Ulaşlı by The Sea- Sarsıcı bir yaz(ı)

Ulaşlı by The Sea

Sarsıcı bir yaz(ı)

zahidergun@hotmail.com

 

·         Şehirlerle birlikte

ergenliğimizi de darmaduman

eden, kabul et, senden çok alacaklıyım.

·         Atları uçuruma sürdükten sonra herkesten önce gelen,

yolumu emin ve gür refakatiyle aydınlatan, domur domur

terlemekten beni kurtarıp dumura uğramaktan sakındıran, serin

damurlara güvenle saran; kabullendim, sana da çok şey borçluyum.

·         İnsan düşünür, ürker ve devam eder. Kabul edelim; cahildir, bilmez, bilemez.

 




(Hasan Tosun- Deprem Sabahı)

(Karekodu okutup, yazı boyunca döndüre döndüre dinleyebilirsiniz.)

 

1.0

Hiç başlamamalıydım

Elimizde değil ya, Ağustos o yaz da çok sıcaktı; etrafını ve efradını göstermeye pek istekliydi gökyüzü. Dünyanın en güzel yıldızlı atlası o gece üzerimizdeydi. Çok da aydınlık olmayan sokağımızda, metruk kâgir evin bahçesindeyiz. Her sabi gibi sıkı fideistler olarak sorgusuz inandığımız, -ama işte yine çocukluk- içinde cesurca dolaştığımız hayaletli, ıssız, zifiri bu bahçede boyumuzca otların arasında ancak görebildiğimiz, son danslarıyla avuç içlerimize alıp alıp en sevdikleri Eylül’e uğurladığımız ateşböcekleri o gece sanki gökyüzünde, galaksiler arası bir şenlik sunuyorlardı biz küçüklere. Ahlâk yasasını içerimize yerleştiremediğimiz hâlde üzerimizdeki yıldızlı göğün seyrine doyamıyorduk. Van Gogh gelseydi de ‘Yıldızlı Geceler’ neymiş görseydi. Bir hafta öncesinde tutulan güneşten sonra, meğer tutulacak daha neler varmış neler.

Ne kliması, aspiratörün bile olmadığı evlerde en büyük lüksümüz piknik tüpündeki gömlekti. Görece varlıklı ve ehliyetli bile olsak, dar bir çevrede yaşadığımızdan diğerlerinden farklı süremezdik hayatı. Elinden her iş gelen hezarfen dedemin bağa küçük de olsa bir kulübe yapmamasının sebebi de bu. Senin kalmaz çünkü. Herkese yetişemeyeceğin için kendine de edinmezsin. Ama tabiat herkesindir, ya sahilde ya kapı önünde havanın aspiratör etkisiyle iyice serinlemesini bekleyip öyle çekilmişti insanlar evlerine.

Abimler oturma odasındaki çekyatlarda ben holdeki divanda yatardım, annemin demesiyle, malak gibi yayıla yayıla. Şort atlet, ince bir pike, kapı pencere her yer açık. Fındık tezgâhının başında on iki saat yiye yiye doymamakla birlikte balçıkla da sıvayamadığımız güneşi ufuk çizgisinde renkten renge sokarak bilinmez diyarlara, -saçmalık bu ya- balçıklı memleketlere uğurladıktan sonra birkaç saat de sahilde turlamanın verdiği yorgunlukla yatağı nasıl bulduğumuza şaşırıyorduk. Ateş böceklerini, güneşleri, çocukluklarımızı bir yerlere gönderdiğimiz gibi, birikmiş onca hatırayı hafızamızda alacağı bir dolu şekle gebe vaziyette depoladık. Babam senelik iznini denk getirir, hariçte çalışması yasak olduğundan sadece nezaret ettiği tezgâhları genelde biz idare ederdik. Yol kenarının parsellediğimiz kısmına yerleşir, işler çoktan hâle yola girdiğinde fabrikaya dönmüş olurdu o da. Okullar açılana, fındığın cılkı ve nemli çuvallardan fare leşleri çıkana kadar böylece devam ederdi. Bütün gün oturur gözükür satıcı, ama o da yorar adamı. Pazar tatil dönüşü olduğundan kalabalık olur yol, Pazartesi öğleye sarkar açılış. O gün pek iş olmasa da Pazarın yorgunluğuyla yatarak geçen tatil istemediğimden, rahatça fink atabileceğim bu hakkımı Salı günü kullanırdım. Dokuz gibi toparlanıp küçük bir atıştırmadan sonra aynı tas aynı hamam diyebileceğim bir akşamdı: Sahilde oturduk, rıhtımda fakir kuruyemişi çekirdek çitledik, parkta oynadık, ertesi gün için planlar yaptık. İnternet ve kafeleri yeni yeni yayılıyordu, ölüm kalım ve adamları kadar hızlıydılar. Esas adres atari salonları son demlerindeydi. Bilardo salonlarına alınmadığımızdan bu ikisi arasında mekik dokuyorduk. Kuş kadar haftalığın yarısını yerdik. Söz bitti, sallana sallana vardık bizim sokağa. Gruptan ayrıldım, söylene söylene çıktım merdivenleri. Acıyacak olmasına aldırmadan kafayı vurduğum gibi uyudum.

Pazartesiyi, adına yaraşır biçimde sallantıya gelen Salıya devirdiğimiz gece yarısında 1 gibi daldıysam, uykunun dip derinlerinde üçüncü katmanda olmalıyım alttan vurduğunda. Evet, önce alttan almış,  şiddetle öyle bir vurmuş ki, daha ne oluyor demeye kalmadan başlamış sallamaya; sen de yayık, o desin beşik, ben diyeyim ortaya karışık. Ergenlikten yeni çıkmış bariton sesiyle dehşeti iliklerimize kadar hissettiren nidalar eşliğinde evin öteki ucundan o yana bu yana savrularak koşup gelen büyük abim tarafından sertçe silkelenirken uyandım. Sersemlikten anlayamadığım bir şeyler söylüyordu avaz avaz. Bir akıllı benim ya, dediklerini uygulamak yerine hâlâ ne oluyor, niye kaçıyoruz diye saçmalıyorum yarım açık ağzımla, yine yarım açık gözlerle etrafı seçmeye çalışırken. Kızıp bağırarak, emir ve talimatları tekrarlayarak gidiyor arka odaya. Babamlar yok ortalıkta. Bizi bırakıp gitmiş olamazlar ya. Gerçi iddialara göre emzikli kadın bebeğini unutacak diye anlatılanlara 5’e 1 uyuyor sahne.

Evdeydiler, ama aklıma hiçbir şey gelmiyor o an. Baştan gitmiş akla ne gelebilir ki zaten! Sallanıyoruz, ama yok böyle bir şey. Ortalık kapkaranlık; her gece kâbusum olan Toto’nun havlamaları duyulmuyor, aklımın köşesinden atlılar, gözümün önünden ateşböcekleri geçiyor, yakalamaya yelteniyorum, beyhude çaba bittabi kalkamıyorum. Yerküre, yapması gerekeni yapıyor, kendi rahatlayacak ya başkasınınki bozulmuş umurunda mı, evleri kolonlarından insanları omuzlarından tutmuş, hızla ve hırsla sarsıyor. Bin zorlukla doğrulup oturuyorum.[1] Uğultuları çözmeye çalışıyorum; kalk ve bir şeyler yap. Etiyle kemiğiyle ayağımıza gelen kedere kuryelik eden sarsıntı teskin olmuyor, izin vermiyor; çelimsiz bedenlerimizle sert kayaya çatmışız. Hiç bu kadar sıkıca sarılmadığım yatağım da anlam veremiyor bu olağandışı ilgiye. Zorlukla parmağımı anahtara yetiştirdim, lamba yansaydı bir adım sonrasına karar verebilecektim. Yanmadı, öylece kalakaldım yalnızlığın ve karanlığın avuçlarında. Az evvel çökmüştü sistem. Belki de, yok yok muhakkak iyi olmuştu korkunç manzarayı göremeyişim. Duvarda serserice melodilere sebep tıkırtılarla gezinen elim, başına buyruk aklına uyup hemen bir ihtimal kapı otomatiğine gitti. Anladınız değil mi, kafa böyle böyle gidiyor. Başıma daha kötü bir şey gelmeyeceğinden emin olduğumdan, dengede duramayışımı eğlenceye mi dönüştürüyordum yine. Bir an durdum, çünkü basışım dedem tarafından izlenebilir. Dedem, sallantılar ve ben, zelzele, kıyamet, otomatik ve kızmak… Tüm bu saçmalıkları taçlandırmak üzere merdiven boşluğuna çıkınca da; annemin titizlenerek dizdiği uzun kol sıralardan disiplinsiz askerler gibi kıyıl kıyıl kaçan titreşimli terliklerden doğrusunu giyebilmek için tokalarını yokladım, aman yanlış giymeyeyim. Ne olacaksa sanki. Boşa uğraşmışım, taraklarımı sıkmasıyla yelpaze nizamında hizaya geçen kaz ayaklarım ve topuklarından anlamalıydım. Zaten yarısında uyandığım vurgun, aşağı inemeden, o sıralar bitmiş olmalıydı. Küçük abim benden önce fırlayıp inmiş, büyük abim arka odaya, babamların yanına gitmiş, geçerken beni sarstıktan ve fakat -nerelerdeysem artık- kendime getiremeyip bıraktıktan sonra.

Kendi rekorumu kırıp hoplaya zıplaya 35 basamağı 35’lik devirmiş gibi yalpalayarak tükettiğimde, yoklama alan dedemle karşılaştım devrik içtima alanında. Hayır, kızmıyordu, aman iyi bari. Güçlü elleriyle ince çıplak kollarımdan -bana göre hiç olmadığı kadar sıkıca- tutup çekti kapıdan uzağa. Önüne geleni yukarı doğru açık yerlere, direksiz ve ağaçsız arsalara yönlendiriyordu, diğer herkesin birbirine yaptığı gibi. Eksikleri anons etmekle göreve başlayan askeri düzen anında kurulmuş, ordu yönetime el koymuş, çaresi yok hemen OHAL ilan edilmiş, katı hiyerarşiyi tepetaklak eden ivediliklerle müsaade verilen operasyon derhal uygulamaya konmuştu. Kimsenin otoriteye başkaldıracak hâli yoktu zaten, kaldıracak başı olduğuna şükredenler, keşke bilen birileri olsa da ne yapacağımızı söylese, demokrasi de neymiş kafasına çok çabuk tornistan etmişlerdi.

Odadayız. Duvar baskı yapınca kasa sıkışmış, kapı mümkün değil açılmıyor. Alt kısmı 8 milimlik MDF, üst tarafı büyüklü küçüklü iki parça buzlu cam. MDF’yi parçalamak zor olacağından, ya da o anki can havliyle (kesinlikle bu), annemize babamıza omuz verebilmek için aradaki çıtaya omuz atmış abim, tüm zorlamalara direnerek koldan açılmayınca. İlk defa böyle büyük bir felaketle, hiç ortalarda adı sanı yokken karşı karşıya kalmasına rağmen mümkün olan en hızlı şekilde müdahale ve mücadelesi beni şaşırtır hâlâ her düşündüğümde. Normalde duygusal ve sakin yapılı olduğu hâlde kriz anlarında duygularını baskılayabilip yapması gerekeni yapar. Denize ben yeğenlerimi götüreceksem kendime güvenmem de, benim çocuklarımı o götürecekse hiç tereddüt etmem. Evet, böyledir; tetiktedir sürekli. Cerrahi müdahaleye ihtiyaç duyulacak kadar, omzuyla kürek kemiğinin kavuştuğu yerden küçük bir et parçası kopmuş.[2] Midesi karman çorman olmayan, ayağı takılmayan, eli sıkışmayan, kafası yarılmayan, bir yeri kesilmeyenlerin kalmadığı kalabalıkta en ağır yaralımız oydu. Neyse ki böyleydi. Yıkılan merdiven olmadığı gibi, balkondan camdan atlayan da olmamıştı. Babam niye kırmadı kapıyı acaba? Dedemler öğrenip çıkıp bakmaya niyetlenip harekete geçecek kadar sürmemiş miydi cedelleşme? Öyle ya, aklın bile aklı başından gitmişti, şurada hazır paragraf bitmişken bu da soru muydu şimdi?

Belediyenin altındaki kahvehanenin bahçesinde oturmuşlar gece boyu, izinde ya. Misafirlerini uğurlayıp yollanmış eve. Yaklaşık bir saat sonra kendinin olanı alan denize gömülen kıyı boyu, bahçe ve o tarafa, tam tentelerin üstüne denk gelecek şekilde suyun içine yıkılan binanın altında kalmaktan bu şekilde kurtulmuşlar; şans eseri yani. Elini yüzünü yıkayıp yatmış, daha uykuya teslim olmadan patlamış harala gürele. Annem kalkmış geldiğinde, o da uyanıkmış; hayatlarındaki en uzun, bitmek bilmeyen kırk beş saniye başladığında. Hemen kapıya yönelmişler, 300 noktadan baskıyla ilk anda sıkıştığından geçit vermemiş. Açık camdan içeri dolan çatırtı ve bağırışlar yetmiyormuş gibi gökyüzündeki, yıldızların sergilemekten haz aldıkları güzelliği inadına kaplarcasına Tüpraş’tan yansıyan kızıllık daha korkunç hâle getirmiş durumu. Baskına uykuda yakalanıp, dehşetle sarsılıp ayakta duramazken bir yandan da milleti sarsan abimin sallamalarıyla uyanıp verilen komutlara sersem kafayla uymaya çalışan ben kadar şanslı değildiler. Şuur, yerindeyken katlanılamayan hayatta kendisine en az muhtaç olduğumuz şeydi o an. Elektrikler gittiği için devreye giren ışıldağın içeriyi aydınlatmasıyla gördükleri karşısında aklını yitirenler vardı, sorgulamadan öğrendikleriyle karanlıkta geçen ömürlerinin sonlarında bir uyarıcının anlattıklarıyla bâb-ı tenevvürden geçenler gibi. Bir yandan abimle irtibat kurmaya çalışırken bir yandan pencereye yaklaşıp uzaktan uzaktan dışarıyı yoklamışlar. Üzerlerinde en az üçer beşer kilo mahsul taşıyan diri fasulye sırıkları da, akşamüstü sulanıp sıcaktan betonlaşan topraklarına sıkıca yapışmış vaziyette üç kat aşağıdan onlara bakıyormuş.

 

2.0

Demiştim

Yaşanacak milyonla korkunç acıya uzunca, upuzun bir girizgâhtan sonra asıl film şimdi, palas pandıras başlıyordu. İşler çok karmaşık ve içinden çıkılmaz bir hâl alıp yeterince yolundan çıkmadan Deus ex Machina’nın[3] aniden ortaya çıkıp her şeyin bir rüya olduğunu anlatmasını beklemek büyük saflıktı.

Bütün horanta, en küçük eşyalarını dahi alamayacak şekilde, kızgın ev sahibince yaka paça kapı dışarı edilmişti. Birkaç kişi tulumbadan su çekiyordu. Bizim midemiz allak bullak olduğu gibi toprağın altı da karışmış, çamur ihraç ediyordu. Yine de açılmak, kendine gelmek için bidonlarda birkaç dakika dinlendirilen suyla yüzünü kafasını yıkadı insanlar. Sadece birkaç kişinin cep telefonu vardı. Biri o telaşta çıkmadan yanına alabilmiş. Herkes bakıyor, bir yerleri aramasını teklif ediyor. Neresi olursa, jandarma polis itfaiye ambulans... Ne var ki şebeke yok ve sonradan anlaşıldı ki herkes kendi derdinde. Başbakan ve cumhurbaşkanı bile olay mahalline erişememiş de medyadan yinelemişler çağrılarını. İnsanlar kifayetsiz ve insanlar kıyafetsiz… ‘Biz olmasak şunlara bunlara kim sövecek.’

Aceleci adımlarla, kaçarcasına -değil kaçarak- 50 m. yukarıdaki anayolun kıyısına çıktık düzensiz birlikler hâlinde. Sabah elimde fındıklar, akşam cebimde mangırlarla her gün birkaç kere teptiğim bu kısacık yolu ayaklarımız unutmuş gibi, kollarımızdan çekile çekile tükettik açıklığa kadar. Taze annesinin ne idüğünü bilemediği dertlerle yuvalarından uğrayan endişeli gözleriyle gözetip uyutmaya çalıştığı huzursuz bebeğin beşiği gibi durmadan sallanıyorduk. Ne yediyse geçmiyordu geğirtisi. Ağaçları, tam duracakken yeniden sallanan kabloları kollayarak artçının şiddetini hesaplıyorduk. Kafamız mı kıyaktı bilemiyorum, katillere özgü soğukkanlılıkla gün boyu böğüren arza, olanca gücümüzle elimizi bastırıp önce kim hissedecek yarışması yaptık hemen biraz sonra oyun icat edip. Dizi arasında reklâm bilmece oynuyorduk sanki. On dakika sürmemişti tahsilât, hemen çözmüştük işi.

Bir anda sıfıra inmiştik. Yeni yatağımıza sımsıkı sarılıyorduk şimdi de. Elimizde, içinden baş vermiş çiğli otların hafiften yumuşattığı, durması için üzerine abandığımız topraktan başka hiçbir şey yoktu. Ne ışık, ne bir âlet edevat… O hengamede herkes en yakınından başlayıp uzak tanıdıklarına kadar yokluyordu sorup soruşturarak. Üst kattaki İsmail abi yoktu ortalıkta. Herkes telaşlanmış ama kimse de binaya girmeye cesaret edememişti. Kalkıp yürüyemeyince oturup bitmesini beklemiş, sonra da aheste aheste üst başını giyinip öyle çıkmış dışarı. Millet don paça, bizimki kuşanmış; nasıl kızdılar anlatamam. Hâlbuki eşi çocuğunu alıp önden fırladıktan sonra o nispeten rahat şekilde giyinirken hemen altındaki odada onca yıllık yoldaşı babam kıyameti yaşıyordu.

Asırlık birikimleri yerle yeksan eden 45’liğin o ilk saniyesini tahmin edin; yıkımı kabullenmek istemezsiniz, muhtaç olduğunuz atik zaman damarlarınızda sıfır tansiyonla en ağır kademede akar inadına. İlk darbeden sonra insanın iliklerine kadar işleyen sitemkâr ve ıssız sessiz bekleyiş başlar. Uyanınca neler olup bittiğini anlayabilmek için ihtiyaç duyulan kısa uykularaysa daha çok vardır.

Yokluğuyla tedirgin olduğumuz bir yakınımız, üç dönümlük zeytinliğin kısrak başı gibi uzanan kısmına yapılan sitede oturuyordu. Dedemin kuvvetle asılmasına rağmen apartman kapısından çıktığımda dikkatimi çabucak çeken, uzun uzun haykırışlarla yalvararak, dublörlere özenerek kıyamet sahnesine foley sanatçısı gibi efekt katıp türettiği ürpertici telkinlerle millete süfle verip kendince müsebbip bellediği mercilere temennilerini ileten komşumuzun oğluydu. Dinince dinleneceği günlerde rahat edebilmek için dünyayla münasebetini inceltip dinince dillenmişti herkes. Uzak veya yakın ama sımsıcak hatıralar, film şeridi gibi, hiçbir stüdyo ve görüntü yönetmeninin beceremeyeceği netlikte gözlerinin önünden geçiyordu. Öte yandan bu -vücutlara saplanan sahici gerçek öz hakiki telaş- ölmediğimizi gösteren bir ayraç olarak yanımıza kârdı.

Yoklamada unutulmuşlardı ilk anlarda. Neden sonra o taraftan neşet edip çıktığı meşakkatli yolda zifiri karanlığı devinimiyle aydınlatarak binaların ve zeytinlerin arasından, yoğunluğunu yapraklarda seyreltip dağılmış bulutu andıran toz dumanın ağır ağır bize doğru geldiği fark edildi. İnsanların ciğerlerini tıkadıktan sonra yolda da tükenmeyen toz tanecikleri mesafenin enerji emiciliğine pes etmişler, uzakta durdukları yerde konum bildiriyorlardı. Bir kişinin hedef tayin etmesiyle yöneldik o tarafa. Nasıl ki merdivenlerden inerken yıkık mı değil mi dikkat etmeden koşuşturduysak üçer beşer atlayarak basamakları, burada da önümüzde yarık var mı, ağaç direk devrilmiş mi, hesap etmeden atıldık topluca. Yeşilçam filmlerinde olay patlak verdiğinde, acemi figüranların hayatın olağan akışına ters düşecek şekilde hep birlikte bir anda oradan oraya savrulmaları gibiydi sürüce hareketlerimiz. Yaklaştıkça toz koyulaştı. İçinden bir müjde gibi sakince belirmelerini umarak, tişört atlet etekleriyle yüzümüzü kapatarak zorlukla ilerlerken, üçün üçünü de ayakta görenler arkadakileri haberlediler meraklı ve buruk bir sevinçle. Tozdan tıkanmış kupkuru boğazlardan zorla yol bulan sesler hiç de ümitvar değildi, bu kadar tozun kaynağı kolaylıklar vaat etmiyordu çünkü; neredeydi merkez, hangi hüccetli binanın bağları çözülmüştü de diz çökmüştü? Bir kafaya kırk tilkinin sığdığı nadir anlardan birini yaşıyordu insancıklar. Sonradan anlattıklarına göre o an kem sözlülük etmemek için dillendirmeseler de herkes tahmin etmiş, bu yoğunluğa sebep olabilecek 24 dairelik Akbaş Apartmanını.

 

3.0

Toplu mezar

Başına vardığımızda[4] karıncalar gibi organize olup canhıraş çalışanları gördük. Akrabamız da aralarındaydı. Civarda başka yıkılan bina olmadığından kalabalıktı ekip, dâhil olup bir işin ucundan tuttuk hemen. Bilmeyen bilmez a, birkaç kişide telefon olduğu gibi araba da yine birkaç kişide vardı. Olanca gücüyle enkazı aydınlatırken gördüğüm emektar Reno’muzu hangi ara getirmişlerdi? Şevke gelmiş, durumun ehemmiyetini bizden çok kavramıştı, keşke elinden başka şeyler de gelseydi. Küçük abim ilk elde aşağı inip kendine geldikten hemen sonra cesurca çıkıp evden almış anahtarı. Yıllar sonra önemi çok kavranamayabilir o mühim dakikaların, saniyelerin. İlk anlarda eve girmek değil, yanından geçeni üç dört kişi kızıp çekeliyordu.

Kot farkından dolayı kuzey istikametine, deniz tarafına, anayolun tersine doğru yıkılmıştı bina. Kat kat yığılmış hasır betonların en tepesine çıkan, karşıda Tüpraş’ı görünce şaşırıp kalanların donukluğunu onu uyarmaya gelen diğerleri devralıyordu. Deprem yetmemişti, onlarca yıldır milyonlarca kursağın dolmasını sağlayan fabrikalar, şimdi ateş kusuyordu sönmemecesine. Suların yandığını şiirlerden öğrenmiştik, ama böylesi değil. Farların aydınlattığı yıkıntılar arasında abi kardeş iki uzak akrabamızı çıkardılar. Volkan abi, ismiyle müsemma kimyasal depolarının kızılca kıyamet fonunda kolayca çıktı sayılır. Milletin el vermesiyle, uzun sarı saçları ağzı yüzü kolu bacağı bütün mevcudiyeti toz toprak içinde gri bir adamdı gelen yine de. Yaklaşık on beş dakika önce mümkün dürtmelerin en kötüsüne maruz kalmış, sabah kim bilir neler yapmayı planlayarak uzandığı yatağından yüzyıllık uykusundan uyandırılmış dev gibi kaldırılmış, olanı ve fakat bitmeyeni, sürgit devam edeni anlamaya çalışıyordu. Dipsiz kuyulardan taze bir umut gibi gelirken, kuvvetli ışık karşısında bir yandan elleriyle gözlerine perde yapmaya çalışıyor, bir yandan -kolundan tutanlar annesi babası değildi ya- arkasına bakıp diğerlerini soruyordu. Yara bere kırık çıkık yoktu vücudunda, al sana hayat üçgeni. Biraz oturduktan sonra dönüp katıldı çalışmalara. Onu öldürmeyen darbeler oldurmuştu. Aileden tek kurtulan olarak, mesuliyetten başka hiçbir şeyin sağlayamayacağı değişik bir güç depolanmıştı bir anda kaslarında ve zihninde. Köyde nispeten modern, yeniliklere açık bir aileydiler, ranzada yatarlardı kardeşiyle. Çıktığı boşluğa doğru engelleri kıra kaldıra ilerlediler. Biraz uğraştıktan sonra ulaştılar Hakan’a da. Odaları ön cephede olduğundan görece rahattı, ama üst katta tavanla yatak arasında sıkışmasına mani olamamıştı yine de bu boşluk. Abisine tampon olmuştu etiyle kemiğiyle. Üç dört kişi karga tulumba kucaklayarak getirdiler, onca ıstırabına illaki tonlarca ıstırap katan tutamamalarla. Arabanın yan tarafında, açık bir yerde yokladılar vücudunu. Daha çıkarken görebildiğim kadarıyla kendinde değildi, sığınağı tarafından ezilmiş vücudunca taşınamadığından yana devrilmiş başıyla yüzündeki, dudaklarındaki acı şu an bile gözlerimin önünde. Sol bacağı katlı kalmaktan boydan boya mosmor olmuştu. Yer sofrasında iki dakika üzerine oturduğumda karıncalanan bacaklarım, tüm uyuşmalardan utandı bu manzara karşısında. Başka bir arabayla hemen[5] hastaneye götürdüler. Eziklerle kırıklarla uğraşılırken o şartlarda steril olmayan hastane ortamında enfeksiyon kapmış iyice çelimsizleşen bedeni. Bir yeri tedavi edilirken metastazla başka yerlerinde yaralar oluşmuş ve o şekilde -yaşadığı yıllar adedince- 16 gün boyunca, bir gecede hem anne hem baba olan abisinin, teyzesinin kucağında, sağaltıcı bakışlar eşliğinde tutunduğu hayata veda etmişti daha fazla direnemeyerek. Onu yaralar kımıldattı belki, ama o sertelemedi yaralardan. Ölüm, her zaman olduğu gibi yine hızlı ve erken gelmişti. Anne babaları da enkazdan çıkarıldıklarında çoktan son nefeslerini vermişlerdi. Üçü, mezarlığın deprem şehitleri kısmında diğer 69 kişiyle, ölümün tırpanıyla dünyadan muradını alamamış nice gök ekinlerle, koç yiğitlerle birlikte, bembeyaz bir servi gibi sivrilen, yükselen anıtın yanında metfunlar.

O gece yirmi beş kişiye mezar oldu Akbaş apartmanı ve yeri boş duruyor hâlâ, sanki uzak yıllardan bakıldığında dehşeti hatırlatsın diye. Söylendiğine göre yapışık iki blok, yapım aşamasında aralardan iyice bağlanmadığı için, samimiyetten maraz doğmuşçasına çarpışarak yıkmışlardı birbirlerini. Köyümüzde mezarlık olmasına rağmen, binaların topraktan rol çalarak insanları yutma işini niçin üstlerine vazife edindiklerini düşündüğümde cevapları boş kalan soruların kafamda üşüşürken çarpışması gibi.

Enkaz altında kalanlar ilk anlarda bağırarak, sonrasında inlemeyle, iki güne kalmadan da artık canı kalmayan bedenlerinin salgılarıyla ‘biz de buradayız ahali’ diyorlardı. Yazın bunaltıcı sıcağında kat kat maske takmalarına rağmen yıkıntıların başına en yakın akrabalarını bile yaklaştırmayan kesif bir koku sarmıştı etrafı. Madem onları orada bıraktık, biz de yanaşmayalım istiyorlardı, ellerindeki tek vasıtayla. Sesler kesildiğinden kurtarma ümidini kaybeden insanlar, ağıt yakmayı da bırakmış, her an yenilerinin oluşmasına alıştıklarının içinden sadece biri olan ve artık ciddi bir sorun hâline gelen bu duruma çözüm arıyorlardı aceleyle ve beceriksizce. Günlerdir gerçekten çok çabaladıkları şeylerin olmayışının yorgunluğu da eklenmişti vücutlarına, sırtlarında kabaran kamburun sebebi buydu belli ki.

Bölgenin konumu, potansiyeli ve kinetiği göz önüne alındığında sadece bizi değil, zaten en az on senedir tümüyle içinden geçilen ülkeye son bir darbe sadedinde derinden ilgilendiren en büyük yıkımdı. Yılın, yüzyılın ve kimilerine göre bin yılın, gele gele terminal hıza ulaşmış şiddeti en etkili afetiydi. Hâl ve biz böyleyken yetkisiz yetkililer, yapması gerektiği hâlde yapmadıkları (ihmal) ve yapmaması gerektiği hâlde yaptıkları (istismar) yüzünden son bulan her iyi şey ve başlayan kötülükler için gerçekte korkulu, yüzeyde sahte mahcubiyet dolu bakışlarla tepkileri ölçmeye çalışıyorlardı.

 

4.0

İyilik kısa sürer

İnsanlar hiç durmadan çabaladılar. Ansızın üstlerine binen ağır yükü omuzlamaya çalışırken ne yaptıklarını bildiklerini pek sanmıyorum. Herkes meşrebince, mesleğince işlerin ucundan tutuyordu işte. Tekmili birden milyonlarca sene beklemeye gerek duymadan evrim geçirmeye başlamış, birçok kişinin kullanmadıkları, körelmemiş, saklı bambaşka meziyetleri mecburiyetten uyanmaya başlamıştı. Silah üstünlüğüyle ezip geçmekte kararlı ordular karşısında adam çokluğu, korku, ürkeklik ve samimiyetle karşı koymaya çalışacaktık.

Onlar canlarını ortaya koyarken biz çocuklardan ardımızı yere koyup -bütün kötülük ondan gelmemiş gibi ürküten yere yine mecburen emanet ediliyorduk- oturmamız bekleniyordu, tonu tehdide varan sıkı tembihlerle raptedilerek. Anayolun kenarında birbirimize sığınarak kümeleşmiştik, sabah olsun da işler elbet yoluna girer umuduyla. Karşıdaki yol üstü kamyoncu lokantasının parkında hem ısı ve ışık veren, ondan da önemlisi güven ve canlılık kaynağı, hayat belirtisi olarak harlandırılan devasa ateşin bize kadar gelen aydınlığına tutunuyorduk korku dolu gözlerimizle. Akşam uğurladığımız Güneş yarım günü doldurmadan turunu tamamlayıp, göz kamaştırıcı sarısıyla, Tüpraş’ın kızıllığını gizleyip katran karası dumanını açığa çıkararak Akbaş’ın tepesinden geri gelene kadar neler olduğunu henüz kimsenin çözemediği loşlukta bir de çocuk aramakla uğraşamazlardı. Olur ya meraktan yaramazlıktan, bir gecede çürüyen binaların altına yanına gireriz de artçıya yakalanırız. Sert dillerden firar edip benliğimize saplanan sözler ve bazen de ellerden sırtımıza refleksif aşkedilen tokatlarla uyarılıyorduk.

İşte böylece büyüdük kocadık saatler içerisinde. Volkan abinin boşalttığı gençlik kontenjanında yerimizi almıştık, o çoktan yetişkin olmuştu. Açık yaralardan fırlayan kemiklerin yanında, görmeye alışık olmadığımız manzaralarla, cesetlerle karşılaşıyorduk. Ara sıra sıyrılıp gidiyorduk, kalpleri pır pır dudakları kıpır kıpır muhafız annelerin ninelerin halaların yengelerin arasından. Neyle karşılaştıklarını anlayamadıkları için, ham hocaların, korku dolu gözleri hedef alıp coşarak anlattığı kıyamet senaryolarına benzettikleri sahnelerde rol alıyorlardı işte şimdi; acul, hazırlıksız ve tabii ki talep etmeden. Herkes herkese hasretti, herkes kendisini herkese hasretti. Hiçbir zaman becerilemediğinden farklı, bu sefer yekpareydi düşünceler; bir can daha kurtarmak ve fazladan bir kişiyi dahi yitirmemek. Umut; kalplerin kaslara ve yüzlere kan değil, tuhaf bir cesaret pompaladığı o ilk anlarda insanları birer deve dönüştüren o şey, gittikçe azalan tüm türdeşleri gibi tükenmesin diye uğraşıyorlardı omuz omuza. Haddinden fazla çabalayanların imdadına ancak öğlene doğru yetişebilmişti birkaç iş makinesi.

Sadece yarım m.lik betonu kaldırırken bile nefes nefese kalan antrenmansız insanlar, yıllardır içlerinde biriken, küçük dağlarla boy ölçüşen cüretin fayda etmeyeceğini görüyorlardı. Geçersem yıkılır diye havadaki burunlarını kıvırdıkları köprülerden yüz geri eden müstağniler, mütekebbirler ve sefih çağın sefil çağdaşları için de eşik aşılmıştı. Arkasından varlığını, oradalığını ispat etmesi imkânsız bedenlerin mecalsizlikle hâlsizleşen iniltilerini ihraç eden büyük blokları ise kahredici çaresizlikle yumruklamaktan başka elden ne gelirdi. Bütün ihtimalleri kolaylıkla kurutan dehşetin ortalığı istila etmesiyle mağlubiyet bekçiliğine soyunan varlığımızın her zerresiyle susuyorduk, olup bittikten sonra fark ettiklerimize kaldığımız geçler yüzünden. Ambulansların çıldırtıcı sirenlerine yenik düşmemek için evini döverek hıncını çıkarıyordu, ailesinden kopmamak için son gücüyle çabalayanlar. Tabiat ve yitirilmek üzere olan şuur el ele vermiş, işleri zorlaştırıyordu hemen bu yandan. Dünyayla münasebetini inceltip kuluçkaya yatan nedamet, buruk özlemlerden neşet eden kuvvetli ama sımsıcak hatıralarla hayatın prefabrik yüzünü ortaya çıkarıyordu. Büyük laflar edip her şeyin o yaşarken olduğunu sanıp hiçbir zaman yeterince deliremeyeceğimizi taahhüt eden taife, ekmekten önce nelerin bozulduğunu, gelip de bir görmeliydi.

Büyük oynuyordu arz, dengesi bozulmuş hemencecik fazlası oluşmuştu; tekrar ediyorum talep etmemiştik. Peşinen öldürmeye ziyadesiyle kararlı tavrıyla keriz silkeliyordu. Bu kaba bir tabir, evet, ama deniz kumundan, hurda demirden, kaypak zeminde denetimsiz evler yapanlar, gördükleri anda doldurdukları küçücük araziler gibi burada da alan bırakmadılar bana. Kendi yamuk aksiyonumuzu görmezden gelip tabiatın kendi tabiatınca gösterdiği reaksiyonu yadırgıyorduk. Bakın, burada bile aksiyon reaksiyon dağılımını, binalarımız gibi çarpık bakış açısıyla yaptım. Esas diyeceğini dedikten sonra cılız sözlerimizi umursamayan zeminin çok önceden var olduğunu unutmuştuk, sonradan gelen bizdik. Eli artırıp insanın insana yaptığından daha kötüsünü yapamazdı ne de olsa. Deprem, yamaçtan ekibi toplaya toplaya büyüyüp çığa dönüşen kütleyse; bizim mecalimiz, çocuğun iki küçük eliyle yapıp kaldırımda ileriye attığı ve birkaç metre gidemeden tükenen minik toptu. Kiminle aşık atıyorduk sanki. Diyagonal koşularla arka direkte kendini unutturarak sağlam kalkmıştı hücuma; kimse Allah’ını sevmiyordu anlaşılan, uğraması gereken bütün istasyonları olağanüstü yeteneğiyle atlayarak sarkıttığı savunma arkasına derinlemesine paslarla defansı çökertmişti. Ne yapacaktık, cılız dar ve dargın havsalamızla kavrayamıyorduk. Yaşadığımız günleri bile anlayacak idrakten yoksunken geleceğe tutacağımız projeksiyon ne kadar sağlıklı öngörü verebilirdi ki. Bazen yarayı saran zaman, çok açık ki burada cerrahlardan medet umamayacağımız şekilde kirli paslı çengellerle kanırtarak deşecekti hiç acımadan.

Büyük yenilgilere muhtaç olmadığımızı belirgin kılmak için, endişeden gerilmiş yüzlerimizi gevşetip cılız dallardan beslenen küçücük bir tebessüme evrilen güzel haberleri donuk bakışlarla bekliyorduk. Dalgınlığa mahkûm ve yapmacık değil, gayet sahiciydi acılar; insanlar ölüyordu, ötesi yoktu. Sahipleriyle birlikte evlerin de öldüğü söylenir. Burada ise gerçek bir ölüm, hakiki bir yıkımdan bahsediyoruz; öncesinde kendisi ölüp sahiplerini de yanlarında götüren evlerin yerle yeksan olmasıyla. İlk anlarda başlayan yoklama, her an güncellenerek gün boyu devam etti: Enkazdakiler, sesini duyuramayanlar, sesleri duyamayanlar, kucağındaki bebeğinin ne yapsa kımıldamayan hareketsizliğini[6] çaresiz gözyaşlarıyla yıkayanlar, güçlü beladan güç bela çıkarılanlar, hastaneye sevk edilenler, toprağa emanet edilenler, nerede olduğu bilinmeyenler, olduğu bile bilinmeyenler, kolu bacağı yaralananlar, kafayı sıyıranlar, çıldıranlar, delirmenin ne olduğunu sezenler, korkup sinenler, ayılıp ayılıp değişiklik göremeyince tekrar bayılanlar… Endişenin üstünü örtemeyen, iflah olmaz bekleyişlere gebe böylesi karışık anlarda insanın içini kemiren şüphe ve karamsarlık, herkesin alnına fazladan çizgiler ekliyordu kokusundaki ekşimsi ihtiyarlıkla.

Onlarca yıldır yaldır yuldur tepetaklak olan fikrinden sonra nihayet şehrin kendisinin de yıkılması bir yana, insanlığın dirilmesi ümitleri yeşertmişti safça. Evlerinki yıkılmıştı, ama hayatın sarsılmaz sütunları bir süre daha dayanmalıydı. Vebanın bittiğine inandıran soluk sokak lambalarının sarı ışıkları içimizi aydınlatmalıydı. Küçücük iyiliklere tutunmamızı sağlayan teselli sözleriyle, akşamdan sabaha saçları ağartacak ıstıraplara yuva olan yüzlerde insanları incitecek bütün fazlalıklar törpülendi, gizlendi. Bagajlar paradigmalar ideolojiler bırakılmış, sınırlar kamplar kaldırılmış, salt gerçeğin yanında retorik iflas etmişti. Yan yana aksamadan dirayetle durabilmemiz için pek çok şeyi örtmemizi söyleyen takvimlere kulak verildi. Sevinç ve mutluluktan çok insanları birbirine sıkıca bağlayan korku ve ümitsizlik eşliğinde fazlalıklarımızdan, bizi bizden ayıran detaylardan sıyrılıp üç beş evrensel görgüde birleştik. Tuhaflıkları örseleyen planyayla çapaklarımız kıymıklarımız alınmış, cilalanmış, sıfıra sıfır temaslarda bile yekdiğerine zarar vermeyen, destekleyen yönlerimiz açığa çıkmıştı. Kimsenin yüzünde çok uzak anlamları saklayan gizli ajandaların yapaylığı kalmamış, hayatında birkaç defa bürünebildiği asıl hüviyetini kendinden kelimelerle çehresine asmıştı herkes. İstemesek de dediklerini yaptıran büyük güç karşısında içimizdeki sinir krizlerini gizleyen, gölgeleyen emanet gülüşlerle alay ettiğimiz ve fakat taşımaya takat yetiremediğimiz yükleri sırtlanmıştık.

***

Bilemiyorum, hayattan düştüğümüz bu zor dönemeçte hataya düşmüş de olabilirdik, daha çok örselendiği yerlerden kenetlenmeye meyyal insan için böylesi iyileşme sanrıları iyi gelmeyebilirdi belki de. Birbirimize açtığımız yaraların yerleri vaziyetleri hafızalara kaydediliyor, ilk fırsatta tüm kolunu sokmak suretiyle kurcalanmak üzere ellerde devasa tuzluklarla hazır bekleniyordu. Ne niyetle olursa olsun iki insan birbirine bu kadar dikkatli bakmamalıydı. Sadece bir süreliğineydi bütün bunlar, iyilik kısa sürmüştü. Sonrasında kaldığı yerden tüm hızıyla devam…

Canlıları felakette birleştiren içgüdüsel refleksin kırıntılarını, üçüncü günün kahvaltısında nemli parmaklarımızla toplamıştık eski - meğerse güzel- günlerden serin haberler veren gazetelerden, içimizdeki kötülüğün başını okşayarak. Yine bilemiyorum ve yine belki de korku kaynaklı açgözlülükle yardım kuyruklarında sergiledikleri pespaye davranışlar sebebiyle kendilerini jandarmaya dipçikletip rezilliğin ve çiğneyip durdukları yanılgının dibini bulmak hiç uzun sürmemişti bazıları için. Öğrenilmiş rezaletlere yatay anlamlar aramak boşa çabaydı. Sırf yağma ve hırsızlık için bölgeye gelenlerden bahsetmiyorum. Biziz söz konusu olan, sıradan basit, normal addedilen insan. Felaketlerin herkesi eşitlediğinin koskoca yalan olduğuna sapına kadar inanıyorduk artık. İnanmak ne, bilmiştik. Doğruysa da bu eşitlik, yalnızca ilk anlardaki birkaç saniyelik hayvansı korkunun bitmesiyle sona ermişti. Ulan adam ölmüş ölmüş, kalan sağlar hainken, neyin eşitliğinden bahsediyoruz.

Korkusunun bir öğrenmeyle elde edildiği ölümün soğuk yüzünü bu kadar net görmemişti hiç kimse. Her an yeni ölümler ulanıyordu kulaktan kulağa. İnsanlar artık ifadesini kaybetmiş yüzleriyle kafalarında bir yerlere oturtmaya çalışıyorlardı tırnaklarla yırtılarak oluşan bu boşlukları. Daha ne kadar istiyordu, ne olsa doyacaktı; tahammül sınırlarını aşan yeryüzünün gevezeliği yeterdi, bitsindi, gitsindi. Bütün sorular, anlıyor ama umursamıyor gibi görünen donuk ve uzak bakışlı durgun gözlerle geçiştiriliyordu. Cevabı kötü olmayan tek soru yoktu neredeyse. Olanlara isim koymaktan aciz oluşumuz, olmalarını engellemiyordu işte. Artık buna son verip dursun diye ayaklarına kapandığımız ölüm, bir isimleri ve hatta lakapları olduğu hâlde insanları almaya devam ediyordu. Sükûneti hunharca zehirlenen tüm şehir, ölümün şaşaalı temsili karşısında gösterişsiz, mazlum ve mağdur telaşlara teslim olmuştu. O kadar aklımızdaydı ki ölenler, defterleri kapanmış ölümsüz hatıraları düşüne düşüne yeniden var ediyorduk her birini. Yarım da olsa her anımsamamızda nabızlarına kan yürüdüğüne inanmak istiyorduk. Dirilerle ise hesabımız devam ettiği için kesin kararlar veremiyorduk haklarında.

Ölüm artık onu iyice umursamamız için topuyla tüfeğiyle bütün ordularıyla hücuma kalkmış, iyice belleyelim diye, kabul edelim hayli gedik açıp olmaz hamlelerle zapt etmişti sıkıca korumaya çalıştığımız kalelerimizi. Sözün, çabalamanın, debelenmenin, yalvarıp yakarmanın kâr etmediğini derinden sarsıcı yumruklarla kavrayınca susmuştuk artık. Ne zaman patlayacağını kimsenin tahmin bile edemeyeceği şarapnelleri depoluyorduk, yavaş yavaş kanımızı zehirleyen etkisiyle oradalardı işte, içerimizde. Gözlerimizi sımsıkı yumup planlarımızı, hayallerimizi hızlıca gözden geçirince bizi -biz kimsek sanki- es geçeceğini sanıyorduk.

Göz pınarları kurumasın, kota aşılmasın diye günlük ağlama limitlerine güncelleme getirildi mecburen. Hüzün, aramızda bulunmayı mutlak hak eden ve misafirliği ev sahipliğine terfi ettirip kirli ve kullanılmış kollarıyla pervasızca haddinden fazla yer kaplıyordu. Düşünsenize, yakından tanıdığınız elli kişi, yaşamaya takat yetiremeyip haber dahi vermeden ertesi gün hayatınızdan çıkıyor. Bu korkunç bir yeniden başlama tecrübesi. Kimisiyle planlarınız, alacak verecek işleriniz vardı. Kimisi dükkânını açamadı, başkasının ailesi artık size emanetti. Kimisinin hayvanını beslemek, mahsulünü toplamak zorunda kaldınız. Kimini ailecek toprağa verdiniz, kiminin işyerine artık mutlaklaşan yokluğunu haber verdiniz. Ağızlar sadece ağlamaya ve ağıt yakmaya yarıyordu artık. Bir şey anlatılacaksa, yepyeni tekrarlarla kendini hatırlatan en ilkel kaideler gibi, insiyaki dürtülerle dillendirmesi için vücudun kendisine bırakılıyordu sahne. Sanki konuşursak her kelimemiz, kudretiyle, aslında çokça muhtaç olduğumuz muhatabımızı kevgire çevirecek, söz delik deşik testiden akıp duracaktı.

Deprem en yakınının bile adresini yitirmene sebep olur. Uzakta oturan tanışına gittiğinde evin civarında barınacak yer bulamadıysa kırk kişiye sorarsın yeni yerini. O zaman cep telefonu böyle yaygın olmadığı ve iletişim kanallarının neredeyse sıfıra indiği bir dönemde birebir gidip görmeden kimsenin içi rahat etmiyordu.

‘Demek böyle ölünürmüş’, ‘ışık, biraz daha ışık’ demeye fırsat kalmadan, elli yaşına gelip hak ettiği yüze kavuşamadan canı bitenlerin derin acısına kendisinin nasıl katlandığına şaşırarak bir ucundan kavradığımız gerçeğin hakkını teslim etmeye çalışıyorduk; demek böyle tutunabiliyormuş insan. İşte bu fenaydı, hayatı boyunca yeterince konuşamamış insanlara son bir şans da çok görülmüştü. Esasen sadece ölülerin değil, herkesin yüzü kireç gibiydi. Onlarca kez kahrından ölmüş olduğu hâlde ezeli ve ebedi ezicinin görünmez egemenliği karşısında sırf nefes almaya devam ettiği için yaşadığı tasdik edilenlerin duyguları akılları çürümesin diye çok uğraşıldı. Doğalı beri atıl kalan, varlığından haberdar olmadığımız, tanımlayamadığımızdan kullanmayı beceremediğimiz, onunla nasıl baş edeceğimizi bilemediğimiz duygular peydahlanmıştı. ‘Bilmediğim yerlerimdeki sancı’ açığa çıkmıştı. Psikolog ve psikiyatrların sohbet ve ilaçlarına daha çok vardı. Normalde acemi bir ifadeden diğerine sürekli mekik dokumakta pek mahir kaşlarımız soru ve ünlem şeklinde çatılmıştı. Soruyor, kızıyor, endişe ediyor, kızıyor, şaşırıyor, kızıyor, ürküyor, kızıyor ve yeniden yineleyerek soruyorduk; onca can kaybını, koşuşturmaları, yoksunlukları, çıldırmaları umursamadan, nedamet duymadan seyredenlere.

Tamam, kendimizinkini balyoz sanmak iş değil, ama kardeşim elinki de değildi ki gelen, sanki ölüp giden bütün herkes bir olup kavradıkları yumruklarıyla alttan depmişlerdi. Yeryüzünde doymak bilmez yarım heveslerimizle basit ayrıntıcıklara dönüştürülmek, herkesleştirilerek pişkince zulme uğratılmak, incitilmek için fırsat kollanmak ve adil yorgunluk hakkımız gasp edilmek suretiyle cezalandırılmıştık. Habis ur tutunmuştu hayatımıza, kendimizle yüzleştiğimiz için hızlıca bir zorunluluğa dönüştüğünden artık pek çok gerekçesi olan kalkıp gitmelerin hiçbirinin şiirsel olamayacağı kadar acıya maruz kaldıktan sonra.

 

5.0

Can havli

Gölcük merkez üssü, biz on üç km. batıdayız. Anneannemler… Sıfır noktasındalar. Sarsıntı bitti, sonraki bekleme anları daha sarsıcı. İnsanda kafa kalmıyor ki, kafasında fikir olsun. İlk şoku atlattığımızı sandıktan sonra annem hemen yanlarına gitmek istedi. Gün ağarmamıştı, arabanın yerine yenisi tedarik edildi. Değirmendere’de bir akrabamızın evine de bakmışlar, diz çökmüş. Dükkân üstü kattan balkona çıktıklarında zemine ayak basmışlar. Başka bir tanıdığımız da dördüncü kattan zemine çıkmıştı. Üç katı yutmuştu yer; yer bu, yer mi yer. 2 saatte aldıkları o kadarcık mesafede anayollar zaten kilit, çarşıya inmek ne mümkün. Zor bela yayan gitmişler içerilere. Her geçen saniye, her gittikleri metre korkuları artmış, umutları azalmış. Emzikli annenin bebeğini unuttuğu anlar… Arabaya el konulmak üzere vermek istemediğinde dayak yemek de var işin sonunda. Kimseye derdini anlatamazsın, herkesin sıkıntısı herkesinkinden fazla ve acele. Bir gece ansızın işgale uğrayıp iğfal edilerek zifiri karanlığa gömülen şehirdeki yıkımı o an fark etmediler, aman iyiydi bari. Farlardan görülenler yeterdi gerçi. Kâğıt bile en fazla altı kere katlanabildiği hâlde bu yirmi beşe katlanmış binalar da neyin nesiydi? Anladınız değil mi, belli ki deprem üstümüzden şöyle bir geçmemişti, kendisi nereden göçtüğü belli değilken çarptığı üssünü göçertip kalmıştı.

Bitişik nizam, altlarında pasaj olan binalardan biri, bakalım tanıyabilecekler mi, aynada kendilerini tanımlayamazken? Ağustos sıcağından etkilenmeden çarşı içinde gezinme vesilesi olan, şimdi korkunun dibindeki pasajlara kimse girmeye cesaret edemedi. Zaten dapdar yivli merdivenlerden güç bela inmişlerdi. Etrafını U hâlinde kaplayan binaların ortasındaki Gençlik Parkında buluştular. Gerçi artık genç kimse kalmamıştı, herkes ihtiyarlamıştı şehirle birlikte. Pasajın zemini balıksırtı gibi kabarmıştı. Balıksırtı, bu tarif, küçük dayımın o sıralarda her anlatışında kullandığı kestirme tasvirdi. Çokça yorulmuş insanları daha fazla uğraştırmamak için en kolay düşünme biçimi olan kıyasa başvuruyordu. Ockham’ın usturası tanımları, toprağın kasaturası insancıkları biçiyordu. Dedemin kaçak kat eklediği binayı yedek kolonlar da kurtaramadı, sancısı şiddetliydi, herkes gibi. Ya yıkılsaydı, ya canlar gitseydi. Hakkı vardı onca yıllık yorgunluklara ihtar çekip kendini yere bırakmaya, ölümüne sponsor bulmuşken niye geri çevirsindi ki, sadece biraz uzun sürdü.[7] Tacir adamsın sen, ne işin var inşaatla. Zorla ayakta duran binanın hasır betonuna boylu boyunca yıkılmış çatının omurgası üstünde kalan ve düşme tehlikesi olan uç kısımlardaki kiremitleri bile bırakmadı baraka yapmak için lazım diye. Dedem, ah dedem; iş güvenliğinin bu kadar popüler olmadığı zamanlarda kim ne diyebilirdi ki zaten.[8] ‘Hacı malzeme yok’ diyen dünürüne, ‘sen çak ben getireceğim’ diye güç veriyordu. Nereden getirdiğini söylese müsaade etmezdi Kenan amca.

Bizimkini de diğer dedem yapmıştı. Oğulları, ailesi, kalfası ustası vardı tabii ki, ama kendi nezaretinde olduğundan güveniyordu binasına. Hafif hasarla atlatmıştık, beş kat sapasağlam ayaktaydı. Sonrasında hariçten mühendisler de getirttik, aceleye getirilmiş olmasın diye karar. Küçük sıva çatlakları vardı. Kaldırıp altlarına baktılar, kolonlarda kesik olmadığı için sorun olmazmış. Altına bakılmadan kolonlardaki kesikler sıvanarak savılan bazı binaların sonraki depremlerde kolayca yıkıldığından bahsetmişti birileri. Bakalım, bekleyip göreceğiz. Tavsiyelere uyarak ayrıca deniz cephesinde temele doğru yarım m. toprağı çıkarıp sağlamca beton döktük, o kadar.

İki hafta sonra çıkabildim, zarar görmememiz için bütün gücüyle direnip bizi zorla kapı dışarı eden evceğizimize. Burası bizim ev miydi? Şurada mı yatıyordum? Biraz daha sallansaydı, portmanto üzerime devrilir miydi acaba? Evin merhameti de bir yere kadardı. Vitrin şangır şungur devrilmiş, televizyon hakeza. Saatlerce göz kırpmadan bakıştığımız ekran şimdi sırtını tavana dönmüş, yüzükoyun yatıyordu. Korkuyu aşan merakımın galip gelmesiyle iyice inceledim. Ürkerek arka odaya yollanıp kapının çıtasına, parçalanmış alt kısmına baktım uzun uzun. Abimin yarası, iz kalmasına rağmen iyileşmişti. Kafamız toparlanınca ona da el atardık elbet. Kokabilecek gıdalar, çadır hayatında lazım olabilecekler ve kıymetli eşyalar alınmıştı ilk günlerde. Neredeyse hiçbir dağınıklığı düzeltmeden, kırıklığı tamir etmeden, fazladan bir çöpü şuradan alıp buraya koymadan kaçarak geziyorduk. Kendi öz evinde hırsızlamasına dolaşıyordu insanlar. Hem korkudan hızlıydılar, hem de paramparça olmuş eşyalar yüzünden parmak uçlarında seğirtiyorlardı oradan oraya. İnsan başkasının evini de merak eder değil mi, ama nerede, kendi evine bile zor girenler anlatılanlarla yetindiler.

 

6.0

Acemi yaşayıcılar

İlk sabahtan devam edelim. Sokağımızda birkaç ahır, içlerinde de envai çeşit hayvan vardı. Millet kendi derdine düşmüşken ahırlardan gelen bıkkın, kızgın, çaresiz ve aceleci seslerle sabah yeni bir gündemimiz daha oluştu. Hayvanlar susuzluktan güçlerinin yettiğince bağırıyorlardı. Canının yanında biraz aklı ve vicdanı olan hiç kimsenin açlıktan yana derdi olamazdı o şaşkınlıkla. Boğazımdan lokma geçmediği ilk tecrübe olarak zihnime yüreğime kazınmıştı, babaannemin yalvarırcasına uzattığı ekmek parçaları zeytinlerin dibinde kuşları yemliyordu. Omuzlar yukarıda kıvrık burunlarla en küçük şekilde ucundan kopardığımız, dilimizle evirip çevirip ıslattığımız hâlde yutamadığımız, kursağımızda düğümlenen lokmalar… Biz garibanların karın gurultusunun sebebi yerin mide geğirtisine aldırmadan ikinci kattaki eve dedemden gizli, korumacı cesaretle çıkıp mutfaktan hızlıca alıp kaçırmış ekmek poşetini. Dedim ya, hır çıkarmadan. Hangi çocuğa uzattıysa elinde kaldı dilimler, kendileri zaten yiyemiyorlardı. Küçük lokmaları geçirmeyen kursak, dünyadan yana devasa ölümsüz heveslerimize de izin vermeyeceğini ilk günlerden hissettirmişti. Saplanan acının büyüklüğünü ölçmeye yarayan turnusol, on üç yaşımda uğramıştı bana da.

Büyükler küçükleri yanlarından ayırmamak için çok uğraştılar ilk birkaç gün. Aradan kaçanların anlattıklarıyla öğrendik ki ‘çarşı yok’tu artık. Bir fırsat gittim gördüm. Kıyamet filmi sahnesi gibiydi her yer, özellikle kıyı şeridi. Denizden gelmesi iyi bir şeymiş dediklerine göre, karadan gelse daha şiddetli olurmuş. Milyarlarca m3 su, enerjiyi soğuruyormuş. Belediyenin kıyı boyuna kadar ilerleyen bahçesi ve yaklaşık 150 m.lik bir kısım içeri doğru 30 m.ye varan genişliklerde denize gömülmüştü. Kıyıya leb-i derya denir ya, dolgusu düşmüş diş gibiydi rıhtım; düşleri düşmüşleri evlerine uğurladıktan sonra tamamıyla çökmüştü. Akşamları çekirdek çitleyip turladığımız zemin, şimdi kayıkla gidilen uzaklıklarda balıklara resif olmuştu. Belediye binası da temeli kıyıda saplı kalmakla birlikte üst katları bahçe tarafına, tutamaksız betonu yiye yiye kendine kadar gelen denizin tam içine yıkılmıştı, babamlar kalktıktan bir saat sonra. Neyse ki kahvehane kapanmış, ne içeride ne bahçede kimse vardı. Yalnız gece bekçisi ve iki nöbetçi jandarma enkaz altında kalmıştı. Bekçimiz kurtulamadı. Oğluyla aynı sınıftaydık. Gün içerisinde gelen haberlerden biriydi bu da.

Caddeye bakan tarafta, ana giriş kapısının önünde başkanın arabası dururdu. Binadan kurtulan aracı, hemen yandaki caminin inşaat hâlindeki alemi eksik minaresi es geçmemiş, pestilini çıkarırcasına on ikiden nişanlamıştı tüm ağırlığıyla. Ötekini de sonradan yıkıp şerefeleri bire düşürdüler, boyları elli üç m.den kırk yediye indi. Sonradan yapılan, ana binaya direkt bağlı olmayan giriş ve merdiven kısmında aradaki otuz cm.lik açıklıkta temel seviyesinde suyu görebiliyorduk. Dört senelik inşaat tamamlanmak üzereyken başarıyla büyük sınav vermişti beton elemanları. Caminin önünden denize on m.lik bir kıyıcık, ana kara olduğu için sağlam kalabilmişti sadece. Denizden ne alırsan geri ister[9], sözü vuku buldu.

 

7.0

Yedi genç ağıdı

Caminin yanından akan, köyü fiziki ve idari olarak ikiye bölen derenin hemen yanındaki müstakil binalı çay bahçesi daha geç kapanırdı. Temizlik bittikten sonra arkadaşlarına eşlik eden birkaç kişiyle birlikte hafif dalgalardan gelen esinti eşliğinde gitar tıngırdatıp muhabbet ediyorlarmış yedi uyanıklar. Deprem aniden gelince -ki hep öyle yapar- su girdap yapıp oturdukları yerle birlikte içine çekmiş gençleri. Kaideyi hatırlayalım: Batmak üzere olan gemi, batıştan önce terk edilmelidir, yoksa oluşan anafora (tam olarak adı budur, anafor) kapılıp devasa kütleyle birlikte suyun dibini bulmamak, cılız bedenler için işten bile değildir. Körfezde pek olmaz ya, Karadenizin tüm rip akıntılarının bir araya gelseler de yanında çömez kalacağı binlerce girdap karşısında tabii bizimkiler için geçerli bir seçenek değildi bu maalesef. Gitme zamanının geldiği çok sarsıcı hatırlatılmıştı. Sadece ikisi yüzerek kurtulabilmişti, onlardan öğrendik; döşeme taşları koşu bandı gibi akmış altlarından. Tenteler de hapsetmiş bîçareleri. Birbirlerinden ayrı dev dalgalarla boğuşurken uzaklarda ejderhanın kabarıp kabarıp yükselen ürkütücü devasa alevlerini görünce ‘bizim bu taraflarda böyle neresi yanabilir, orası karşıdır’ diyerek kıyıyı istikamet belirleyip yüzmüşler. Ya da yangın çok uzakta olduğundan belki bu kıyıdaki dağ siluetlerini rehber edindiler kendilerine. Hapis kaldıkları odada babamların aklını alan, herkesi çalışmaya başlamadan önce bakmaktan kendini aldırmayan ve görüp büyüyen gözlerle işe koyulmadan önce enkaz tepelerine çıkartan yangın, onlara yol göstermişti.[10]

İkisinin cenazesi hemen o gün çıkarıldı. Diğerleri için dalgıçlar çok uğraştı. Deniz onları sorgusuz sualsiz isteksiz gönülsüz aldığı gibi, yalvara yakara ağlaya sızlaya istediğimiz hâlde vermiyordu da; rıhtıma bir türlü varmıyordu cesetler. Denizin de, içindekilerin de aklı karışmasına rağmen, balıkadamlar akıllarının davranışlarını engellemesine izin vermeden cesurca girmişlerdi yarıklara. O yaşta görmemem gereken o kadar sahneye şahit olmama rağmen, dört gün sonra çıkarılan birinin manzaraları, diğer ürkütücülüklerin yanında rağmen zihnime kazınmakta hiç zorlanmadı. Rutinleri ve ‘tekrarın doğurduğu uygarlık incelikleri’ hoyratça bozulduktan sonra moloz tozlarından silkinip zeytinlikte -ve dünyada yeniden- kendilerine bir yer edinmeye çalışan insanların derme çatma çadır kentine çarşıdan geldi kara haber. Akbaş’ın enkazından gelen ceset kokusunu taşıyan kuzeydoğu rüzgârı, Güneşi doğdurup batırtan bu rüzgâr, köyün koyunu pisletmesine rağmen Körfezin temiz kalmasını sağlayan bu yel, bu sefer kıymıştı bize. Çekilmez kesifliğe aldırış etmeyip cenazesi bari olsaydı diyorduk. Bütün mahalle aktı çarşıya, rıhtımın denize akmasının, denizin rıhtımı kemirmesinin sonuçlarından en şaşırtıcı olanını kanırta kanırta zihinlerine kazımak için. Kıyı insan doldu, yirmi m. ileride sırtı küçücük adacık gibi durgun suda salınan boğulmuş biri vardı. Anneler ‘bizimki mi acaba’ diye uzaktan tanımlamaya çalışıyorlardı hakiye çalan elbiseli genci. Askeriyeden denize kapılanlar da olduğundan net konuşamıyordu kimse. Oydu değildi derken birkaç kişi kayıkla yanına gidip baktılar. Evlere kimse çıkmadığı gibi, içinde büyüdükleri denize korunaksız girmek de acayip geliyordu herkese. Her an bir taşma olabilirdi. Öte yandan birkaç gündür ömürlük acı kotalarını dolduran insancıklar, değişen her yeni şartta sıfırdan moral ve motivasyon depolamak zorundaydılar. Usulca çektiler kürekleri, (buraya yazacağım cümleyi herkes tahmin edebilir) canavarı kızdırmamak için. O günlerde molozlardan dolayı nereye elimizi atsak bulabileceğimiz demir çubuklarla elbiselerinden çekerek getireceklerdi. İlk elde kemerin koptuğunu gördüm, hiçbir detayı kaçırmamak için kırpmadığımdan yanmaya başlayan gözlerimle. Sadece elbiselerden değil, vücudun kendisinden de bahsettiğini neden sonra anladım yandan kulağıma çalınan sözlerin: ‘Basınç ve emdiği tuz yüzünden şişip çürümüş olmalı.’[11] Yakınları cenazeyi teşhis ettiler. Annesi babası metanetliydi, göreceklerine hazırlamışlardı kendilerini, yeter ki bulunsundu. Daha çok komşu kadınlar feryat figan ettiler, selamet günlerinde topu bahçelerine kaçtığında terlikle kovaladıkları çocuklardan birine. ‘Her insan bir uyumsuzluktur ölü olmadıkça.’ Şimdi insanlar, isteseniz ve cesaret etseniz de kucağınıza alamayacağınız gayet uyumlu meyyit bu yavruyu tanıyabilecek misiniz, aranızdan hiçbiriniz gassal olabilecek mi bakalım.

Bu arkadaş ve bir tanesiyle aynı sokaktaydık, evleri arasında abbara misali sadece birkaç m.lik geçit vardı hatta. Diğerinin annesiyle on yıl sonra elma bahçelerinde çalışırken yakından şahit olmuştum. Sahil yoluna girdiğinde araba, ya gözünü kapatıyordu ya da yüzünü dağ tarafına döndürüyordu. Denize girmek falan zaten çok uzaktı. Diğer üçüyle çok tanışmıyordum, yaş itibariyle ve ayrı mahallelerde oturduğumuzdan. Kalan ikisi de iki hafta sonra çıkarılabildi. Sonuncusunu da tâ Dilovası taraflarında, Osmangazi Köprüsünün oralarda bırakmıştı su. Gasilhane kendi gittiği yetmiyormuş gibi, yoksa onu da mı çekmişti beraberinde? Deniz daha fazla üzmemişti milleti, insanın çektikçe genişleyen sınırlarını ne kadar zorlayabilirdi. Şimdi onların mezar taşlarında diğerlerinden farklı olarak hem ölüm hem bulunma tarihleri yazıyor. Aslında hepsi de çok iyi yüzücülerdi, çocukken denizden çıkmazlardı. Ama hayatları boyunca şakalaştıkları ve neşeyle derisini yüzdükleri su, 15-18 yaşındaki bu gençlere hoyrat yüzünü göstermiş,  panik ve zeminin kaymasıyla birlikte toprağa, birbirlerine ve henüz baharında oldukları hayata tutunabilmelerine imkân tanımamış, çok rahat almıştı içine.

Ölüm geldiğinde hakkındaki tüm diskuru, tatavayı, dedikoduyu bir kenara bıraktırmıştı. Her şeye sirayet ettiği hâlde burun buruna gelince yitip giden korku, herkesi boyunu aşan meseleleri mazeretsiz sırtlanmaya zorluyordu. Üç yaşındaki yaralı sabi, oyuncak bebeğine sarılacağı yerde, annesinin cansız boynuna, artık atmayan şah damarına sarılmamalıydı son kez. Hayvansı iştiyakın teskin edilememiş şaşkınlığı, sessizliğin damarlara hırs körükleyen bakir gençliğine alan açmamalıydı.

Şimdi sahildeki bir iskeleye ‘dördüncü’ dememizi anlayamıyor yeğenlerim. Çünkü ilk üçü denizdeydi artık.[12] İkinci iskelenin hizasında belediyenin iş makineleri kamyon traktör gasilhane gibi araçları sırtlarını denize verip hazır kıta beklerdi. Altları kayınca onlar da kader ortaklığı yapıp hep birlikte gittiler derinliklere. En çok lazım olan bu araçlardan mahrum yürütüldü kurtarma çalışmaları. Sonraki günlerde hepsi, kuvvetli araçlarla, vinç olmadığı için büyük çınar ağaçları makara olarak kullanılmak suretiyle çekildi saplandıkları Körfezin onlarca yıldır canına okunan ziftli dibine daha fazla saplanıp yerleşmeden. Ağaçların kabukları gövdelerinin içine kadar soyuldu hep. Gaziler, iş göremedikleri için kenara koyuldular önce, sonra tamir edilip kullanıldı bir kısmı, ıskartaya çıkana kadar. İş makinelerinden ayrı, gücüyle değil de,  durduğu yerde çokça işe yarayacak gasilhane bulunamadı bir türlü. İleriki günlerde nasıl olduğunu bilemediğim bir şekilde Körfezin iç ağız tarafında, Hersek Boğazı civarında hayli açıklarda bulundu ve çekildi kıyıya. Belki o da buncasına tahammül edemeyeceğine kanaat getirmişti de çekinmiş gitmişti.

 

7.1

İnsanın harcı

O zaman cami görevlisi olan kayınbabam gasilhane yokluğunda çok zorluklar çekmiş. Normal zamanlarda müezzinlik için mikrofonu bırakmayanlar, mevlitten mevlide koşturanlar, iş başa düştüğünde, saatlerle ölçebileceğimiz zaman diliminde pes etmişlerdi. Haklılar belki. Kaybedilmiş masumiyetin ağlamakla onarılamayacak enkazlarından çıkarılıp getirildikleri için, hazırlığı ve zorunluluğu olmayanın bakmaya cesaret ve tahammül edemeyeceği şekilde oluyordu cenazeler. Hava sirkülâsyonu marifetiyle serinlik vesilesi olan apartman boşlukları, susuzluktan kırağılı demirleri yalayan çaresiz insanların Ağustos sıcağında hemen çürüyüp kokmaya başlayan bedenlerini ezdikçe ezmişti.

Sonradan anlattığına göre araba kazasından çuval içinde gelen ceset de gören, kafası olmayan vücutlar da yıkayan babamın, o feci günlerde diri kalabilmesinin, dahası elzem olan duyarsızlaşabilmesinin en büyük vesilesi sanırım buna az da olsa alışık olmasıydı. İlk başlarda her getirileni güzelce paklamaya çalışmışlar yakınlarıyla birlikte. Ama ani kayıpların sarsıcı yıkıcılığını aklını oynatmadan atlatabilmek için gereken vedalaşmalar kısa tutulmak zorunda kalmıştı. Sürekli geliyordu çünkü arkası, sayı arttığında artık yıkayamamakta beis görmemişler, sadece üzerlerini elverdiğince temizleyip defnetmişler. Dezenfekte için bol bol dökülen yanmış kireçle, depremden önceki son büyük felaket olan Üsküdar Vapuru Faciasından (1 Mart 1958) sonra kaderindeki toplu ölümlere ev sahipliği yapmak için düzenlenen mezarlıkta bembeyaz lekeli yeni bir sayfa açılmıştı. Ehemmiyetsiz sayılan insanların şehrin çeperlerinde oluşturmaları gibi, ama sessiz sedasız gettolaşmışlardı kasabanın az ötesinde. Yüzleri kireçleşecek ve etleri katılaşacak kadar bekletilemeden gömülen bedenlerin, sonradan toprak altından neşet eden bu beyazlığı zemine vurmuştu. Paganların cesetleri kırmızıya boyayarak hayat kaynağı renkle tekrar geri döndürebileceklerine dair inançları bizde tam tersi olmuştu. Öte yandan, canlılara daha çok hayat verebilmek için bir an önce kurtulmak zorunda olduğumuz ölülerimizin hepsinin müstakil yerleri olabildiği için bir nebze rahattı içimiz. Gölcük merkezde kepçelerle nice toplu mezarlar açılıp insanlar sıra sıra dizildi içlerine; ne kayıt tutulabildi, ne veda edebildi yakınları. Yapayalnız, hızlıca ve herkes gibi erkence öldükleri yetmiyormuş gibi, ömürlerinde gidip de sefasını süremedikleri buz pistine götürülüp teşhis için bekletildi birçoğu da, yüzlerinde donakalan acıyla tanınmaz hâle gelmedilerse tabii. Ekleyelim: ‘Yılların yorgunluğu’ tamlamasındaki özne insan değil, bizzat yıllardır. Yorgundur yıllar, yorgan olmalarının yanında.

 

7.2

Geldi yine iki gözümüzün fer söndürücüsü

İlk günden kopamıyoruz. Metin oraya çıpa atmış, çakılıp kalıyoruz. Bir şeyler tedarik edebilmek için Gölcük tarafına giden kimseyi hatırlamıyorum. ‘Çarşı yok’ diyenlerin yanında esasen ‘Gölcük yok’ diyenler vardı. Laf değil a, buz gibi hakikatti. (Örneğin oturma grubu aldığımız mağaza yıkılmış, haftalar sonra enkaza iliştirilen nottan sahibine ulaşıp taksitlere devam etmiştik. Şimdiki gibi bulut teknolojisi yoktu ve veresiye defteri kim bilir nerelerdeydi.) Nispeten sağlam kalan Karamürsel tercih edildi. İsmail abiyle katıldık tedarikçi kervanına, yanına arkadaş olmuştum. Neredeyse hiç yıkım olmamıştı, merkez üssü denen şey bu kadar mı fark ederdi. Hayat umursayarak ve yüksek tedirginlikle devam ediyordu. Komşudaki yangının dumanı her yeri sarmıştı. Bir kere koptuğu için tekrar yormanın gereksiz olduğu bağlar ayaklarımıza dolanmaktan başka işe yaramıyordu. Dükkânlar açıktı yine de, üretim dursa da ticaret dönüyordu. Millet Gölcük’ten, çok uzaktaki, yabancı bir yerden bahsedermiş gibi söz ediyordu. Felaket oradaydı, burada ancak lafı ediliyordu. Ketumlaşan ağzımızdan haber almaya çalışırken eliyle ve diliyle ölçüyü kaçıran nalburdan çadır için bolca şeffaf naylon aldık. Başka ne işimiz olabilirdi, döndük hemen. İki ağaç arasına ip gerip üstüne örterek basit, iki tarafı açık bir çadır yapmıştık. İlkel insanlardan tek farkımız malzemeydi, algımız aynıydı. Üstümüzde boz bulanık gök, içimizde ahlâk yasasını bazen işlevsizleştiren kara korkular… Evde malak gibiydik ya, çadırda koyun koyuna, bacaklarımız diğerininkilerin arasında tek vücut hâlinde, tarih öncesi kabile üyeleri gibi yattık. Hizaya gelmiştik, Yagal Vadisinde Mamut iskeletlerinin içine sığınan avcıların parmakları mızrak sapındaydı, muhtemel hücumlara karşı. Afet yerden gelmişti gelmesine, gidecek neremiz vardı, yine ona sığınmıştık. Toprağa ekmiştik kendimizi, yeniden sürgün verebilmek için. Mahremiyet mi, aradığınız haslete şu anda ulaşılamıyor, yalnızlığımız her an saldırı altında. Birkaç gün sonra yeniden deneyiniz.

Geldiğimizde öğrendik günün teselli haberini. İsmail abinin askerde çavuşluk yaptığı arkadaşı bir kamyon şoförü, o gece yüksüz İzmit’ten[13] geçiyormuş. Geceden sabaha üstlendiği, hiçbir kamyonun taşıyamayacağı yeni yüklerden biri de buymuş. Köyü bildiği için geçerken atlamayıp uğramış, gecikince gitmek zorunda kalmış. Elden ne gelir, büyük brandasını bırakmış teklifsizce. Sonraki günlerde herkes kendine yer belirledi ve orasına burasına ekler yaparak genişletti çadırını. Nizami çadır kentler Gölcük’te kurulmuştu, biz el yordamıyla çabalıyorduk. Küflü Kızılay çadırları iyice tahkim edilmeden kullanılacak gibi değildi. Nereden edindiğimizi bilmediğim dikdörtgen bez çadırın üstüne naylon örterek muhafazalı hâle getirdik. Eteklerini gömdük su ve rüzgâra karşı, çürüme ihtimali olsa da. Etrafına küçük hendekler kazmıştık. Sahilde denize gitmeyen kısımlardaki zemin olduğu gibi bozulmuştu. (Sanırım fay hattına denk gelen kısımlarda derin yarıklar oluşmuştu.) Herkes ihtiyacınca malzeme alıyordu el arabalarıyla. Geceleri üstünde çekirdek çitleyenler, şimdi sahilin kendisini çitliyorlardı. Bunlar ve döşeme tahtaları çokça iş gördü. Divanları U şeklinde yerleştirmiştik. Arka tarafı sıkı sıkı bağlayıp kilitledik, ön kapı sürekli girilebilir şekilde açık duruyordu. Üst tarafa biraz kereste kullanarak başka bir çadır daha kurduk. Sarı brandayı orada kullanmıştık. İki aile için ortak mutfağımızdı. Önlerine çeşmeli bidonlar koymuştuk. Tulumbadan çekiyorduk suyu. Çadırlardan müteşekkil küçük meydan kendiliğinden oluşmuştu. Az ötemizde saclardan tuvalet kuruldu. Ne kadar süreceğini kestiremediğimiz yarı komün hayatına alışmaya çalışıyorduk. Eşyayı ve becerileri ortak kullanma konusunda herkes herkesten hesapsız istifade ediyordu. Ortak ateş, ortak yemek, ortak temizlik, ortak güvenlik; hurda bedeline terk etmek zorunda kaldığımız eski hayatımızdan çok farklıydı. Başıma musallat olan uyurgezerliği sağlıklı atlatmamı sağlamıştı birliktelik. Milletin oturup sohbet ettiği sırada çok gezmişliğim var aralarında. Neyse ki üzerime yapışmamıştı da, bir de bununla uğraşmak zorunda kalmamıştık. Ölenlerin alışkanlıkları bir süre daha köyde yaşayacağa, aramızda nefes almaya devam edeceğe benziyordu; bizlerse her an yanımızda gezdirdiğimiz, ihtiyatla tekrar edilmekten neredeyse görünmezlik kazanan itiyatlarımızı bekleme odasında kat kat kurşun kapıların arkasına, normalde hiç beceremesek de şimdilik kilitlemek zorunda kalmıştık.

Kocaeli’nin kolay konumu, ayrıca denize sıfırlığımız ve yolun işlekliği sadece fındık satmada değil; müdahalenin çabukluğunda, mücadelenin gücünde ve sorun-çözüm mübadelesinin dengesinde de iş görmüştü. Yardımlar fazla gelmeye başladığında milleti yukarılara, tepelerdeki köylere yönlendirmiştik. Adam kalkmış kamyon dolusu domatesi getirip bırakmak istiyor, ya ağabeycim bilgisayar oyununda mıyız, biz ne yapalım bu kadar malzemeyi? Israr ediyor, çaresi yok, illaki alacakmışız. Alalım almasına da neremize yiyeceğiz. Kasanın tepesinden beş yaşındaki çocuğun kucağına karpuz bırakan adam, ilk üçünün patlamasını önemsemiyor, zaten dağıtamadan çürüyecek. Organizasyon 101 başarısızlıkla malul, 0.0 derecesinde saplanıp kalmış. Çuval çuval ekmek dağıtanlar, tırla oyuncak getirenler; o kadar çok zayiat olmuştu ki koca şehirleri doyururdu.

O tarihlerde bizim ahırlarımız samanlıklarımız depolarımız yüklüklerimiz olduğundan, eve çıkamasak da bazı eşyaları âlet edevatı kolayca tedarik edebiliyorduk. Tulumba büyük avantajdı. Evlerimiz apartman kutularına dönüştüğünden beri, böyle durumlarda kendimizi aniden sokağa atabilecek kadar şanslı olsak bile, cascavlaklaşıyoruz çaresizliğin avuçlarında. Müzik kutusunda jetonu atılmış şarkı gibi muhakkak ve müstakbel sırasını bekleyen ve diğerleriyle birlikte ayrıcalıkları için ürpermeyen herkese haddini bildirecek Büyük İstanbul depreminde insanlar ne yapacak, hiçbir şey, ortada kalakalacaklar; ölenler için kurtuldu denecek. Muhtemel distopik senaryolarla milleti uyarmaya çalışan hazırlıkçıları da kimsenin dinlediği yok. Alelade, biriciklikten mahrum her kişinin bir daha tekrar edememecesine yarım bıraktığı yeltenişler, bir an önce süpürülmesi gereken yorgunlukları körüklemeye devam edip gidecek. Evet, böyle olacak. Sıcak havada avuç içi kadar suda çoğalan mikroorganizmaların, baldırı çıplak veletlerin çıplak ayaklarınca çanlarına ot tıkandığı gibi perperişan olacağız. Bu inanç değil, acilen yaymamız gereken kesin bilgi.

Şarkının, bir sonbahar kadar yalnız ve bir kış kadar savunmasız kaldığımızda güneş açmış mı, yağmur düşmüş mü diye kalkıp pencereden bakmamızı istediği Dünya, adamları ve geri kalan her şey artık eskisi gibi kalamayacak. Bir ilkbahar kadar yolun başında olan herkesin gitmiş olması, sönen aşkımıza arkamızı dönüp sakinliğimizi yitirmemize sebebiyet verecek. Mahremiyetimize tecavüz eden mihnete, inandığımız masallar uğruna göğüs gerip puslu metanetimizi ve buğulu direncimizi koruyamayacağız maalesef.

 

7.3

Her an yeniden doğan

Anayolun üst tarafında cami için ayrılmış arazide ortaklaşa ahşap evlerin yapımına başlandı iki ay sonra. İlk anlarda elinde imkân olsaydı çok kolonlar kaldırıp hayatlar kurtaracak olan Dozerci Fevzi abinin, güçlü kepçenin alt kısmıyla bastırdığı yüzlerce kazığın toprağa kolayca saplanmasıyla temeller atılmış oldu. İkişerli bloklar hâlinde on sekiz evcik. Sonradan katılan komşu için boş köşeye bir tane daha eklenince ‘ondukuzevler’ tamamlandı. Tek toplu konutumuz buraydı, diğer herkes kendi bahçesine kondurdu barakasını ya da konteynerini. Orta yere öylesine yapmadı kimse, çünkü üç dört sene kullanılacaktı. Hâlâ depo olarak faaliyete devam eden bir dolu baraka var bahçelerde. Şimdi köyü dolaşsak otuz-kırk kulübe buluruz o zamandan kalma. Belediye dokunmadı, millet de yıkılana kadar kullanacak galiba, öyle gözüküyor. Dedemler binanın bahçesine yaptıklarından evi, biz blokta İsmail abilerle ortaktık. Herkes gibi boylu boyunca balkon da ekledik. Çatısı ondülinle örtüldü, içeriden kendimiz strafor koyarak kontrplakla kapattık. Ne zormuş tavan çakmak, kollarımız kopmuştu ustaya yardım ederken. İç duvarları, küçük bir kısmı o günlerden hatıra sadedinde yirmi iki yıldır annemin küçük vitrinli televizyon dolabının içini süsleyen mavi desenli kâğıtla kapladık. Blok ortasında yoğun olmak üzere dış duvarlar da yalıtımlıydı. Çadırdan tabii ki hâlliceydi, ama yine de evden eve ses geçmemesi imkânsızdı.

Dış cephe malzemesi için ayrı parantez açıyorum. Parça pinçik edilmiş meyve suyu kutularını, kuvvetli yapıştırıcı ve sıkı baskı sayesinde MDF ebadında ölçüleyip piyasaya sürmüşler. Sanayi şehrinde olmanın küçük katkısı diyelim. Büyük ebatta belki eğip kırılabilirdi ama küçükken mukavemeti çok yüksekti. Köşeler kenarlar keserle zor açılıyordu. Su havuzunda günlerce kalsa şişmiyordu. Yüzeyden tutuşmadığı gibi kertik köşelerinden bile sönmeye meyyal şekilde çok zor alev alıyordu. 60 m2’lik iki oda bir salon; odalar küçücük, belki salon biraz rahattı. Mutfakta dolap yoktu, hem darlıktan hem duvarlar kaldırmaz diye sadece raflar çakıldı tabak bardak için. Evet, bir adı var; terek… Tezgâhın altı da örtü marifetiyle kapatılarak kullanıldı. Tuvaleti banyosu küçük ama ayrıydı. Tüm iç kapıları kancalı, sadece dış kapı PVC idi. Sobayla ısındığımız için çok dikkatliydik. Çadırda ısıtıcıya gerek kalmadan geçebilmiştik neyse ki. Bunu yapamayıp ısınırken yangınlar eksik olmuyordu kalabalık toplu çadırlarda. Ekim gibi taşınabilmiştik üç senemizin geçeceği bu evlere.[14] Malzemenin miadı dolduğunda Ondukuzevler itinayla söküldü.

(60’larda saf köyden sahile inmiş, ellerinden geldiğince bir şeyler oldurmaya çalışarak kendi yaptıkları betonarme binalara yerleşip tam uyum sağlayacakları sırada tekrar elli sene öncesine dönmüşlerdi.)

 

7.4

Bitti mi, tabii ki hayır

Bunları 23 yıl sonra yazıyla anlatarak rahatlamaya çalışıyorum belki de. Psikolog seanslarından uzak hayatımızda, diğer kırgınlıklarımız gibi bunu da sormadılar bizden. Anamız babamız yanımızda, evimiz başımıza yıkılmamışken sıra gelmezdi gerçi. Savaştan beden ve zihin olarak etkilenmiş olmak için illa mermi yarası almanın gerekli olmadığı gibi, depremin yıpratıcı müdahalesiyle travma yaşamak için de enkaz altında birazdan ölecek yaralı bir yakınınızla saatler ve öldükten sonra da günler geçirmeye gerek yok. Kimseninkini küçültme hadsizliği yapacak değilim, ama bizimkisi de az değilmiş be kardeşim. Ayağıma oturmayıp bileğimi burkan bütün topların boşluğundan biriken neyse onlar; hem eklemlerimde çatlaklar oluşturuyor, hem dönemeçlerimde fütursuzca savuruyor. Bilemiyorum, belki de şudur: İnsan bilmediği konularda konuşamaz, teknik olarak mümkün değildir. Hiç kimse bu sebeple kınanamaz. Peki ne? İnsan yanlış bildiği ya da bildiğini sandığı konuda konuşur, pardon, atıp tutar. Yazı terapisini ücret vermeden, danışmadan yapıyorum işte. Kendi kendimize iyileştiğimizdendi belirsiz, tehlikeli ve hırçın oluşumuz; hata edilmişti, yalnız bırakılmamalıydık.

Nasıl ki yaşa göre değil de, depreme endeksli ikiye ayrıldı hayatımız; bu yazı da bundan sonraki bakışımı, düşüncemi, hislerimi bir nebze değiştirecektir illaki. Bu kadar cerahat, ifrazat çıktıktan sonra küçük rahatlamalar gelmezse, bilim camiasına da, alaylı usullere de tümden yuh olsun. Kendi default yarasına gereksiz yere ikinci kez bakan çocuğun bıkkınlığı bir yandan devam edeceğe benziyor. Bari, güçlü kollarıyla arkadaşına vuracakken, onun çekilmesiyle kapıyı parçalayan delikanlının ‘item dedim kırıldı’ mazereti gibi yerin kendini müdafaasını umabiliriz ifşaat olarak. Dünya telaşından başka çırpınışı olmayan biz küçük insanlarla uğraşmayı da bırakır artık. Lan bırak!

Hayatımızı DÖ ve DS diye kabak gibi ortadan ikiye bölen ‘olanlar ve fakat bitmeyenler’, yıllardır süren etkisiyle hep gündemde oldu. Özellikle depreme yakalanılan mekândayken ‘o gece’ her zaman hatırlanır. Sahildeki -zemininde taşlarla ve ocağında fayanslarla 2000 yazan- çay bahçesinde otururken, ‘bir daha olursa buradan nasıl kaçabilirim, nereden kaç kişiyi kurtarabilirim’ düşünceleri her zaman zihni meşgul eder. Tabii, darbeler asla aynıyla gelmez ve biz hep hazırlıksız yakalanacağız. Travmanın geçeceği yok, ameliyatta masada kalmamak için çıkarılması riskli kurşun gibi, birlikte ömür boyu yaşayacağız. Anlayacağınız hiçbir teşrih masasında yokuz. Attığımız her adımda, aldığımız her nefeste, verdiğimiz her kararda etkisi oldu, oluyor, olacak. Hayatımızın bir yanı, naylon çadırımızdan gözüktüğü gibi hep puslu artık. Ölüleri kireç beyazıyla, yaralıları inşaat tozunun ıslak grisiyle hatırlayacağız.

En sevilen yemeğin bile pişerken yaydığı rahatsız edici ham kokusunun sindiği ergenliğimiz tarumar olmuştu bizim. Bir üst nesil tam hayatı anlamaya başladığı, tatlı tatlı taksitler ödediği yaşlarda çarpılmıştı. ‘Bunları görecek kadar uzun yaşamamalıydım’ demek zorunda kalan ihtiyarlar köşelerinde, hayatlarının son demlerinde, önceki yaşadıklarının toplamından fazla onca ağırlığı yeni tecrübe etmenin bebeksi şaşkınlığıyla kalakaldılar. Hâlâ atan bir kalpleri olup olmadığını, sağlıklı çalıştığından emin olamadıkları zihinleriyle sürekli yoklayarak her şeyin olduğu gibi kalması için her şeyi değiştirmek zorunda kalmıştı insanlar.

Yaşamanın aynı zamanda ölmemek demek olduğunun farkına zor tecrübelerle varmıştık. Dış dünyayla ilişkimiz sadece hayatî fonksiyonlarımızın devam ettirilebilmesi adınaydı. Acıyı da, hayatı da, kendimizi de tanımaya başlamıştık. Ailelerin yetişsin diye çocukları zorlamalarıyla, ustaların enseye şaplaklarıyla, hocaların umarsızlıklarıyla, fındıkçılıkla falan bir cacık öğrenmediğimizi sertçe anlamıştık. Ergenlik döneminde fazlasıyla ilgimizi çeken ve olur olmaz orasını burasını çekiştirdiğimiz vücudumuzun yanında, içimiz körelmişti ve hiçbir yere sünmeye niyeti yoktu, kapandıkça kapanıyordu içine içine. İnsanın birisine muhtaç olmasından çok, yalnız olsa da tek başına kalmamaya her zamankinden çok ihtiyacı olduğu manidar zamanlardı. Ama yemezler, kural her zaman tıkır tıkır işler, heykelleşen hayatlarımız şu kaide üzerine derme çatma bina edilir: Zor zamanlar dirayetli insanlar doğurur. Dirayetli insanlar konforlu zamanlar oluşturur. Konforlu zamanlar rahat insanlar yetiştirir. Rahat insanlar zor zamanlara sebep olur.

Dejavu olgusunun tersi de vardır; Jamaisvu. Her zaman gördüğünüz şeylere, sanki ilk kez görüyormuşsunuz gibi tepki verirsiniz. Deprem dejavusunu neredeyse her an yaşıyorum. Jamaisvu ise hayretimizi ve hevesimizi diri tutmamızı sağlıyor, hazır olmadığımız ama razı olduğunuz hâller karşısında.

Şimdilik bu kadar, gibi…


[1] Dördüncü sınıfta kolum kırıldığında yatağa bağlamışlardı, on üç gün hiç kalkmadan yatmıştım. Şimdi size ayıp olmasın diye buraya almadığım küfürlerle andığım doktorlar ve ceberut hasta bakıcıların elinde, yamuk yumuk olduğu her hâlinden kör gözce bile anlaşılmasına rağmen, iyileşti diye taburcu etmişlerdi. Sınıra Yakın’da Efsane’nin sol kolu için söylenenler benimki için de geçerliydi, bir zaman alışamadım, emanet gibi taşıdım. Bir zaman dediğim, bir daha düzelmeyeceğini anladığımdan şimdiye kadar geçen süreyi kapsıyor. Alçıladıkları kolumun askıyla son bağlantısını da kesmişlerdi. Yatakta doğrulup birkaç dakika beklememe rağmen, kalkıp ilk adımımı attığımda çakılıp kalmıştım, hastane koskocamandı ama yine de binanın nasıl oluyor da yıkılmadığına, en azından sarsılmadığına şaşırıyordum. Dışarıdan muhtemelen bir an gibi gözüken zamanı ben dakikalarla algılamıştım. Uzun yatışlar ve derin uykuların ağırlaştırmasıyla filleşen vücudumla birkaç adım daha atarsam nice zücaciyeci dükkânının hakkından geleceğimden ve işlerin çok kötüye gideceğinden ürkmüştüm.

[2] Zaten en şiddetli darbeyi eklem yerleri alır. Biz de ergenlik eklemindeydik ve deprem hiç acımamış, -epigrafta da demiştim ama zararı yok yineleyeyim- darmaduman etmişti.

[3] Deus ex machina; bir kurgu veya dramada beklenmedik, yapay veya imkânsız bir karakter, âlet veya olayın senaryo akışı içinde beklenmedik bir yerde aniden ortaya çıkması, örneğin anlatıcının bir anda uyanıp her şeyin rüya olduğunu anlaması veya aniden ortaya çıkan bir meleğin sorunları çözmesi için kullanılan Latince kalıp. Birebir çevirisi “makineden tanrı” olup Antik Yunan tiyatrosunda bir tanrıyı canlandıran karakterin bir vinç (machina) yardımıyla yukarıdan indirilmesi anlamında kullanılmaktaydı. Antik Yunan döneminde yazılan tiyatro eserlerinde, eser yazarlarının çok sık başvurduğu bir yöntemdir. Hikâyenin gidişi öyle karmaşık, içinden çıkılamaz bir hal alır ki, artık yazarın üretebileceği ilginç bir çözüm kalmaz ve sıklıkla başvurulan bir yöntem olarak da mitolojik tanrılar bir anda ortaya çıkarak olaya müdahale eder; ölmesi gerekeni öldürür, kurtarılması gerekeni kurtarırlar.

[4] Gerçekten binanın başındaydık, yanımıza kadar inmişti pasta vaziyetinde. O kadar korkunç olay arasında bu şekilde yıkılmış binaları da pastaya benzetiyorduk ya…

[5] Evet, tam olarak böyleydi her şey, hemen.

[6] Acılı bir annenin ölüm kol geziyor kollarında

[7] Bana fısıltı gazetesiyle gelen bir bilgiyi aktarayım, doğrusunu siz araştırın. O dönem ya hafif hasar vardı, ufak bir tamiratla kullanmaya devam edilebiliyordu; ya da ağırsa doğrudan yıkılıyordu. On binlerce binanın yıkıma gitme ihtimali oluştuğundan orta hasar ihdas edildi ve güçlendirmeyle kotarıldı işler. Bu bina da sonradan yıkıldı.

[8] Tarih öncesi dönem gibi geliyor şimdi yaşananlar, 2000’den sadece bir sene önceydi hâlbuki; yalnızca yüzyılı değil, binyılı da devirdiğimizden böyleydi algı besbelli.

[9] Çocukken bu sözü arkadaşlarla tartışır, denizin tutulan balıklar ağırlığınca insanı yuttuğuna dair safça çıkarımlar yapardık. Hayatımızı boydan boya carrtt diye yırtan hüccetli bir dersle doğrusunu öğrenmiş olduk.

[10] Kurtulanlardan birini (Oktay) köye gittiğimde bazen görüyorum. O anları yaşadığı yerlerde hâlâ nasıl dolaşabildiğini, Volkan abi gibi uzaklaşmadığını, benim bile en küçük sallanmalarda ya da herhangi bir gece evde oturup boş boş tavana bakarken birden içim ürperirken, onun hiçbir psikologun yardım edemeyeceği öz ifadesiyle bunun üstesinden gelebildiğini düşünmeye başladım.

[11] Askerde sahil güvenlik arama kurtarmacı bir arkadaşımın anlattığına göre bu tür vakalarda cesedi kolundan tuttuklarında kemiğe kadar derisi soyuluyormuş. Turgut Uyar da şunları yazmış: ‘Irmak boylarında gider gelirdim gider gelirdim/ Elimde ceset çekmeye yarayan bir uzun kanca’.

[12] Dördüncü iskele, şimdi üzerine monte edilen konstrüksiyon iskeleyle yarım metre yükselmek ve iki metre ilerlemek zorunda kaldı. Çünkü depremden canı yanan insanlar, idareciler ve ‘herkes bir kıyısından tuttu çekti büyüttü kenti’, denizi tekrar doldurdular ve önceden ihmal edip şimdilerde Dünyaya çaktıkları kazıklara güvenerek doğanın doğal hareketlerinin faciaya dönüşmesi için ellerinden geleni yapmış bekliyorlar.

[13] Yüksüz olan kamyondu evet, ama cümlede denk geldiği gibi İzmit’in kendisi de, urganları gevşetildiğinde atların odunları sere serpe bırakışı gibi yükünü boşaltmıştı sanırım.

[14] Bu cümleyi niçin böyle sallamışım ki. Hâlbuki 12 Kasım Düzce depremini, ustaların elektrik saatini takışını izlerken, daha yerleşmemiş karolarda ayaklarımla tahterevalli yaptığımdan o an hissedememiştim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1