gitmişti.

 

7.1

İnsanın harcı

O zaman cami görevlisi olan kayınbabam gasilhane yokluğunda çok zorluklar çekmiş. Normal zamanlarda müezzinlik için mikrofonu bırakmayanlar, mevlitten mevlide koşturanlar, iş başa düştüğünde, saatlerle ölçebileceğimiz zaman diliminde pes etmişlerdi. Haklılar belki. Kaybedilmiş masumiyetin ağlamakla onarılamayacak enkazlarından çıkarılıp getirildikleri için, hazırlığı ve zorunluluğu olmayanın bakmaya cesaret ve tahammül edemeyeceği şekilde oluyordu cenazeler. Hava sirkülâsyonu marifetiyle serinlik vesilesi olan apartman boşlukları, susuzluktan kırağılı demirleri yalayan çaresiz insanların üç günde çürüyüp kokmaya başlayan bedenlerini ezdikçe ezmişti.

Sonradan anlattığına göre araba kazasından çuval içinde gelen ceset de gören, kafası olmayan vücutlar da yıkayan babamın, o feci günlerde diri kalabilmesinin, dahası elzem olan duyarsızlaşabilmesinin en büyük vesilesi sanırım buna az da olsa alışık olmasıydı. İlk başlarda her getirileni güzelce paklamaya çalışmışlar yakınlarıyla birlikte. Ama ani kayıpların sarsıcı yıkıcılığını aklını oynatmadan atlatabilmek için gereken vedalaşmalar kısa tutulmak zorunda kalmıştı. Sürekli geliyordu çünkü arkası, sayı arttığında artık yıkayamamakta beis görmemişler, sadece üzerlerini elverdiğince temizleyip defnetmişler. Dezenfekte için bol bol dökülen yanmış kireçle, depremden önceki son büyük felaket olan Üsküdar Vapuru Faciasından (1 Mart 1958) sonra kaderindeki toplu ölümlere ev sahipliği yapmak için düzenlenen mezarlıkta bembeyaz lekeli yeni bir sayfa açılmıştı. Ehemmiyetsiz sayılan insanların şehrin çeperlerinde oluşturmaları gibi, ama sessiz sedasız gettolaşmışlardı kasabanın az ötesinde. Yüzleri kireçleşecek ve etleri katılaşacak kadar bekletilemeden gömülen bedenlerin, sonradan toprak altından neşet eden bu beyazlığı zemine vurmuştu. Paganların cesetleri kırmızıya boyayarak hayat kaynağı renkle tekrar geri döndürebileceklerine dair inançları bizde tam tersi olmuştu. Öte yandan, canlılara daha çok hayat verebilmek için bir an önce kurtulmak zorunda olduğumuz ölülerimizin hepsinin müstakil yerleri olabildiği için bir nebze rahattı içimiz. Gölcük merkezde kepçelerle nice toplu mezarlar açılıp insanlar sıra sıra dizildi içlerine; ne kayıt tutulabildi, ne veda edebildi yakınları. Yapayalnız, hızlıca ve herkes gibi erkence öldükleri yetmiyormuş gibi, ömürlerinde gidip de sefasını süremedikleri buz pistine götürülüp teşhis için bekletildi birçoğu da, yüzlerinde donakalan acıyla tanınmaz hâle gelmedilerse tabii. Ekleyelim: ‘Yılların yorgunluğu’ tamlamasındaki özne insan değil, bizzat yıllardır. Yorgundur yıllar, yorgan olmalarının yanında.

 

7.2

Geldi yine iki gözümüzün fer söndürücüsü

İlk günden kopamıyoruz. Metin oraya çıpa atmış, çakılıp kalıyoruz. Bir şeyler tedarik edebilmek için Gölcük tarafına giden kimseyi hatırlamıyorum. ‘Çarşı yok’ diyenlerin yanında esasen ‘Gölcük yok’ diyenler vardı. Laf değil a, buz gibi hakikatti. (Örneğin oturma grubu aldığımız mağaza yıkılmış, haftalar sonra enkaza iliştirilen nottan sahibine ulaşıp taksitlere devam etmiştik. Şimdiki gibi bulut teknolojisi yoktu ve veresiye defteri kim bilir nerelerdeydi.) Nispeten sağlam kalan Karamürsel tercih edildi. İsmail abiyle katıldık tedarikçi kervanına, yanına arkadaş olmuştum. Neredeyse hiç yıkım olmamıştı, merkez üssü denen şey bu kadar mı fark ederdi. Hayat umursayarak ve yüksek tedirginlikle devam ediyordu. Komşudaki yangının dumanı her yeri sarmıştı. Bir kere koptuğu için tekrar bağlamanın gereksiz olduğu bağlar ayaklarımıza dolanmaktan başka işe yaramıyordu. Dükkânlar açıktı yine de, üretim dursa da ticaret dönüyordu. Millet Gölcük’ten, çok uzaktaki, yabancı bir yerden bahsedermiş gibi söz ediyordu. Felaket oradaydı, burada ancak lafı ediliyordu. Ketumlaşan ağzımızdan haber almaya çalışırken eliyle ve diliyle ölçüyü kaçıran nalburdan çadır için bolca şeffaf naylon aldık. Başka ne işimiz olabilirdi, döndük hemen. İki ağaç arasına ip gerip üstüne örterek basit, iki tarafı açık bir çadır yapmıştık. İlkel insanlardan tek farkımız malzemeydi, algımız aynıydı. Üstümüzde boz bulanık gök, içimizde ahlâk yasasını bazen işlevsizleştiren kara korkular… Evde malak gibiydik ya, çadırda koyun koyuna, bacaklarımız diğerininkilerin arasında tek vücut hâlinde, tarih öncesi kabile üyeleri gibi yattık. Hizaya gelmiştik, Yagal Vadisinde Mamut iskeletlerinin içine sığınan avcıların parmakları mızrak sapındaydı, muhtemel hücumlara karşı. Afet yerden gelmişti gelmesine, gidecek neremiz vardı, yine ona sığınmıştık. Toprağa ekmiştik kendimizi, yeniden sürgün verebilmek için. Mahremiyet mi, aradığınız haslete şu anda ulaşılamıyor, yalnızlığımız her an saldırı altında. Birkaç gün sonra yeniden deneyiniz.

Geldiğimizde öğrendik günün teselli haberini. İsmail abinin askerde çavuşluk yaptığı arkadaşı bir kamyon şoförü, o gece yüksüz İzmit’ten[4] geçiyormuş. Geceden sabaha üstlendiği, hiçbir kamyonun taşıyamayacağı yeni yüklerden biri de buymuş. Köyü bildiği için geçerken atlamayıp uğramış, gecikince gitmek zorunda kalmış. Elden ne gelir, büyük brandasını bırakmış teklifsizce. Sonraki günlerde herkes kendine yer belirledi ve orasına burasına ekler yaparak genişletti çadırını. Nizami çadır kentler Gölcük’te kurulmuştu, biz el yordamıyla çabalıyorduk. Küflü Kızılay çadırları iyice tahkim edilmeden kullanılacak gibi değildi. Nereden edindiğimizi bilmediğim dikdörtgen bez çadırın üstüne naylon örterek muhafazalı hâle getirdik. Eteklerini gömdük su ve rüzgâra karşı, çürüme ihtimali olsa da. Etrafına küçük hendekler kazmıştık. Sahilde denize gitmeyen kısımlardaki zemin olduğu gibi bozulmuştu. (Sanırım fay hattına denk gelen kısımlarda derin yarıklar oluşmuştu.) Herkes ihtiyacınca malzeme alıyordu el arabalarıyla. Geceleri üstünde çekirdek çitleyenler, şimdi sahilin kendisini çitliyorlardı. Bunlar ve döşeme tahtaları çokça iş gördü. Divanları U şeklinde yerleştirmiştik. Arka tarafı sıkı sıkı bağlayıp kilitledik, ön kapı sürekli girilebilir şekilde açık duruyordu. Üst tarafa biraz kereste kullanarak başka bir çadır daha kurduk. Sarı brandayı orada kullanmıştık. İki aile için ortak mutfağımızdı. Önlerine çeşmeli bidonlar koymuştuk. Tulumbadan çekiyorduk suyu. Çadırlardan müteşekkil küçük meydan kendiliğinden oluşmuştu. Az ötemizde saclardan tuvalet kuruldu. Ne kadar süreceğini kestiremediğimiz yarı komün hayatına alışmaya çalışıyorduk. Eşyayı ve becerileri ortak kullanma konusunda herkes herkesten hesapsız istifade ediyordu. Ortak ateş, ortak yemek, ortak temizlik, ortak güvenlik; hurda bedeline terk etmek zorunda kaldığımız eski hayatımızdan çok farklıydı. Başıma musallat olan uyurgezerliği sağlıklı atlatmamı sağlamıştı birliktelik. Milletin oturup sohbet ettiği sırada çok gezmişliğim var aralarında. Neyse ki üzerime yapışmamıştı da, bir de bununla uğraşmak zorunda kalmamıştık. Ölenlerin alışkanlıkları bir süre daha köyde yaşayacağa, aramızda nefes almaya devam edeceğe benziyordu; bizlerse her an yanımızda gezdirdiğimiz, ihtiyatla tekrar edilmekten neredeyse görünmezlik kazanan itiyatlarımızı bekleme odasında kat kat kurşun kapıların arkasına, normalde hiç beceremesek de şimdilik kilitlemek zorunda kalmıştık.

Kocaeli’nin kolay konumu, ayrıca denize sıfırlığımız ve yolun işlekliği sadece fındık satmada değil; müdahalenin çabukluğunda, mücadelenin gücünde ve sorun-çözüm mübadelesinin dengesinde de iş görmüştü. Yardımlar fazla gelmeye başladığında milleti yukarılara, tepelerdeki köylere yönlendirmiştik. Adam kalkmış kamyon dolusu domatesi getirip bırakmak istiyor, ya ağabeycim bilgisayar oyununda mıyız, biz ne yapalım bu kadar malzemeyi? Israr ediyor, çaresi yok, illaki alacakmışız. Alalım almasına da neremize yiyeceğiz. Kasanın tepesinden beş yaşındaki çocuğun kucağına karpuz bırakan adam, ilk üçünün patlamasını önemsemiyor, zaten dağıtamadan çürüyecek. Organizasyon 101 başarısızlıkla malul, 0.0 derecesinde saplanıp kalmış. Çuval çuval ekmek dağıtanlar, tırla oyuncak getirenler; o kadar çok zayiat olmuştu ki koca şehirleri doyururdu.

O tarihlerde bizim ahırlarımız samanlıklarımız depolarımız yüklüklerimiz olduğundan, eve çıkamasak da bazı eşyaları âlet edevatı kolayca tedarik edebiliyorduk. Tulumba büyük avantajdı. Evlerimiz apartman kutularına dönüştüğünden beri, böyle durumlarda kendimizi aniden sokağa atabilecek kadar şanslı olsak bile, cascavlaklaşıyoruz çaresizliğin avuçlarında. Müzik kutusunda jetonu atılmış şarkı gibi muhakkak ve müstakbel sırasını bekleyen ve diğerleriyle birlikte ayrıcalıkları için ürpermeyen herkese haddini bildirecek Büyük İstanbul depreminde insanlar ne yapacak, hiçbir şey, ortada kalakalacaklar; ölenler için kurtuldu denecek. Muhtemel distopik senaryolarla milleti uyarmaya çalışan hazırlıkçıları da kimsenin dinlediği yok. Alelade, biriciklikten mahrum her kişinin bir daha tekrar edememecesine yarım bıraktığı yeltenişler, bir an önce süpürülmesi gereken yorgunlukları körüklemeye devam edip gidecek. Evet, böyle olacak. Sıcak havada avuç içi kadar suda çoğalan mikroorganizmaların, baldırı çıplak veletlerin çıplak ayaklarınca çanlarına ot tıkandığı gibi perperişan olacağız. Bu inanç değil, acilen yaymamız gereken kesin bilgi.

Şarkının, bir sonbahar kadar yalnız ve bir kış kadar savunmasız kaldığımızda güneş açmış mı, yağmur düşmüş mü diye kalkıp pencereden bakmamızı istediği Dünya, adamları ve geri kalan her şey artık eskisi gibi kalamayacak. Bir ilkbahar kadar yolun başında olan herkesin gitmiş olması, sönen aşkımıza arkamızı dönüp sakinliğimizi yitirmemize sebebiyet verecek. Mahremiyetimize tecavüz eden mihnete, inandığımız masallar uğruna göğüs gerip puslu metanetimizi ve buğulu direncimizi koruyamayacağız maalesef.

 

7.3

Her an yeniden doğan

Anayolun üst tarafında cami için ayrılmış arazide ortaklaşa ahşap evlerin yapımına başlandı iki ay sonra. İlk anlarda elinde imkân olsaydı çok kolonlar kaldırıp hayatlar kurtaracak olan Dozerci Fevzi abinin, güçlü kepçenin alt kısmıyla bastırdığı yüzlerce kazığın toprağa kolayca saplanmasıyla temeller atılmış oldu. İkişerli bloklar hâlinde on sekiz evcik. Sonradan katılan komşu için boş köşeye bir tane daha eklenince ‘ondukuzevler’ tamamlandı. Tek toplu konutumuz buraydı, diğer herkes kendi bahçesine kondurdu barakasını ya da konteynerini. Orta yere öylesine yapmadı kimse, çünkü üç dört sene kullanılacaktı. Hâlâ depo olarak faaliyete devam eden bir dolu baraka var bahçelerde. Şimdi köyü dolaşsak otuz-kırk kulübe buluruz o zamandan kalma. Belediye dokunmadı, millet de yıkılana kadar kullanacak galiba, öyle gözüküyor. Dedemler binanın bahçesine yaptıklarından evi, biz blokta İsmail abilerle ortaktık. Herkes gibi boylu boyunca balkon da ekledik. Çatısı ondülinle örtüldü, içeriden kendimiz strafor koyarak kontrplakla kapattık. Ne zormuş tavan çakmak, kollarımız kopmuştu ustaya yardım ederken. İç duvarları, küçük bir kısmı o günlerden hatıra sadedinde yirmi iki yıldır annemin küçük vitrinli televizyon dolabının içini süsleyen mavi desenli kâğıtla kapladık. Blok ortasında yoğun olmak üzere dış duvarlar da yalıtımlıydı. Çadırdan tabii ki hâlliceydi, ama yine de evden eve ses geçmemesi imkânsızdı.

Dış cephe malzemesi için ayrı parantez açıyorum. Parça pinçik edilmiş meyve suyu kutularını, kuvvetli yapıştırıcı ve sıkı baskı sayesinde MDF ebadında ölçüleyip piyasaya sürmüşler. Sanayi şehrinde olmanın küçük katkısı diyelim. Büyük ebatta belki eğip kırılabilirdi ama küçükken mukavemeti çok yüksekti. Köşeler kenarlar keserle zor açılıyordu. Su havuzunda günlerce kalsa şişmiyordu. Yüzeyden tutuşmadığı gibi kertik köşelerinden bile sönmeye meyyal şekilde çok zor alev alıyordu. 60 m2’lik iki oda bir salon; odalar küçücük, belki salon biraz rahattı. Mutfakta dolap yoktu, hem darlıktan hem duvarlar kaldırmaz diye sadece raflar çakıldı tabak bardak için. Evet, bir adı var; terek… Tezgâhın altı da örtü marifetiyle kapatılarak kullanıldı. Tuvaleti banyosu küçük ama ayrıydı. Tüm iç kapıları kancalı, sadece dış kapı PVC idi. Sobayla ısındığımız için çok dikkatliydik. Çadırda ısıtıcıya gerek kalmadan geçebilmiştik neyse ki. Bunu yapamayıp ısınırken yangınlar eksik olmuyordu kalabalık toplu çadırlarda. Ekim gibi taşınabilmiştik üç senemizin geçeceği bu evlere.[5] Malzemenin miadı dolduğunda Ondukuzevler itinayla söküldü.

 

7.4

Bitti mi, tabii ki hayır

Bunları 23 yıl sonra yazıyla anlatarak rahatlamaya çalışıyorum belki de. Psikolog seanslarından uzak hayatımızda, diğer kırgınlıklarımız gibi bunu da sormadılar bizden. Anamız babamız yanımızda, evimiz başımıza yıkılmamışken sıra gelmezdi gerçi. Savaştan beden ve zihin olarak etkilenmiş olmak için illa mermi yarası almanın gerekli olmadığı gibi, depremin yıpratıcı müdahalesiyle travma yaşamak için de enkaz altında birazdan ölecek yaralı bir yakınınızla saatler ve öldükten sonra da günler geçirmeye gerek yok. Kimseninkini küçültme hadsizliği yapacak değilim, ama bizimkisi de az değilmiş be kardeşim. Ayağıma oturmayıp bileğimi burkan bütün topların boşluğundan biriken neyse onlar; hem eklemlerimde çatlaklar oluşturuyor, hem dönemeçlerimde fütursuzca savuruyor. Bilemiyorum, belki de şudur: İnsan bilmediği konularda konuşamaz, teknik olarak mümkün değildir. Hiç kimse bu sebeple kınanamaz. Peki ne? İnsan yanlış bildiği ya da bildiğini sandığı konuda konuşur, pardon, atıp tutar. Yazı terapisini ücret vermeden, danışmadan yapıyorum işte. Kendi kendimize iyileştiğimizdendi belirsiz, tehlikeli ve hırçın oluşumuz; hata edilmişti, yalnız bırakılmamalıydık.

Nasıl ki yaşa göre değil de, depreme endeksli ikiye ayrıldı hayatımız; bu yazı da bundan sonraki bakışımı, düşüncemi, hislerimi bir nebze değiştirecektir illaki. Bu kadar cerahat, ifrazat çıktıktan sonra küçük rahatlamalar gelmezse, bilim camiasına da, alaylı usullere de tümden yuh olsun. Kendi default yarasına gereksiz yere ikinci kez bakan çocuğun bıkkınlığı bir yandan devam edeceğe benziyor. Bari, güçlü kollarıyla arkadaşına vuracakken, onun çekilmesiyle kapıyı parçalayan delikanlının ‘item dedim kırıldı’ mazereti gibi yerin kendini müdafaasını umabiliriz ifşaat olarak. Dünya telaşından başka çırpınışı olmayan biz küçük insanlarla uğraşmayı da bırakır artık. Lan bırak!

Hayatımızı DÖ ve DS diye kabak gibi ortadan ikiye bölen ‘olanlar ve fakat bitmeyenler’, yıllardır süren etkisiyle hep gündemde oldu. Özellikle depreme yakalanılan mekândayken ‘o gece’ her zaman hatırlanır. Sahildeki -zemininde taşlarla ve ocağında fayanslarla 2000 yazan- çay bahçesinde otururken, ‘bir daha olursa buradan nasıl kaçabilirim, nereden kaç kişiyi kurtarabilirim’ düşünceleri her zaman zihni meşgul eder. Tabii, darbeler asla aynıyla gelmez ve biz hep hazırlıksız yakalanacağız. Travmanın geçeceği yok, ameliyatta masada kalmamak için çıkarılması riskli kurşun gibi birlikte ömür boyu yaşayacağız. Anlayacağınız hiçbir teşrih masasında yokuz. Attığımız her adımda, aldığımız her nefeste, verdiğimiz her kararda etkisi oldu, oluyor, olacak. Hayatımızın bir yanı, naylon çadırımızdan gözüktüğü gibi hep puslu artık. Ölüleri kireç beyazıyla, yaralıları inşaat tozunun ıslak grisiyle hatırlayacağız.

En sevilen yemeğin bile pişerken yaydığı rahatsız edici ham kokusunun sindiği ergenliğimiz tarumar olmuştu bizim. Bir üst nesil tam hayatı anlamaya başladığı, tatlı tatlı taksitler ödediği yaşlarda çarpılmıştı. ‘Bunları görecek kadar uzun yaşamamalıydım’ demek zorunda kalan ihtiyarlar köşelerinde, hayatlarının son demlerinde, önceki yaşadıklarının toplamından fazla onca ağırlığı yeni tecrübe etmenin bebeksi şaşkınlığıyla kalakaldılar. Hâlâ atan bir kalpleri olup olmadığını, sağlıklı çalıştığından emin olamadıkları zihinleriyle sürekli yoklayarak her şeyin olduğu gibi kalması için her şeyi değiştirmek zorunda kalmıştı insanlar.

Yaşamanın aynı zamanda ölmemek demek olduğunun farkına zor tecrübelerle varmıştık. Dış dünyayla ilişkimiz sadece hayatî fonksiyonlarımızın devam ettirilebilmesi adınaydı. Acıyı da, hayatı da, kendimizi de tanımaya başlamıştık. Ailelerin yetişsin diye çocukları zorlamalarıyla, ustaların enseye şaplaklarıyla, hocaların umarsızlıklarıyla, fındıkçılıkla falan bir cacık öğrenmediğimizi sertçe anlamıştık. Ergenlik döneminde fazlasıyla ilgimizi çeken ve olur olmaz orasını burasını çekiştirdiğimiz vücudumuzun yanında, içimiz körelmişti ve hiçbir yere sünmeye niyeti yoktu, kapandıkça kapanıyordu içine içine. İnsanın birisine muhtaç olmasından çok, yalnız olsa da tek başına kalmamaya her zamankinden çok ihtiyacı olduğu manidar zamanlardı. Ama yemezler, kural her zaman tıkır tıkır işler, heykelleşen hayatlarımız şu kaide üzerine derme çatma bina edilir: Zor zamanlar dirayetli insanlar doğurur. Dirayetli insanlar konforlu zamanlar oluşturur. Konforlu zamanlar rahat insanlar yetiştirir. Rahat insanlar zor zamanlara sebep olur.

Dejavu olgusunun tersi de vardır; Jamaisvu. Her zaman gördüğünüz şeylere, sanki ilk kez görüyormuşsunuz gibi tepki verirsiniz. Deprem dejavusunu neredeyse her an yaşıyorum. Jamaisvu ise hayretimizi ve hevesimizi diri tutmamızı sağlıyor, hazır olmadığımız ama razı olduğunuz hâller karşısında.

Şimdilik bu kadar, gibi…



[1] Kurtulanlardan birini (Oktay) köye gittiğimde bazen görüyorum. O anları yaşadığı yerlerde hâlâ nasıl dolaşabildiğini, Volkan abi gibi uzaklaşmadığını, benim bile en küçük sallanmalarda ya da herhangi bir gece evde oturup boş boş tavana bakarken birden içim ürperirken, onun hiçbir psikologun yardım edemeyeceği öz ifadesiyle bunun üstesinden gelebildiğini düşünmeye başladım.

[2] Askerde sahil güvenlik arama kurtarmacı bir arkadaşımın anlattığına göre bu tür vakalarda cesedi kolundan tuttuklarında kemiğe kadar derisi soyuluyormuş. Turgut Uyar da şunları yazmış: ‘Irmak boylarında gider gelirdim gider gelirdim/ Elimde ceset çekmeye yarayan bir uzun kanca’.

[3] Dördüncü iskele, şimdi üzerine monte edilen konstrüksiyon iskeleyle yarım metre yükselmek ve iki metre ilerlemek zorunda kaldı. Çünkü depremden canı yanan insanlar, idareciler ve ‘herkes bir kıyısından tuttu çekti büyüttü kenti’, denizi tekrar doldurdular ve önceden ihmal edip şimdilerde Dünyaya çaktıkları kazıklara güvenerek doğanın doğal hareketlerinin faciaya dönüşmesi için ellerinden geleni yapmış bekliyorlar.

[4] Yüksüz olan kamyondu evet, ama cümlede denk geldiği gibi İzmit’in kendisi de, urganları gevşetildiğinde atların odunları sere serpe bırakışı gibi yükünü boşaltmıştı sanırım.

[5] Bu cümleyi niçin böyle sallamışım ki. Hâlbuki 12 Kasım Düzce depremini, ustaların elektrik saatini takışını izlerken, daha yerleşmemiş karolarda ayaklarımla tahterevalli yaptığımdan o an hissedememiştim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1