Kaçan uçak pahalı olur (Bir uçak kaçırma hadisesi)
Kaçan uçak pahalı olur
(Bir uçak kaçırma hadisesi)
Mustafa Zahid Ergün
Kaçan uçak kadar üzülmedik
değil mi,
Kalırken çocuklar kaç gün
öğretmensiz
Gelişmesi zaten
nadirattan sayılan Osasuna ataklarında kaçırılan golden sonra görev mahalline
dönmek için depara kalkan müdafi gibi gitmiştik havalimanına. Evin tam önünden
biniyorduk otobüse, doğrudan ulaştırıyordu. Her zaman 8 arabasıyla gidiyor,
10’da orada oluyor, teslimat giriş falan derken kanatlı toynaklı 12.05 uçağına
yetişiyorduk. Kayınvalidem de gelmişti uğurlamak için. O gün 6 arabasıyla
geldiğimizden 8’den 11’e epey vaktimiz vardı. Gel gelelim daima kısa olan zaman
nasıl da akmış, ne olduysa -hep öyledir ya- hızlıca geçmişti. Uçak çoktan
açılmış, sıraya çağırıyorlardı. Hâlâ internetten yapmıyordum işlemleri. Akıllı
telefondan barkod okutanlara hayretle bakıyordum. Oysa yarım akıllılardan yakın
zamanda bir tane edinmiştim.
Valiz sırası çok yavaş
ilerliyordu. Bizimkiler dışarıda duruyor, sıra gelince yanaşacaklardı. Daha
önce gördüklerimden kopya çekerek önlere doğru geçtim; uçağımız kalkacak
acelemiz var. İçim içimi yiyordu, ne vardı o kadar oturacak, bakan mısın VİP
misin, kalk gir sırana da hâlletsene işlerini. Başkalarının da acelesi varmış,
taktik pek işe yaramadı, ama beş on kişi atlamış olduk yine de. Artık daha
fazla beklemeden, kayınvalidemle arayı açmak pahasına hızlıca çıkış kapılarına
ulaştıran cihazlara yöneldik. Aksi ya, orada da eklendik uzun kuyruğa. Yılan
gibi kıvrılırken daralıyor, kıvranıyordum geç kalacağız diye. Yapacak bir şey
yoktu, bu saatten sonra akışa teslimdik. Yüksek meyilli yokuşlarda bayır aşağı
coşturan Zap düzlüklerde kıvrılıyor, işi oymuş gibi mendereslerde eriyordu. Tükenme
noktasına gelen ve fakat yine de tantanaya mahal vermeyen temkinli sabrımızla kuyruğu bitirip portaldan geçerken el çantasını
açtırdı yetkili ağızlar; suç unsuru üç kavanoz reçel ve konserve. Prosedürden
şaşmıyor yeni mezun, heybesinden ‘illaki çıkaracaksın’dan başkası sızmıyor. Yanı
sıra kaşları ve dudakları devreye giriyor bu aşamada. E haklı tabii. Güleç
yüzlü gençten biri; ‘kameralardan izliyorlar abi, mümkün değil geçirtemem.’
Affediyorum keratayı. Aslında daha önce geçirmişliğimiz vardı bu tip şeyleri.
Bilemiyorum belki yanlış hatırlıyorum, alt bagaja da vermiş olabiliriz. Her bir
imlasına varıncaya kadar sıcacık kanla yazılıp ihlali imkânsız şekilde semsert
pıhtılaşan havacılık kurallarını reçelle yeniden dizayn etmemize müsaade
etmediler. Bizi duvar dibine dikip kavanozları önümüze dizip çektikleri KOM
şube hatıra fotoğrafları resmi geçit yapıyor zihnimde.
Bir yandan hak veriyor
bir yandan da salacak diye ümitleniyordum. Ölesiye acele etmem gerekiyor,
arkamdakiler homurdanıyordu. Kararımı sadaka niyetine verdim, hâlen bariyerlerin
öte yanında bekleyen kayınvalidemle göz teması kurup götürüp teslim ettim.
Basiretim bağlanmış, gözlerim kararmış; ivedilikle acele ve günlü aldığımız
yanlış kararmış. Tenzil-i rütbe-i aklımız ve ehliyetsiz liyakatsiz ellerimizle
ne doğradıysak çanağımıza, o geliyordu kaşığımıza.
Çocuklar cihazdan
geçmişlerdi. Geri geldiğimde sil baştan mecburen kıvrıldım. Her şeyden tüm
kalbiyle emin olanları dahi tedirgin edecek şekilde, ayaklarım denizyıldızı vakumları gibi minik
minik binlerce adım atarak hızlandırmaya çalışıyordu akışı. Tam tersi
kaplumbağa yavaşlığıyla tıkanıyordu insanlar. Tabii o zamanlar sosyal mesafeyi
geçtim, kişisel mesafe bile fazla önemsenmiyordu. İşlerini tavsatan benden kime
neydi? Aylaklar, avara kasnaklar ve acelesi olmayanlar
toplaşmışlardı sanki inadına. Aynısı bir kez daha yaşanamayacak olayları ittire
kaktıra çabucak oldurmaya çabalıyordum. Daha önce izlemiştim bu kısa filmin çeşitlerini, tek tek
akıyordu şeritler gözlerimin önünden. Telaşımın rağmına her taraf talaş kaplanmıştı.
Şu anda sadece
edebiyle öfkelenmeyen tamamen öfke topuna dönüşen biri olarak, senaryoda ismimin geçmemesi için Holosko artı miktar
para vermeye razıydım.[1]
Kuyruk bitip cihazdan
geçince arkamıza bile bakmadan el elde baş başta hızlıca kapılara yöneldik.
Koşarken levha okuma rekoru kimdeyse tez elden almaya ahdetmiştik. İşe bak sen,
terslikler üst üste gelecek ya; en sondakiymiş. Terminale varmamız yetmemişti, terminal
kapıyı biletimize yazanlarca terminal enerjimiz zorlanıyordu. Koş Lola koş, koş Forrest
koş, koş Bold koş; işte kim varsa sürat makamında, podyumlarda kürsülerde
kim boy gösteriyorsa hepiniz koşun, koşturun, koşuşturun. Kör olası mütereddit acarlıkla, elimde
çocuk omzumda laptop, el çantası eşimde, canımız burnumuzda ve yine onun havliyle
yardırıyoruz; rabarbara rabarbara rabarbara… Dışarıdan nasıl gözüktüğümüzü
tartıyorum safça. Bantlarda nispeten artan hızımız günün küçük esenlik bildirisi
ve tesellisi. Her gün onlarcasına rastlanan, çekim esnasında yönetmenin
kafasına göre son anda eklediği ve kurguda düzenlenecek sahneleri bizim
dışımızda kimsenin umursadığı yok, zamanında o adamı küçük bir detay olarak
arkamda bırakmam gibi.
Neyse kan ter dışımıza
çıkmadan palas pandıras vardık
bankoya, zor bela durup kilidin şifresini fısıldadık nefessizlikten kupkuru
damağımız ve dumura uğramış dimağımızla; açıl susam açıl. Söylememize ne hacet,
onlarca m. öteden tanımıştır kesin ve yıkıp geçmekte kararlı bu dengesiz dip
dalgaları mendirek gibi nasıl savuşturacağını hesaplamıştır bile. Girdaba
kapılarak anaforda kaybolmaya niyetinin olduğunu hiç sanmıyorum. Seminerlerde,
simülasyonlarda, şahitliklerde edindiği tecrübeleri tüm gövdesinde
toparlamıştır. Üniformanın, kameraların ve camekânın verdiği güvenle -o küçücük
anda görevi kötüye kullanma veya keyfilik göremediğim- mimiklerinin yardımıyla
dilinin ve ellerinin ucunda ikna denen uzun çabaya dönüştürmek için güç
biriktirmiştir biz kendimizi ve mesafeyi tüketene kadar. Öyle de oldu. Gayetle
tıkız ve soğukkanlı ifadelerle donuk donuk yüzüme bakıp sadeliğiyle neredeyse soylulaşan bir cevapla uçağın az önce kapandığını, girişlerin taze bittiğini söyledi.
Üstümdeki kalabalıktan sıyırıp uzatmaya çalıştığım kimliklerin suntanın kaygan
hat ve sathında çıkardığı seslerle eşgüdümlü sorabilmiştim suyu çekilen
dudaklarımla; nasıl, nasıl yani? Sinapslar dandritler ne de seri görüyorlardı
vazifelerini, ışık hızıyla. Kulak kepçemin, harika kıvrımlarıyla edindiği
olanca toplayıcılığına rağmen avladıklarının beynime iletilmesinde zorluk
oluşuyor, işime gelmediğinden uğultuya dönüşen kelimeleri anlamlandırmaya
çalışıyordum. Mütebessim yüzünün uyumlu
tamamlayıcısı ve istihzadan uzak parlak dudaklarında,
sözlerinin dümdüzlüğünün aksine kendinden emin abartılı eklemelerle, ağzından
çıkanların tüm kabalığına rağmen zarif bir eğri oluştu. İzdihamla çirkinleşen laflardan yana zengin olmasına
gerek duymayan üstencilikle, acının tadına
varmamış, ölüme henüz uzak ve dayak yememiş insan arsızlığını zırh yaparak ilave etti: ‘Evet, şu andan itibaren giremezsiniz.’ Belli
ki önceki tecrübeleriyle korku duvarını çoktan aşmış, harekete geçmek için emir
ve talimat beklemeyen kaşlarıyla destekliyordu oklarını. İkna olmamak için
çabalamamız boşunaydı, desene, hızlandırma da işe yaramamıştı. Verebileceğinden fazlasını isteyenlere karşı kararlı çehresinde
yuvalanmış ışıltılı ve cesur gözlerle savurduğu onaylama ünlemleri mızrak gibi yağıyordu, kabinelerle
gölgede savaşma lütfüne eren gövdemize. Saplandığı yere dart çizip hedefi
tutturduğunu dikte ediyordu sadistçe. O kadar
az konuşmasına rağmen, alabildiğine genişleyip saydamlaşan bu kısacık zamanda
mil çekilmiş gözlerimle mazoşist ağzının yerini ezberlemiştim. Safdil meraklı bakanlara karşı adil ve açık bir insana
benziyordu. Salınmaması gerekenleri bendin ötesinde başarıyla ve barışçıl
yöntemlerle tutabilmiş, işlerini bitirmiş, artık istim üzerindeydi. Mesleğe
yeni adım atmışların acemiliğini çoktan atmıştı, fazladan ve faydasız
sakınımlara gerek görmüyordu. Muhalifini
böylesine uç bir durumda terk etmeyecek kadar efendiliği yoktu, öyle de
profesyoneldi hani. Benim açımdan Deus ex Machine zembilsiz bile olsa gökten inmemiş; onun
açısından teknik olarak vazife tamamlanmış,
eldivenle bile sevilmeyecek tavırlarla savuşturulması gereken bir sonraki krize
kadar rutine yüz geri etmişti.[2] Rutini bile zaten
son derece karmaşık olan bu havacılık operasyonunun trafiğini yönetmenin
yanında, bir de bizim gibi ramak kala[3]
aşırı hırslı olabilen dikkatsizleri idare etmek için hız ve rikkate riayet
etmeliydi. Bir hak olarak havaya öylece astığım suratımın camdaki yansıması
beni bile ürkütmüşken, görevlinin bundan nem kapmama mecburiyetine ve plana
sadık kalmasını takdir ediyordum içten içe.
Yetkililere çağrımdır: Politikacılar ve doktorlardan sonra
garantici bankocuların da yalan söylemesi kanunen ve ahlâken mubah sayılmalı.
Böyle dümdüz söylenmez ki, acık kıvırsaydı. Giderek daha fazla reyting alan
tartışmayı uzatmak pahasına kesin tesirli pembe fonlar kullansaydı. Kuğu
boynunu bükerek gözlerindeki endişe sandalını sarsmamaya uğraşan muhatabının
kof ve bıçkın tavrına rağmen vakti lastik dili elverdiğince uzatmalıydı.
Akla yatkın şeylerin
akla karşı reddetmesi güç tezler ürettiği yer burasıydı.
Hâlâ yaşananlar gerçek mi değil mi diye düşünüyordum. Kesin bir sessizlik hâkimmiş gibi, anne karnındaki bebeğin
duyduklarından fazlasını algılayamıyordum. Pek belli olmayan inanmazlıkla bunun serserice bir meslek latifesi olmasını umuyordum. Etraftan birileri çıkıp alkışlarla açıklasalardı durumu, o sırada
kapılar, evet kapılar sıkışarak
geçecek kadar bile açılsaydı da, bütün davranışlara yön veren rahata erme
tutkusuna kavuşsaydık. Olur mu hiç, yer mi; olmadı tabii, yemedi. Adımızı,
limanların asli unsuru anonsların kesik metalikliğiyle haykırmışlar birçok
kere. Hiç işitmedik. (Yalana bak.) Geç kalma heyecanıyla neyi duyuyorduk ki
acaba. Dikkatsiz olanların içine dâhil
olmasına izin vermeyen biteviye ahenkteydi işleyiş, ayak uyduramayanlar, uygun
adım oyundan atılıyordu.
Bir çelikten duvara
dönüşmüş cam kapıya bakıyorum, bir körükten daha ayrılmamış uçağa. Yer
hizmetleri biriminin hummalı çalışmalarını hızlıca yoklayıp ne yaptıklarını
çözmeye çabalıyorum. Gözüm fazla dalıyor, lego adamları gibi mekanik işliyor
hepsinin vücudu. Gri havada silik birer aktör olarak devam ediyorlar rollerine.
İyice umut kesiyorum, şeffaf camdaki şeffaf yazılara geriliyor bakışlarım. Ben
de geriliyorum. Birazcık hatırlı kişiler olsaydık o kapı ardına kadar açılırdı,
bir yandan da buna yanıyorum. Meğer vadesi dolduğu hâlde uçağın ayrılmama
sebebi bagajdan bizim valizi indirmeleriymiş. Ya valizsiz gidelim, o sonra
gelir arkadan, hatta gelmese de olur, yakınlarımız yollar, dediysek de
dinlemediler. Sırtımdan daha ne kadar vurabilirlerdi ki, tuş olmuştum, 130’luk
Karelin boynumdan hunharca bastırıyordu, pes edip istemsizce arkamı döndüm. Ne
sebeple olursa olsun aksayan uçuşlarda yüzlerce kişiyi onlarca dakika sorgusuz
sualsiz bekletmekten imtina etmeyen sistem, bir küçük aileye üç beş dakikayı
çok görmüştü. Şanslı olduğu için hâlâ elimde duran çocuğu eşime teslim ettim
babalık içgüdüsüyle sakin kalmaya çalışarak. Laptop o kadar şanslı değildi,
insiyakî hareketlerle koltuklardan birine fırlattım. Lüzumsuz dellenenler gibi kafam az daha gidik
olsaydı, bilinmeyene uzanan bir yolculuğa çıkıp çocuğu da savurur muydum diye çok korktum sonraları. Bunlar
yaşanırken şaka gibi zihnime kazınan onlarcasını işittiğimiz duyuruları
lüzumunda duymayan kulaklarımız, rötarın verdiği bezginlikle kabinde edilen
küfürlere de kabarmamıştı, hindileşmeyen her şeyimiz gibi.
Görevliye şaşkınlığım
devam ediyordu; karşısındakinin nasıl davranacağını bilmeden kapıların
kapandığını ve artık giremeyeceğini perva etmeden söylemek için her sabah yürek
mi yiyordu. Tamam, her yer kayıt altında, toplumsal sigorta ve sosyal haklarla
doluydu. Ama karşıdan canhıraş koşturup gelen birine o kadar basit ve sek
kelimelerle, sulandırıp altını doldurmadan nasıl hitap edebiliyordu. Elbette
her gün yaptığı işti, sosyal yardım görevlisi gibi kimseyi ikna etmesi
gerekmiyordu. Fakat ilk defa uçak kaçıran birinin istemsizce keçileri de
kaçırabileceğini düşünmüyor muydu acaba? Biraz çabayla uzanabileceğim
emniyetsizlikteydi sonuçta. İki insanın birbirlerine sakınımsız bakmaması gereken
bu kadar yakın mesafede yakasına yapışıp sarstıktan sonra gerilip savurduğum
uçan tekmeye eklediğim kafayı çakabilir, çift dalarak yere düşürürken sağ sol
kroşeler ve aparkatlarla çeneden yumruklayabilirdim. Bazı tarikat üyelerinin
dans figürlerine eklediği aduketle de son darbeyi indirerek bir solukta
nefesinin bant aralığını daraltabilirdim. Sinirli bıçkınların yapmaması işten
bile olmayan hareketlere tevessül etmedim tabii ki, ne sandınız beni, o kadar
da değil; hıncımı laptoptan çıkarmıştım. Dağılan varlığımızı toparlamaya
çalışıp yenilgi şartlarını kabullenirken duymadığım küfürlere, içeriği bende saklı, yakası
açılmamış nice yenilerini ekleye ekleye, süne
süne geri dönüyorduk, savaş meydanında başıboş atlar gibi. Önümü zor görüyor,
yönümü güç tayin ediyordum. Niyeyse, lise öğretmeni Pedersen’in ülkesine
musallat olan büyük siyasi uyanışa dair anlatısı ve neyin nesi olduğunu
anlayamadığımız bahçedeki gidonları kromajlı pırpır uçuşuyordu etrafımda.
Kayınvalidem ana
kapıdan çıkmış, otobüslere doğru yürüyordu telefonla ulaştığımızda. Dünyada
herkesten beklerdi de bizden bir arama beklemezdi o an. Telefonlarımız ve yemek
masalarımız kapalı, kemerlerimiz takılı, koltuklarımız ve başımız dik,
ellerimiz ellerimizde, cesaret verici kıpırtılarla koltuğa yapışmış olmalıydık.
O da küçük dilini yutacaktı az kalsın, kim bilir neler tasarlıyordu gün içinde
yapması gerekenlere dair. Kendini sorumlu tutmuştu besbelli. Kulakların beyne
çok yakın olmasının verdiği avantajla saliselerde iletilebilen kelimeler, yine
yakınlardaki boğazını ânında düğümlemiş ve fakat dili aynı hıza ayak
uyduramayıp ne diyeceğini ayarlamak için birkaç saniyeye ihtiyaç duymuştu.
Şimdi kısa bir hesap
yapalım. Muhabbeti kısa tutsaydık, valizi verirken daha ricacı olup önlere
geçmeye çalışsaydım. Ya da en çok içimi acıtan, kavanozları çöpe nişanlayıp
yoluma devam etseydim. Evet evet, bütün yanlışlık oradaydı. Niye atmamıştım ki,
emeğe kıyamamıştım besbelli. Bir koşu gidip dönerim diye düşünmüştüm. Oysa
havalimanlarında herkesin acelesi vardı ve görevliler kesinlikle tavizsizlerdi.
(Yok, bu da yalan, hem de püsküllü.)
Etrafımı görmeden,
sesleri duymadan yürüdüğüme eminim. Otonom sinir sistemi devreye girmiş;
götürüyor, sürüyor, sürüklüyordu benliğimi. Uçağın bizi uçuramamasından
korkarak onar saniyelerde deparlarla uçarcasına koştuğumuz yüz metreleri,
eriyik kaşar gibi dakikalara yaymıştık. Zaman ve mekân ölçeğinde, gerçek ve
mecaz anlamda uzattığımız her adım neyse ki daha büyük felâketlere kapı
açmıyordu, kapılarını açmayan uçağın aksine. Konu hakkında yeterince bilgimiz
olmadığından, bari yeterince susmayı bilmiştik etrafın alabildiğine
oyalayıcılığıyla.
Kazandığımız ancak üç
otuzdu. Kahrolası sistem tarafından yutulan o kadar paranın heba olmasının hiç
sempatik olmadığı bu durumda kerameti kendinden menkul parasempatik sistem de
hareketsiz pelteye dönmüş vücuduma ‘savaşma kaç’ komutları veriyordu. Civarımı
kayıtsızca süzerken yığılıp
kalabilirdim de. Paranın bol olmadığı bu zamanda bizi A şehrinden B şehrine
götürmeyen uçağın, yüksekten atladığımız için beton etkisi yapan cam kapısından
dönüp büyük bir parabol eğrisi çizerek A şehrinden yine A şehrine götürecek
araca atlayıp evin yoluna koyulacaktık. Düşünsenize, şu an, yükte de pahada da
ağır bir uçakta ve 900’le bulutların üstünde
süzülüp salınmak varken, 100’le asfaltı kemirerek geri püskürtülecektik.
Sonunda acı gerçeğe
teslim olup ‘dön baba dönelim’den
başkası kalmayan çaremize revan olmuştuk. Gitmeme özgürlüğü olmayan küçük
insanlardık, ara ara belirtiyorum; uçağa binememenin ardından sıradakine bilet
alamamak da buna dâhil olsun bakalım. Bir an aklıma geldi; yaşlı, hasta ve
esasen asil isimli Lazarescu Dante Ramus’u fakir olduğu için hor gören ayarsız
ambulans şoförüne sövdüm o sıkışıklıkta. Aşağı katlardan bir yerden valizi geri
aldık, çıktık binadan. Oradaki babacan görevli de ilk darbe yukarıda göğüslenip
sönümlendirildiği için rahat ve fakat -kim bilir günde kaç kişiye- acıyan tavırlarla
işlemleri tamamlamıştı.
Böyledir işte, kişisel
gelişim ve oylumlama kitaplarından alıntı yaparak belirtecek olursam; hayat biz
planlar yaparken başımıza gelenlerdir. Otuz altı bin feette olmamız gerekiyordu. Gel
gelelim, aksine bulutlar inebilecekleri legal en alçak irtifaya inmiş, Karelin
gibi bastıkça basıyor, içimizden beter
acımasızca kapalı hava üstümüze çöküp
tepiniyor, abandıkça abanıyordu. Kaçırdığımızın sonuncu olmaması şartıyla ancak
bir sonraki otobüse kendimizi atabilecek insancıklar olarak o kadar da küçük
olmadığımızı kanıtlamak istercesine taksiye yöneldik, bir an önce uzaklaşmak
maksadıyla. İçimizde köpüren ama
varlığı belli bile olmayan, dünyadaki en büyük yeteneğimiz sabrımıza mecburen sığınıp sarılarak hayatın olağanlaşması için
çabuk olmalıydık.
Düşünülebilecek her
önlemi alamayan şaşkınlar olarak ölçüsüz, tekinsiz ve temkinsiz adımlarla eve geldik, ama kendimize gelemedik. İçeri girdik girmesine de
yerimde duramıyordum ki. Hem sisteme hem millete, en çok da kafasızlığıma
kızıyordum. Dağıtmaya kıyamadığım tüm eşyadan uzaklaşarak nöbeti kafama
devrettim. Alarga duran gemiler gibi kıyıdan uzaklaşmak iyi gelecekti. Kurallar
karşısında alestaydık, attım kendimi dışarı, girdim bir internet kafeye,
yerleştim köhne köşeye, yeni biletler için arama yaptım. Unutmak için çabalamak adına vazgeçişlerden beslenemezdik. Öylece,
yapayalnız fena hâlde merakla cüret edip baktığım
fiyatlar ateş pahasıydı.[4]
Yanan biletler ve havalimanına gidiş gelişlerdeki masarifi hesaplamak için
dağılan kafamı toparlama zahmetine girmiyordum. Bir bilet aldım, eşimle çocuğa
sonrası için ayrıca bakacaktım. İki bilet bile çok geldi, kaldıramayacaktım.
Sanki ne vardı değil mi, olan olmuştu, hem çocuğun neşesi yerinde ve laptop da
sağlamdı işte. O gün ödeyeceğim miktar, bir ay içerisinde iller arası gidiş
gelişlerde ve sonra karşılama yolunda harcayacağımızdan birazcık fazlaydı.
Onlarca uçuştan sadece
birini kaçırmıştık. Olaylar silsilesinin harareti geçtikten sonra yaşananlar
şoke etmenin yanında, pes perdeden ilham da vermişti. İki gün sonra tüm tedbirlerini alan tik’çiler ve her hareketten
kıllanan skeptikler gibi şüpheci geçen birkaç saatin akabinde nihayet
kaçırmadan bindim uçağa, vardım kürkçü dükkânına. Uzaktan bir bütün olarak
görünen ve böyle bitmek zorunda olan her şey gibi yakınlaştıkça parçalanıp
karmaşıklaşan onca yükün altına girmem gerekiyormuş; buymuş her şeyin mânâsı.
İnsanı yetiştiren ve geliştiren ıstıraplardan biri daha
fobi olarak bünyeye yüklenmişti. Yazıcı, müzmin geç kalanlar defterine adımı
silinmez kalemle kaydetmeden önce işleri sırasıyla gayet
profesyonelce hâllederken, çaresizlikten sıtkı sıyrılan birilerini görmeye
tahammül edemeyecek gözlerimi ekranlardan ayırmamıştım. Başaranların, önceki
çömezliklerini unutup takındıkları artistik tavır üzerimdeydi: Sizin kafanızdaki kırk
tilki, benim kafamdaki bir topal tavşanı kovalayamaz. Bu kadar yürüdükten sonra
bir uçak da düşüremeyeceksek tüf bize.
[1] Bu taraklarda bezi olmayan, dalında ve uçuşlarda
acemi, kaşı ve bıyıkları çalı süpürgesi, yüzü kıl dipleri aşırı belirgin
şekilde matruş, tenine kavruk bir adama denk gelmiştik. Çocuğuna bilet almayı
ihmal etmişti. İşin doğrusu ve trajikomik hâli, aslında almıştı; ama uçuşa
kadar çocuk iki yaşını doldurduğu için ona da ayrı bilet isteniyordu. Adam
(harbiydi) lisanımünasiple iki ay önceden aldığını, o zaman bunu
düşünemediklerini, normalde kucakta gidebilecek çocuk için peki şimdi ayrı
bilet alıp alamayacağını sordu. Görevli de uçağın tamamen dolu olduğunu, ne
kadar para verse de nâmümkünü mümkün kılamayacağını söyleyip duruyordu. O
söylerken susan adam, o durunca basıyordu vaveylayı ve artık geri girmemek
üzere çileden, zıvanadan ve ahlâk yasasının sınırlarından çıkıyordu yavaş
yavaş. Etrafa sarmasına ramak kalmıştı. Onlarca gündür kafasında kurduğu,
ailesi ve dostları arasında fikir alışverişiyle heyecanını ancak teskin ettiği
yolculukta, hem de ailesinin yanında bunu ona yapamazlardı. Sisteme uçuş ve
bebeğin yaşı girildiğinde, o tarihte iki yaşını dolduracağını ve bilet
gerektiğini belirtmeliydi. Yetkili bir abinin yanına gittiler, sonra ne oldu
bilmiyorum. Şimdi bendim başroldeki ve prompterim ve sufle verenim de yoktu.
[2] Aynı tavanın balıklarınca sahnelenen
karşılaşmalarımın bini bir paraydı. Çarşı pazarın karıştığı havalimanında işler
böyleyken, gitmeye çabaladığım yerde de sene başında şunlar gelmişti başıma:
Merkezden ne kadar basit
ve demini almış gözüküyordu çeperdeki
hengame. İnşaatın bittiği günlerde tüm arkadaşlarla
okulu baştan aşağı temizlerken aniden koca maydanoz gelmişti. Yeni atamalar, çalışmasını hayranlıkla izledikleri
Gurgin çekpası her zamanki kontrolsüz gücüyle savurduğunda o kadar özendikleri
üstlerine bulaşan çamuru savmak için birbirlerine yardım ediyorlardı. Paçalar çoraplara yedirilmiş, kravat düğmelerin arasına
kıstırılmış, manşetler sıvalı, etekler fora kapıya
çıktım aralarından geçerek. Kapıya değil tabii ki, bahçeye çıktım, diye soğuk
bir şaka yapardım ama yapmıyorum, zira konu fazlasıyla ciddiyet arz ediyor. Maydanozun
Mısır kralları gibi şişkin dudaklarını tamamlayan
tombul yanaklarının etine yapıştırdığı karanlığın ardından o bakışını ve
kaidesi zemin bile olsa anıtsal fatih heykelleri gibi mütekebbir pozlarını
kesinlikle unutmayacağım. Bir anlık olsa affedilecek, ama öyle değil,
muhatabını ezmek üzere yüzüne usulünce oturmuş kibrin mânâsını anlamamak için akıldan
noksan olmak gerekirdi. Düşündüklerini bakışla hissettirmeyi geçtim;
hissettiklerimizden bağımsız olarak bir enerjisi de olan kelimelerle dile de
getirdi; ‘bu ne kılık hocam!’ Son derece ciddiydi, şakası yoktu. Ciddi olmayı
abus çehreyle biber saçmakla karıştırdığının farkında değildi. Hamleyi ilk elde savuşturamasam bile cılız da olsa
karşılayabilmek için dudaklarımı alaycı detaylarla besleyerek üst perdeden tebessüm
etmeye çalıştım; nasıl yani maydanozum. İstifimi bozmamaya
gayret ederek, misafirsiz davete tiksintiyle icabet ettim. Önemsemediğimi ihsas ettirmek, önemsememekten daha
etkiliydi. Etkilendi de, çemkirme şöyle devam
etti: ‘Üstünü başını toparla!’ Oysa biz onların atayacağı beden işçisinin
hâlletmesi gereken işleri yüksünmeden yapıyorduk. Plansız programsız bir dolu
saçmalık neticesinde binayla birlikte kayan şakülümüz, önüne çıkanı kanırtmaya
ahdetmiş jilet tarafından kesilen raconlarla
doğranıyordu. Acı kinlerle bile bitmeyecek bu münasebetsizliği, teksir ettiğim
insanlardan kaçma temrin ve tecrübelerime sığınarak def etmeyi diliyordum.
Kararsız hırçınlığımı küskünlük ve kösnüllükle tehir etmem gerekiyordu
zannımca. Amir memur algısından kaynaklanan
avantajını güneş gözlüklerini çıkarmayarak artırıp muhafaza ediyordu. Dur he
dur, bana mı bakıyor o, yoksa başkasına mı kaydırdı gözlerini? Bilemiyorum,
mermilerin deldiği bendim ama. Bakıyor olsa da görmediği ve gömmeye
niyetlendiği kesindi. Onca rahat makamından zahmet edip de kalkıp
geldiği onlarca km.lik yolda bu terbiyesizliği hoş karşılayacak değildi ya!
Bense aksine, yoğun ışık ve ateş altında kısmakla saklayamadığım
gözlerimle bakmadığım hâlde zerrelerine kadar görebiliyordum. Güneşe
çıkınca küçülmesi gereken, ama önümde heyula gibi dikilen kapkara, zifiri karanlık
karşısında büyüdükçe büyüyen gözbebeklerim de
iş göremiyordu. Az ötede bir varlık duruyordu,
evet, bunu yadsıyamayız, ama niteliği nedir
çözememiştim. Hayır, hacmiyle uzay boşluğunu meşgul etmesi yetmezmiş gibi kitlesiyle toprağı yoruyor ve üstelik
oksijen de tüketiyordu. Bakın, yanlış anlaşılmasın, ben de normalde
nezaketten kırılan biri değilimdir ama kötü işler
peşinde koşanların dinlendirici ve hatta huzurlu saydıkları tehlikeli
mesleklerine imrenmiş gibi harbiden ayıp ediyordu. Yalan söylerken
yakalanmadığı için gerçeği kabulleneceğimizi sananlarla aynı ipte cambazlık ediyordu. Bu kadar yüksek rakımdayken, o kadar aşağılarda niçin dolaşıyordu ki! Anlaşılamayacak
derecede karmaşık duygular içinde güya göz gözeyken;
aslında fondaki tepelerle selamlaşıyor, şahikalardaki çınlamalardan medet
umuyor, ittifak çağrısıyla masaya destek bekliyordum. Eğer yaşananlar
halüsinasyonsa hemen çarçabuk yer sarsılıp titremeli,
su kabarıp taşmalı; endamını sergilemeliydi yarenler. Dağlar hep servis aracımıza değil ya, biraz da buraya akıtmalıydı taşlarını. Birinin
müdahale etmesini gerektiren o sessizliği zırhlanmıştım kısacık. Omurgasında
insansı bir korkunun soğukluğunu hisseden Pers Kralına son hamleyi yapmaya
hazırlanan Spartalı Leonidas gibiydim. Temizliğin teri saç diplerimden yola çıkıp ilerlemeye çalıştığı alnımda, yer çekiminin
cazip çağrısına rağmen denk geldiği engelde oyalanmak, durmak,
konaklamak zorunda kalmıştı. Şakaklarımda beyazlaşan
saçlarımın yukarıda cepheyi geri çekerek açtığı alnıma şu anda eklenen ve yeni
yerinde kadrosunu oluşturan yatay bir çizgi bu, aferin sana pek sayın maydanoz.
Ulan zaten suyun sabunun içinde temiz temiz ısmarlama yaşadığımız bu
hayatta sizi bana sayıyla mı veriyorlar! Aciz
kaldığından oyukta tükendiği için ilerleyemeyen damlaya arkadan takviye gelince
kılların da yönlendirmesiyle bu sefer çaprazda harekete geçiyorlar ekipçe. Kaşla göz arasındaki o kısacık malum mesafeyi çabucak aşıp çevreyolundan geçtiği hâlde yine de yakıyor bebeciklerimi.
Öte yandan kaşlarımın zekâ ve aksilik belirtisi açık uçlarından kolayca yol bulup rol çalıyor. Bir miktar
zayiat verip takviyeyi fondipledikten sonra favorilerimi takiple
sinekler için kayak pistine dönüşen neyse ki matruş
ve hepsi heyecandan titreşen kalbe yardıma gittiği için kanı çekilmiş yanağımda
serinlemeye geçiyor. Köy ortamının bayıltıcı durgunluğunda volüm artıran
derenin uğultusu kulağımda, göğsümden engelli koşuyla inen boncuklar belimde,
kim bilir nereden bulaşan lekeler elimde, parlaklığı kalmamış kaplarının içinde
sıkışan ayaklarım ve uçlara doğru daralan kalıpta rahatlayabilmek için
birbirlerini ittiren parmaklarımla nesnel değerlendirme saplantılı bu nobranlık
karşısında koşulların olgunlaşmasını bekliyorum. Alt edemediğini halt etmek için kuru
sıkı sallayan zavallıya karşı, hem nemli hem de 38 kalibrelik birer namlu olan
delici ve delice bakan gözlerimden başka silahım yok. Düşünmek için kimseye muhtaç değilim, ama o inanmak için
lâzım gelen kalabalıktan sıyrılıp tek kalmayı göze alamaz düşüklükte. Daha çok
takdir edilip cılkının çıkması için palavrasının anonimleşmesini bekleyecek
kadar çok yaşamasını temenni ediyorum sefih topluluğuyla. Hem kaçmasın hem de işe yarasın diye ayakları parmaklarının
kökünden kesilen Kunta Kinte, sıkıca bağlı olduğu ağaçtan göz kırpıyor, bu
sıkıcılıkta işlerin asla düzelmeyeceğini
fısıldıyor. O ise bilenmiş kelimeler ağzından dökülmüş ve duruşu hâlâ
değişmemişken nasıl oluyor da her şey son derece olağanmış gibi davranmaya devam
edebiliyordu. Sanki karşısında kısa pantolon giydirip hakaret edebileceği
köleleri vardı, peh breh breh! Aklımın ucundan atlılar kanatlılar ve ehliyet
liyakat adamcılık kelimeleri geçiyorken lütfettiğimiz avansın dibini sıyırmak
için bu ne aceleydi. Bir ihtimal görevi suiistimal edeceğimize dair kuruntusu
mide bulandırıyordu. Delillerin karartılması endişesiyle etrafı mitralyöz gibi
kolaçanla sondaj yapan bir müfreze adedince agresif hafiye gözleriyle fıldır
fıldır bakınca ancak yakalanabilecek detaylar peşindeydi. Rütbesinden beklenmeyecek heyecanlarla, bir insana ait
olamayacak kadar gerilmiş ve ifadesizleşmiş yüzüyle birlikte dudaklarının da
gevşeyip tam bir çıkıntı hâlindeki göbeğini hoplata hoplata ‘şaka’ demeliydi.
Evet, özellikle sahibinden ayrı bir isme ihtiyacı olan göbekten bekliyordum bunu, ‘her
şey şakaydı.’ Olanlar ve fakat bitmeyenler
yetmezmiş gibi, insanlarla geçinmekten yana sıkıntı yaşayanların hiçbir şeye
benzemeyen kaba ve vülger oportünistliğiyle mecburî sükûnetimin masasına
çıkmış, tepindikçe tepiniyordu. Anlamsız boş bakışları, askıya alınmış
kaşlarının altında gereksiz ünlemli soru işaretlerine dönüşmüş, mimiksiz yüz
hatlarını balmumuyla sıvanmışçasına germişti. Hudut cephesinde bubilerle donattığım
çapraz ateşle tasarruflu ettiğim lafların tamamını illa söyletecekti. Hayatı
kolaylaştıran uyumla tedarik ettiğimiz ataklarda altına girdiğimiz toplar
gövdemizi ezsin diye doğmamış umutları doymamış yağ gibi tıkıyordu. Bir doğru
etmeyen sürüsüne kıran giresi yanlışla baş ağrısını baş keserek tedavi etmek
isteyen totaliter pıtrağı, enkazında bırakmaktan başka çaremiz kalmamıştı:
Tamam kestik, yemek ve istirahat arası.
[3] Bu kelimeyi yazdığımda parmağım yanlışlıkla ‘s’
harfine dokundu. Hemen sildim ama oluşan kelimeyi niyeyse o günkü kendime yakıştırdım.
[4] Pahadan ve maliyetten sadece parayı
anlayanlar, uçak kaçıran birinin ödediği bedelleri akledemez, hayal edemez. Ve
şunu da; sadaka vermediğimiz için değil, dikkatimizi kesafetiyle
odaklamadığımız için etmiştik bunca zararı. İnsanın bir şansı varsa onu kendisi
yaratmıştır, fırsatlar da hazır olanın ayağına gelir. Başını ancak kendi
tırnağı varsa kaşıyabilir. Zaten değil midir ki; yeryüzünde ne yazılmışsa insan
yazmış, ne söylenmişse yine sadece insan söylemiştir.
Yorumlar
Yorum Gönder