Veresiye ölesiye; alasıya çıkasıya

 Veresiye ölesiye; alasıya çıkasıya



Küçücük köydeki

bu ekonomik döngüyü eleştirmek,

yerden yere vurmak için anlatmadım bunları.

Şu koca dünyanın her yerinde işler böyle yürür, pardon topallar.

Kredi kartları gökten zembille inmedi ya, geçmişteki takası veresiyeyi küreselleştirdi, resmîleştirdi.

Götürü almış gibi hızlı akıttığımız ısmarlama bu hayatı, bir de veresiye yaşayanlar olarak azamî dayanışma şart.


Lafı fazla uzatmadan hemen konuya gireyim. Köylünün temel geçim kaynağı koruculuk.(1) On yedi günde bir nöbete giderler, kalan zamanlar serbest. Yanına bir miktar hayvancılık (keçi, arı) ve arazi iklim elverdiğince tarım eklenebilir. Yaygın kanaatin ve beklentinin aksine kaçakçılıkla geçinen yok gibi, konumdan ötürü. Kasaplık, müzisyenlik, taşımacılık, inşaat tesisat ustalığı ve dokumacılık terzilik gibi diğer el becerileriyle iaşesini temin edenlerin yanında, yakındaki büyük askerî birliğe kamyon kamyon erzak geldiğinde gündelik hamaliye işlerine gidenleri de unutmayalım. Oduncular da mevsimlik işçiler olarak listede yer bulurlar. İlk yerleşme günlerinde yakınlardaki tepelerden ağaçlar ne yazık ki hunharca kesildiği için, üç beş dağ aşırıp gayet meşakkatle getirirler uzun zamandan beri. İki imam ve birkaç devlet memuru da köyde veya merkezde görevlidirler.

Şu birkaç sayfa için odamı dolduran melodiler eşliğinde günlerce ekrana kilitlenmemin müsebbibi olan bakkallar altı adettir. Aslında korucu olmakla birlikte ticaretlerini devam ettirirler. Hayvancılık ve tarımı da boşlamayıp kendilerine yetecek kadar her şeyle uğraşır onlar da.

Sobanın ikinci işlerini anlattığım yazımı hatırladınız mı? Orada değindiğim gibi eşyanın (şeylerin) görünmeyen yönleri cezbediyor dikkatimi ve rikkatimi. Bu bakkalların da malzeme alışverişi dışındaki görevleri; buluşma, sohbet ortamı sağlamalarıdır.(2) O günlerde köyde merkezde ülkede dünyada neler olduğunun kafalarda netleştirildiği, piyasada çözülmeyi bekleyen nice Gordion düğümlü mevzuların yün gibi atıldığı, rutinin dışında gelişen ve karara bağlanmadan önce eteklerden taşların dökülüp yoklama çekildiği yerlerdir buralar. Daha tam yerleşilemediğinden köy odası veya çayevi gibi ortak kamusal alanların yokluğu, süreç içerisinde doğal olarak tevdi etmiştir bu vazifeyi bakkallara.(3)

Her bakkalda sandalye, tabure mevcuttur. Muhabbet koyulaşıp hatır gönül işin içine girince patron(4) döner koltuğunun gacır gucur melodilerle inleyen yayları elverdiğince yaslanarak arkasında hazır bulunan ketılın düğmesine çöker(5) ve ‘semaver’ fabrika gibi başlar fokurdamaya. Muhabbetin yanında -genelde sallama- çay da demini alınca ya bakkal ya da çapraz satış tekniğiyle müdavimlere raflardan tatlı tuzlu paketler açtırarak ikram sadedinde millete dağıtırlar. Bu tüketimler hemen ödenmezse bakkalın aklında yer eder, misafirler gidince deftere yazılır.

Deftere yazmak; heeh, geldik mi asıl meseleye. Biraz hızlı bile oldu sayılır, aslında daha da uzardı.

Ivır zıvır çocuk oyuncakları geldiğinde bozuk da olsa yaşanan nakit çılgınlığı dışında, neredeyse para hiç dönmez gün içerisinde. Maaşlar yattığında, dinlenmelerine biraz fırsat verilir rakamların; makul süre geçtiğine kanaat getirildiğinde bıçak sokup soyulan makineden gasp edilir bankanın notları. Kâğıtlar emeğin yassılaşmış hâli gibi gelir gıcır gıcır. Emanetçisinin, sinesinde gezdirip kendine ait hissettiği birkaç günden sonra aylık yapılır ödemeler.

Bakkalın bir tane günlük, birkaç da esas defteri vardır. Birincisi her gün üç beş sayfa dolar, akşam kalın deftere temize, esas duruşa geçirilir rakamlar.(6) Kısa süreli hafızaları müthiş olan bu adamlarda para sayma becerisi pratikten çok kâğıt üzerinde gelişmiştir. Gün içerisinde kimin ne zaman ne aldığını akşam kendi çaplarında kestikleri Z raporunda deftere bakmadan söyleyebilirler, o derece yani.(7) Senelerin birikimiyle çekmeceler dolduran bu defterleri zaman zaman alıp incelemek için o kadar çok vakti vardır ki bakkalın, gün içerisinde size yan gözle baktıysa, sebebi; o aralar aranızda menfi başka bir şey olmadıysa, o gün eski hesaplarınıza denk gelmesidir muhtemelen.

Yanı sıra tüm bu zahmeti yüklenecek yegâne araç olan nakit para, dijital âlemlerde keyif sür(t)üp ortada olmadığından işleri zordur; dükkânı idare edebilmesi için yerlerine başkasını bırakmaları neredeyse imkânsızdır. Bakkalından şaşmayanlar her gittiklerinde açık bulabilsinler diye sürekli işbaşında olmak zorundadır. Bir bakkalın acil işi çıksa birkaç günlüğüne, ona yardım edebilecek en uygun kişi yine diğer bakkaldır.

Günlük nakit dönmediği gibi, ay sonunda borcun tümü de ödenmez, sayfalarda külçe gibi ağırlıklarıyla ama ileride çok düşecek alım güçleriyle bir miktar hep bırakılır. Senelerce kabarıp köpürüp durur. Defterin kullanılmaktan kaynaklanan kabarması bunun yanında gündeme bile gelmez. Parası olan da olmayan da bir türlü hesabı sıfırlamadığı gibi makul seviyede tutamayanlar da çoktur. Veresiyecilerin şahı düzensiz gelirlilerse bir yerden sağladıkları yüklü parayla bu şişkinliği indirmeye, defterin ateşini kendi lehlerine düşürmeye çalışırlar. Gözleriyle ne kadar ışıl ışıl gülseler de, ekonomi öyle işlemez; neticede çehresi neşeli insan değil, yüzü sıcak para konuşur.(8)

Aslında merkezdeki büyük marketlerden nakitle daha ucuza getirebilirler malzemeleri. Ama bunu yapmazlar; bir miktar farka da katlanmak pahasına köyde, yerinde ve veresiye tedarik etme kolaylığına tav olurlar.(9) Pahalı olsa ne olacak ki, zaten kim bilir kaç ay sonra ödüyor. Banka gibi faiz binmeyip miktar aynı kaldığından değişiklik olmuyor. Bazıları her ay ödemesini tam yapmak kaydıyla, garantinin dayanılmaz hafifliğinin verdiği düşünmeme huzuruna eren bakkalla anlaşıp küçük indirimler elde edebilirler. O hâlde bile gün içerisinde nakitin esamisi okunmaz. Paranın sürekli göz önünde olmasını istemezler. Kimde ne kadar ne var, bilinmemelidir. Geçim kaynakları sınırlı ve devasa boyutlarda yapısal sorunları (ev yapmak, çocuk okutmak, iki adım ilerisini görebilmek, düğün düzmek) olduğundan parayı tutmak zorundadırlar.(10) Miyoplukla malullüklerinin kimsenin umurunda olmadığı bakkalların, bu davranıştan en büyük zararı gördüklerini rahatlıkla söyleyebiliriz.(11)

Belki de sadece köyden temelli taşınanlar hesabı sıfırlarlar, gittikleri yerde bellerini doğrulttuktan sonra. Kimse kimsenin boğazına yapışmaz bu sebeple, yeter ki gitmeden önce hesabı temize çekip sözleşilsin ve mümkün mertebe plana sadık kalınsın. Bu daracık alanda hep bir arada kalma mecburiyetinden doğan katlanma zaruretiyle dışarıdan görünüşle aşırı geniştirler. Paranın kıymeti düşmüş, alım gücü azalmış kimseyi ilgilendirmez. Bir ay sonra da olsa aynı parayı öder, beş (rakamla 5) sene sonra da ödese bakkalın zararını tazmin edecek bir artırıma gitmez. Bakkal o parayla, sattığının yarısını bile alamaz o tarihte. Zararın minimize edilebilmesi için eklenen, işin normalindeki vade farkları ancak zevahiri kurtarır, oysa içten içe yanmaya devam eder bakkalın yüreciği. Veresiye veresiye verilen borçları, alasıya kadar canı çıkar. Can çıkar, borç çıkmaz bazen.

Her şey, ama her şey, yan köydeki fırından gelen çarşı ekmeği ve katırların yüklendiği sigara dâhil veresiye olur da, sadece tüp nakittir. Evde para yok ve durum çok acilse yine verilebilir, ama ilk fırsatta aksatmadan mutlaka ödenir. Bakkal ucunu kaçırmak, akşam olup da büyük deftere geçirmek istemez bu uçucu notu. Çünkü tüp hem pahalıdır hem de kâr marjı çok azdır.(12)

Köydeki bakkallar 20-40 m2 civarındadır. Dükkânı sadece dar çevresi için değil de bildiğimiz mânâda ticaret için işletiyorsa en küçüğünün defterinde bile nereden baksan 70-80 bin liralık alacak birikmiştir. Eşeğin kuyruğu gibi ne uzar ne kısalır bu dükkânların büyüklerinkiyse 100 bini çoktan aşmıştır. Günün şartlarında ortalama memur maaşını 2500 lira kabul edersek; bakkal, dükkânı kapatıp hiç çalışmadan tam 40 ay sırf bu borçları tahsil ederek, niyeyse çok imrendiği memurlar gibi geçimini sağlayabilir. Raflardaki ürünler de kendi kategorilerinde bir köylü ailesini 5-6 ay rahatça idare edebilir. Marketing management falan döktüren plaza çalışanları gelse iki aya kalmaz batırır, geleceğini karartır.

Durum bu şekilde ortadayken bir bakkal, dükkânını niçin yürütür? Durun, hemen cevap vermeyin, bende hazır zaten. Böyle güzel ortayı size niye bırakayım ki. Bir kere öncelikle kilit vurduğu an, -basmacı Hasan’ın yıllardır ödemeyenlerin hesabını diğerlerinden eleyerek aktardığı cildi eprimiş defterini sunturlu zincirleme küfür tamlamaları eşliğinde hızını bir miktar daha artırdığı minibüsün camından Körfezin serin sularına fırlatması gibi- bir kısım hesabı silmek zorunda kalacaktır. Alışveriş kesildi diye öyle herkes gelip mahsuplaşmaz. Nasılsa artık peşine düşmez umuduyla kendini ve borcunu unutturma gayesi ve gayretinde olacaklar az değildir. Niye ödesinler ki, artık muhtaç değildirler ona, düşene bir de sen vur kampanyasına gönüllüce katılırlar. Zaten pek bekletmez piyasa onları, başka heveskâr bir sağmal (maalesef bu böyledir) bulurlar hemencecik. İkincisi, dükkân sayesinde evdeki kalabalık boğazları uygun fiyattan besleyebildiği gibi, birçok derdine ortak olan yakın akrabalarıyla yaptıkları işlerde de çeşitli takas yollarına giderek hesapları denkleştirirler. Bal alır, hayvan alır, tarım ürünleri alır, taşıt kullanır; böylece paraya gerek kalmadan çift taraflı kazanç sağlanmış olur. Üçüncüsü de esasen burada bakkaliyenin harcaması pek azdır. Kira, eleman, nakliye, reklâm(13), sigorta, tabela, türlü vergi ve en önemlisi elektrik gibi masarif kalemi olmadığından, az bir kârla öyle veya böyle ayakta durmayı başarabilir. Gününü bu şekilde kurtarırken aylar yıllar sonra ödenecek muhtemel ve müstakbel borçlar da emeklilik ikramiyesi gibi olacaktır. Tabii Vezir dedemin her zaman dediği gibi; gelecek paraya güvenerek iş yapmamalıdır.

Toptancılarla işler nasıl görülür, tüm bu işleyişte genelde köye yabancı, yampir yumpir eski arabalarıyla bu modern çerçilerin çarkı nasıldır peki? Ortayı yine göğsümde yumuşatıp şutumu çekerek size bir şey söyleyeyim mi; Dünyanın en iyi yağını da dökseniz hep gıcırtıyla dönmek zorundadır, orası kesin. Nasıl ki bakkalların defterleri müşterilerden dolayı kabarıksa, toptancılarınki de bakkallarınkiyle fiziken de kapanmayacak derecede şişkindir. Müşteriden alacağı miktarın en az yarısı kadar toptancıya ödemesi vardır işletmecinin. Toptancı, ömür törpüleyen bu kısır döngüde, az buçuk hâlden anlar. Onun da büyük depolarla sürdürülebilir bir ilişkisi vardır elbette, yıllardır bu işi yürütebildiğine göre. Ama orasını şimdilik es geçelim. Her ortaya da ben çıkmayayım değil mi, bu sefer top sizde.

Herkesin herkese borcunun olduğu bu doğal süreçte, aslında her sektör veresiye işler. Köydeki tek tesisat ustası her ay değişmekle birlikte geçiminin bir kısmını sağlayabilecek kadar iş yapar. Sabit mekânı olmadığından maaş günlerinde, işini yaptığı kişilerin evlerini tek tek dolaşır. Bazıları tam, bazıları bir kısmını verir, bazıları da evine kadar getirme ayıbı yetmiyormuş gibi hem karşı çıkar arası zaten iyi olmayan rakamlara hem de erteleyebildiği kadar erteler borcunu. Köyde usta veya işletmeci olarak er meydanına atılacak kişiler bu riskleri göze almalılardır. Hem işlerinde usta, hem de emeğinin karşılığını söküp alabilmekte mahir olmaları gerekir.(14)

İşin aslı, dişlileri birbirini kanırta kanırta zor da olsa dönen bu çarkın varlığı, hiç olmamasından iyidir. Bu kadar ağır yüküne rağmen köyde bakkalının olması ya da insanların eline baktığı maharetiyle aranır olmak; gelirin yanında övünç vesilesidir de. Ellerine ne kalıyor bilinmez, ama kâğıt üzerinde de olsa görece büyük paralarla oynamak, köylünün neredeyse muhtar kadar itibar ettiği bu mide hapı müptelası, dert babası çilekeş adamların, her türlü eksi ve eksik yanlarına rağmen köyde lâzım gelen alkışlanacak bir iş yaptıklarını unutmayalım.

------------------------------------------------------------

Dipnotlar:

1

 170/1300; çalışma yaşındaki yetişkin nüfusun neredeyse dörtte üçü.


2

Musahabe ve muhasebenin bu kadar yakıştığı ikinci bir yer daha yoktur.


3

Daha yeri gelmedi belki ama araya sıkıştırayım: Böyle kalabalık bir yerde nasıl olur da çay ocağı, berber, hadi onları geçtim köy odası bile olmaz ki? Bu yoklukların, veresiyeden dolayı sistemin tıkanacak olmasıyla çok ama çok ilgisi var. Bakkalın alacakları haddi çoktan aşsa da elindeki mallar sayesinde aç açıkta kalmaz. Ama berber ne yapacak, tıraş makinesini yediremez ya çocuklarına. Çay da karın doyurmaz. Herkesin taşın altına sokulacak gönüllü ellerin ne hâle geleceğini tahmin etmesine ek, köyün anayol üzerinde tek bir parça toprağının olmamasını göz önüne alarak okuyun buraları. Dağlarla dışbükey kuşatılmış köprüyle iç kısma girilir, yola denk gelen bölümlerde en fazla birkaç kulübe yapılacak yer vardır. Öyle olmasaydı oraya kondurulacak bakkalın kasasının pasları silinir, sigortacı birtakım zevatı pek mutlu eden, poliçe basan yazıcıdan gelen cırt cırt sesinin sağladığı mutluluk eşliğinde yol üstü müşteriden akan günlük nakitle şıkır şıkır işlerdi.


4

 Böyle durumlarda şu pek meşhur ‘peşin satan’ tablosundaki patron gibidirler, mecburen sapına kadar veresiyeci olsalar da.


5

Zihninde meydan muharebesi verdiği, kulaklarından tutup düzene sokmaya uğraştığı fikirlerin kurcalamasıyla kaşınan burnunu büyük bir zevkle karıştırdığı o meşhur araştırıcı hareket eşliğinde, üst üste attığı bacaklarının biriyle zeminden diğeriyle bozuklukların göz kırptığı yarı açık çekmeceden destek alarak yaslandığını da ben yazmayayım değil mi, bir zahmet siz tahayyül ediverin. Toplu para geldiğinde parmağını yalayıp sayarken de bir şeyleri hak etmiş kişilerin olağan kasıntısıyla böyle keyifli yaslanırlar.


6

Müşteri tarafından sıcak bakılmadığı hâlde gündüz bazen kurşun kalem kullanılsa da akşam mutlaka silinmez kalemin eline bakılır. (M. K., 24) Çocukluğumuzda her yer gibi bizim kasabamızda da veresiye vardı. Bazı komşularımız arada şüphe kalmasın diye her alışverişte iki defterde kayıt altına alırlardı borçları. Özellikle hesaplar denk gelmediğinde oluşan şüpheler yüzünden hem bakkalın kalın defteri, hem de bu defterle aydan aya karşılaştırılan, her seferinde çocukların büyük bir ciddiyetle taşıdıkları -yerel, iki kişilik kredi kartı- minik not defteri. Ayrıca bakkal hangi kalemle yazarsa yazsın silerek veya karalayarak yok etmez veriyi. Üzerini çizer ve istendiği zaman gösterebilir. Dijital izler gibi.


7

Bu kredi sisteminin diğerinden farkı çokça göz önünde ve bir kişinin idaresinde olmasıdır. Avukatları hatırlı büyükler olan gecikmiş veya hiç ödenmeyen borçların cezası, dışına çıkamayacağınız bu küçük çevrede ayıplanmadır. Şehirlerdeki mahalle bakkallarında, mukavvaların iç kısımlarına çirkin el yazısıyla kazınıp görünür yerlerde ifşa edildiği gibi somut yapılmaz.


8

Herkes kazanç konusunda birbiriyle neredeyse türdeş olduğu için, şehirlerde rastladığımız ‘askı’ veya ‘hesap silme’ olayları köyde pek olmaz. Olan hep bakkala olur.


9

Ve bir bakkalın içine oturan durumlardan biri de, piyasa yoklamak için komşusuna uğradığında bilinçsiz bir baş kaymasıyla kendi daimi müşterisinin adını defterde görmesidir. Ne istedin de vermedim der içinden ve artık eskisi gibi olmaz bakışı; masadaki veresiyeden değilse de gönlündeki müdavimler defterinden siler adını. Bakkallar da insandır ve kalbi kırılmıştır. Marketten yapılıp köy arabasını evinin dibine yanaştırtıp çoluk çocukla kaçak göçek taşınan poşetler bile bu kadar etkilemez belki.


10

Özellikle düzensiz para kazananlar başta olmak üzere ama neredeyse her insan, bu çarkına tükürdüğüm dünyada biraz da olsa ileriyi görebilmenin getirdiği rahatlık isteği ağır bastığından önce yiyip içip sonra olan bitene göre plan yapma eğilimindedir. Memur kesimi de öyle değil midir? Hem maaşını çalışmadan önce aldığı gibi bir de kredi kartı kullanarak en az iki ay öteye borçlanır. Bu peşin alımlarda böyledir, senelerce süren taksitleri saymıyorum bile. Öte yandan köylü kısmı bir kertikli kuruşu dahi tasarruf ettiği hâlde, ‘ne derler’ günlerinde elindekini avucundakini harcar, ödeyemeyeceğinden boynunu mahcup eğdirecek borçların altına girer lüzumsuzca.


11

Biz de büyüyen ve ihtiyaçları artık evden odun getirmeyle, millete yalvarmayla çözülemeyecek kadar artan okul için ev ev dolaşıp bağış toplamaya başladığımızda ne kadar yadırganmış ve zorlanmıştık. Damdan düşmüş bakkallar en yakın dostumuzdu yol göstericilik ve teselli için.

12

Burada sıcak bir Haziran günü, herhangi bir kümelenmeye mahalle havası katan çınarların altındaki kamelyada otururken yazının taslağını okuyan bir arkadaşın (M. A. A., 30) hatırlattığı şu hususu nakletmeliyim: Büyük parçalı alışverişler para olarak değil, malzemenin adı ve miktarıyla kaydedilir deftere. ‘Tüp’ yazılır mesela ya da yerine göre ‘kazma kürek, ketıl’ vs. Böylece ileride üründe oluşacak fiyat değişikliği (genelde yukarı yönlü olur) bakkalı zarara uğratmaz. Ödemeyi o günün rayicinden aldığı için, yerine aynı üründen koyabilir. Ama bir handikapı vardır bunun da. Nasıl olsa değer kaybından dolayı bakkal zarara uğramayacak diye müşteriler ödeme tarihi konusunda fazla geniş davranır, uzattıkça uzatıp bezdirebilirler. Bakkalın yeterli sermayesi ya da toptancıda kredisi varsa ne güzel, ama genelde öyle olmaz. Bazen öyle bir ürünün parası öyle geç bir zamanda ödenir ki, hiç ödenmemesinden iyidir, zira ürün köy piyasasından kalkmış bile olabilir.


13

En iyi reklâm müşteridir ya, işte bu köyde en müşahhas hâlini alır. Köyde reklâm olmaz. Hem bakkal niye reklâm yapsın ki, neyin reklâmını yapsın? Herkesin müşterisi belli, aldığı sattığı malzeme belli. Meselâ bir bakkal tulumba tatlısı gibi köyde her zaman olmayan bir şey getirdi, onun için reklâma ne hacet. Bir kişinin görmesi yeter. O gün bütün köy sathına yayılır mevzu.


14

Pazarlık saçma sapandır. Satıcının alıcıyı kandırabilmesi adına uydurulduğunu, küresel çapta güvensizliğin tezahürü olduğunu şimdi uzun uzun anlatmayacağım. Ama veresiye biraz farklı sanki, aciz insan tekinin kendini garantiye almak istemesini merhametle karşılayabilmeliyiz. Pazarlık payı satıcıyı, veresiye müşteriyi muhafaza ve müdafaa edebilmek için icat edilmiş şeylerdir. Pazarlık için ‘kandırmak’ dedim, evet, aldatmak değil; ‘tatmin etmek’ anlamında kullandığımı söylersem anlaşılacak sanırım. Çünkü ‘Müşteri velinimettir’ (aslında vesileinimet) lafının geçerliliğini yitirdiği bir yamukluktur burası. Bakkal atasözlerinden biri olan ‘Teklif etme veresiye, dost kalalım ölesiye’ lafı da geçer akçe değildir bu engebede. Veresiye zaten asıl olandır; alternatifi olmadığı için, dolayısıyla teklif de edilemez. Çok kolay: Bir şey alırsın ve deftere yaz demezsin, zaten öyledir. Nakit vereceksen farklı bir durum gelişir ve bakkal kasada cebinde ne olduğunu hatırlamaya çalışarak kurcalar acemice. Şöyle olsun: Dükkâna girip alacağını almışsın. Karşı yamaçta kavakların altında gözü kapalı, denge unsuru tek kolu arkaya atılı, diğer eliyle açık bağrını tatlı tatlı kaşıyan, ötekinin üstünde düştü düşecek emanet duran bacağının ucunda sarkık ayağında topuğuna basılmış sallanan ayakkabısıyla kaykılan bu adamın ağzındaki samanı alıp kulağını gıdıklarsın. Her birinin rüzgârın farklı bir bölümünü kıvrımlarında demlendirip kendince melodiye dönüştürdüğü yapraklara kulak vermiş, bu gayet uyumlu orkestrayı dinleyen bilgeyi para denen kirli çıkıyla rahatsız etmenin ne âlemi var; adını aldığını yaz, çek git var işine gücüne.




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1