Heyula ile karşılaşma

Merkezden ne kadar basit ve demini almış gözüküyordu çeperdeki hengame. İnşaatın bittiği günlerde tüm arkadaşlarla okulu baştan aşağı temizlerken aniden koca maydanoz gelmişti. Yeni atamalar, çalışmasını hayranlıkla izledikleri Gurgin çekpası her zamanki kontrolsüz gücüyle savurduğunda o kadar özendikleri üstlerine bulaşan çamuru savmak için birbirlerine yardım ediyorlardı. Paçalar çoraplara yedirilmiş, kravat düğmelerin arasına kıstırılmış, manşetler sıvalı, etekler fora kapıya çıktım. Kapıya değil tabii ki, bahçeye çıktım, diye soğuk bir şaka yapardım ama yapmıyorum, zira konu fazlasıyla ciddiyet arz ediyor.

Maydanozun Mısır kralları gibi şişkin dudaklarını tamamlayan tombul yanaklarının etine yapıştırdığı karanlığın ardından o bakışını ve kaidesi zemin bile olsa anıtsal fatih heykelleri gibi mütekebbir pozlarını kesinlikle unutmayacağım. Bir anlık olsa affedilecek, ama öyle değil, muhatabını ezmek üzere yüzüne usulünce oturmuş kibrin mânâsını anlamamak için akıldan noksan olmak gerekirdi. Düşündüklerini bakışla hissettirmeyi geçtim; hissettiklerimizden bağımsız olarak bir enerjisi de olan kelimelerle dile de getirdi; ‘bu ne kılık hocam!’ Son derece ciddiydi, şakası yoktu. Ciddi olmayı abus çehreyle biber saçmakla karıştırdığının farkında değildi. Hamleyi cılız da olsa karşılayabilmek için dudaklarımı alaycı bir biçimde kıvırarak tebessüm etmeye çalıştım; nasıl yani maydanozum. İstifimi bozmamaya gayret ederek, misafirsiz davete tiksintiyle icabet ettim. Önemsemediğimi ihsas ettirmek, önemsememekten daha etkiliydi. (‘İktidarların en büyük korkusu muhalefet değil, ciddiye alınmamaktır.’)

Etkilendi de, çemkirme şöyle devam etti: ‘Üstünü başını toparla!’ Oysa biz onların atayacağı beden işçisinin hâlletmesi gereken işleri yüksünmeden yapıyorduk. Plansız programsız bir dolu saçmalık neticesinde binayla birlikte kayan şakülümüz, önüne çıkanı kanırtmaya ahdetmiş jilet tarafından kesilen raconlarla doğranıyordu. Acı kinlerle bile bitmeyecek bu münasebetsizliği, teksir ettiğim insanlardan kaçma temrin ve tecrübelerime sığınarak savuşturmayı diliyordum. Kararsız hırçınlığımı küskünlük ve kösnüllükle tehir etmem gerekiyordu zannımca. Amir memur algısından kaynaklanan avantajını güneş gözlüklerini çıkarmayarak artırıp muhafaza ediyordu. Dur he dur, bana mı bakıyor o, yoksa başkasına mı kaydırdı gözlerini? Bilemiyorum, mermilerin deldiği bendim ama. Bakıyor olsa da görmediği ve gömmeye niyetlendiği kesindi. Onca rahat makamından zahmet edip de kalkıp geldiği onlarca km.lik yolda bu terbiyesizliği hoş karşılayacak değil di ya! Bense aksine, saklayamadığım gözlerimle bakmadığım hâlde zerrelerine kadar görebiliyordum. Güneşe çıkınca küçülmesi gereken, ama önümde heyula gibi dikilen kapkara, zifiri karanlık karşısında büyüdükçe büyüyen gözbebeklerim de iş göremiyordu. Az ötede bir varlık duruyordu, evet, bunu yadsıyamayız, ama niteliği nedir çözememiştim. Hayır, hacmiyle uzay boşluğunu meşgul etmesi yetmezmiş gibi kitlesiyle toprağı yoruyor ve üstelik oksijen de tüketiyordu. Bakın, yanlış anlaşılmasın, ben de normalde nezaketten kırılan biri değilimdir ama kötü işler peşinde koşanların dinlendirici ve hatta huzurlu saydıkları tehlikeli mesleklerine imrenmiş gibi harbiden ayıp ediyordu. Yalan söylerken yakalanmadığı için gerçeği kabulleneceğimizi sananlarla aynı ipte cambazlık yapıyordu. Bu kadar yüksek rakımdayken, o kadar aşağılarda niçin dolaşıyordu ki! Anlaşılamayacak derecede karmaşık duygular içinde güya göz gözeyken; aslında fondaki tepelerle selamlaşıyor, şahikalardaki çınlamalardan medet umuyor, ittifak çağrısıyla destek bekliyordum.

Eğer yaşananlar halüsinasyonsa hemen çarçabuk yer sarsılıp titremeli, su kabarıp taşmalı; endamını sergilemeliydi yarenler. Dağlar hep servis aracımıza değil ya, biraz da buraya akıtmalıydı taşlarını. Birinin müdahale etmesini gerektiren o sessizliği zırhlanmıştım kısacık. Omurgasında insansı bir korkunun soğukluğunu hisseden Pers Kralına son hamleyi yapmaya hazırlanan Spartalı Leonidas gibiydim. Temizliğin teri saç diplerimden yola çıkıp ilerlemeye çalıştığı alnımda, yer çekiminin cazip çağrısına rağmen denk geldiği engelde oyalanmak, durmak, konaklamak zorunda kalmıştı. Şakaklarımda beyazlaşan saçlarımın yukarıda cepheyi geri çekerek açtığı alnıma şu anda eklenen ve yeni yerinde kadrosunu oluşturan yatay bir çizgi bu, aferin sana pek sayın maydanoz. Ulan zaten suyun sabunun içinde temiz temiz ısmarlama yaşadığımız bu hayatta sizi bana sayıyla mı veriyorlar. Aciz kaldığından oyukta tükendiği için ilerleyemeyen damlaya arkadan takviye gelince kılların da yönlendirmesiyle bu sefer çaprazda harekete geçiyorlar ekipçe. Çevreyolundan geçtiği hâlde yine de yakıyor gözümü. Kaşlarımın zekâ ve aksilik belirtisi açık uçlarından kolayca yol bulup rol çalıyor. Bir miktar zayiat verip takviyeyi tükettikten sonra favorilerimi takiple sinekler için kayak pistine dönüşen matruş ve hepsi heyecandan titreşen kalbe yardıma gittiği için kanı çekilmiş yanağımda serinlemeye geçiyor. Köy ortamının bayıltıcı durgunluğunda volüm artıran derenin uğultusu kulağımda, göğsümden engelli koşuyla inen boncuklar belimde, kim bilir nereden bulaşan lekeler elimde, parlaklığı kalmamış kaplarının içinde sıkışan ayaklarım ve uçlara doğru daralan kalıpta rahatlayabilmek için birbirlerini ittiren parmaklarımla nesnel değerlendirme saplantılı bu nobranlık karşısında koşulların olgunlaşmasını bekliyorum. Alt edemediğini halt etmek için kuru sıkı sallayan zavallıya karşı, hem nemli hem de 38 kalibrelik birer namlu olan delici ve delice bakan gözlerimden başka silahım yok.

Düşünmek için kimseye muhtaç değilim, ama o inanmak için lâzım gelen kalabalıktan sıyrılıp tek kalmayı göze alamaz düşüklükte. Daha çok takdir edilip cılkının çıkması için palavrasının anonimleşmesini bekleyecek kadar çok yaşamasını temenni ediyorum sefih topluluğuyla. Hem kaçmasın hem de işe yarasın diye ayakları parmaklarından kesilen Kunta Kinte, sıkıca bağlı olduğu ağaçtan göz kırpıyor, bu sıkıcılıkta işlerin asla düzelmeyeceğini fısıldıyor. O ise bilenmiş kelimeler ağzından dökülmüş ve duruşu hâlâ değişmemişken nasıl oluyor da her şey son derece olağanmış gibi davranmaya devam edebiliyordu. Sanki karşısında kısa pantolon giydirip hakaret edebileceği köleleri vardı, peh. Aklımın ucundan atlılar kanatlılar ve ehliyet liyakat adamcılık kelimeleri geçiyorken lütfettiğimiz avansın dibini sıyırmak için bu ne aceleydi. Bir ihtimal görevi suiistimal edeceğimize dair kuruntusu mide bulandırıyordu. Delillerin karartılması endişesiyle etrafı mitralyöz gibi kolaçanla sondaj yapan bir müfreze adedince agresif hafiye gözleriyle fıldır fıldır bakınca ancak yakalanabilecek detaylar peşindeydi. Rütbesinden beklenmeyecek heyecanlarla, bir insana ait olamayacak kadar gerilmiş ve ifadesizleşmiş yüzüyle birlikte dudaklarının da gevşeyip tam bir çıkıntı hâlindeki göbeğini hoplata hoplata 'şaka' demeliydi. Evet, özellikle sahibinden ayrı bir isme ihtiyacı olan göbekten bekliyordum bunu, 'her şey şakaydı'. Olanlar ve fakat bitmeyenler yetmezmiş gibi, insanlarla geçinmekten yana sıkıntı yaşayanların hiçbir şeye benzemeyen kaba ve vülger oportünistliğiyle mecburî sükûnetimin masasına çıkmış, tepindikçe tepiniyordu. Anlamsız boş bakışları, askıya alınmış kaşlarının altında gereksiz ünlemli soru işaretlerine dönüşmüş, mimiksiz yüz hatlarını balmumuyla sıvanmışçasına germişti. Hudut cephesinde bubilerle donattığım çapraz ateşle tasarruflu ettiğim lafların tamamını illa söyletecekti. Hayatı kolaylaştıran uyumla tedarik ettiğimiz ataklarda altına girdiğimiz toplar gövdemizi ezsin diye doğmamış umutları doymamış yağ gibi tıkıyordu. Bir doğru etmeyen sürüsüyle yanlışla baş ağrısını baş keserek tedavi etmek isteyen totaliter pıtrağı, enkazında bırakmaktan başka çaremiz kalmamıştı: Tamam kestik, yemek ve istirahat arası.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1