Bu kitap (Hakkâri'de 19 Mevsim)

Bu kitap

 

FAYDASIZ AĞAÇ

Meyve vermeyen bir ağaç kadar

Faydasız olsun bu yazdıklarım.

Dallarına meyvesine tamah edip

Kimse taşa tutmasın.

Bu yazdıklarım çok budaklı, çok bükümlü

Bir ağaç kadar faydasız olsun.

O zaman marangozlar

Kesip biçmeye değer bulmazlar böyle bir ağacı.

Dokusu gevşek, gözenekleri geniş, reçinesiz

Bir ağaç kadar faydasız olsun bu yazdıklarım.

Kökü toprakta,

Başı gökyüzüne dönük

Belki kimse bahçesine dikmez,

Şehrin bulvarlarına da sokmazlar onu.

Ama

Uzak, kıraç bir ıssızlıkta

Bunalmış bir yolcu

Dibinde oturacağı,

Sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye

Ferahlarsa

Bu yeter

 

Chuang Tzu

    ( M.Ö. 369 - M.Ö.286 )

 

 

İsimle başlayalım. Başlıkta dönem veya sene değil de mevsim kelimesini kullanmamın tabii ki Ferit Edgü’yle[1] ilgisi olmakla birlikte daha mantıklı açıklamalarım da var elbette. Mevsim, hem yılın bir dönemine denk gelen belirlenmiş zaman[2] demek olduğu gibi, aynı zamanda tevsim etme[3] zamanı da demektir. Hasat vakti anlamıyla da, belki Hakkâri’de yaptığımız hasada gönderme yapmış olabilirim. Kelimenin etimolojik anlamının -hayvan alışverişi, panayır ilişkisini göz önünde tutarak- satın alınan hayvanların damgalanma yeri ve zamanı olması bakımından şehre ve köye damgamı vurduğumu belirtiyor da olabilirim. Mevsim, söyleyiş olarak muson’a da dönüşmüş bazı tropikal bölgelerde. Vadide en çok sevdiğim olaylardan biri olan rüzgârı da böylece kapsamış olduk. Tevsim, damga yapma mühür basma tip karakter çehre oluşturma anlamları bakımından sima ile de eş kökenlidir. Bu da hoşuma giden ek bir bilgi olmuş oldu.

 

Sözlü kültürün bu kadar etkin ve yaygın olduğu bir şehri yazıyla anlatmak da iyi cesaretti. Üç beş yüz kişinin muhatap alacağını bile bile giriştim bu işe. O zaman Sait Faik Havuz Başı’ndan seslensin bakalım: ‘Baş başa, karşı karşıya, çoktan riyakâr olmuştuk. Daha samimi olmamız lazım geldiği zaman utandık. Bu utanmadan yazı doğdu. Baş başa konuşurken ne kadar coştuk, neler söyledikse, o kadar da hataya düşüyorduk. Yalnız başımıza oturduğumuz zaman, kafamız daha başka türlü işliyordu. Biraz evvel söylediklerimize pişman olmuştuk. Bak şimdi ne güzel düşünüyorduk. Düşünmek; yazı düşünmekten doğdu. Konuşurken düşünmüyor muyduk? Düşünüyorduk, ama hatalara düşüyor, bir türlü onaramayacağımız haltlar karıştırıyorduk. Sonradan ne kadar pişman oluyor; söylediğimiz, hırsla söylediğimiz bir sözden ne kadar utanıyorduk. Yazı daha hesaplıydı. Hatta, yazıyla düşündüklerimizi, yeni baştan istediğimiz kadar da düzeltebiliyorduk.’

 

İsmet Özel’in Murat Bardakçı’yla ayaküstü laflamasından mülhem: Alfred North Whitehead’e göre “Bütün Batı felsefesi, Platon’a düşülmüş notlardan ibarettir.” Bundan sonra yazılacak bu tür kitaplarda da 19 Mevsim etkisi o düzeyde olmasa da mutlaka görülecektir. Modern felsefenin ancak Kant’a rağmen ya da Kant’la birlikte yapılıp ama Kant’sız yapılamayacağı gibi de ele alabiliriz. Sonrasında söylendiği gibi “Platon da Homeros’a dipnot düşmekten başka ne yapmıştır?” sorusuna verilecek cevabım yoktur. Çünkü bu kitap kendinden menkuldür, yoksa bana ne Platon’dan.

 

“Bütün bu filmlerimi, bütün bu uykusuz gecelerimi, bütün bu şeyleri, başka bir adam olabilecekken böyle bir adam olmayı seçmekten tut da, inanın, bir sürü şeyi kapsayan bir şey bu. Bu imkânsızlık, bu imkânsızlık duygusu beni mahvediyor. Ve bunu anlatmak istiyorum. Ve bunu ancak anlatabildiğim zamanlar bir parça unutabiliyorum. Bunu anlatabildiğim zamanlar, birtakım, o herhangi, yani tanrının bile unuttuğu Isparta’daki herhangi bir çocuk olmaktan çıkıp, biraz böyle kendimi gösterebiliyorum. Biraz şöyle bir sahne yaratabiliyorum, biraz seviliyorum mesela, biraz önemsemiyorum, biraz başka bir şey oluyorum, biraz ‘kim bu adam ya’ duygusunu gerçekleştirebiliyorum.” (Zeki Demirkubuz, Bir söyleşiden)

 

Sayat Nova’nın (Sergei Parajanov,1969) yönetmeni şöyle diyor: “Bazen senaryolarımdaki hikâyeleri anlatıyorum insanlara ve soruyorum: ‘Bu gerçek mi, yoksa ben mi uydurdum?’ Herkes, ‘uydurma’ diyor. Hayır, anlattığım şey gerçek. Benim algıladığım şekliyle gerçek.” Vedat Günyol, ‘Bizim Köy bir sanat eseri olarak da büyük. Büyük, çünkü kuvvetini dile getirdiği gerçekten alıyor’ demiş. Bu kitabınsa, büyüklüğünü, gerçeği bükebildiği kadar bükmesinden almasını isterim. ‘Filmler ile yaşam arasında fark gözetmiyorum, hatta diyebilirim ki, filmler yaşamayı sürdürmeme yardımcı oluyor.’ (Jean-Luc Godard) ‘Bir de şunu düşünmenizi istiyorum. Her şeyi anlamak zorunda değilsiniz. Anlamak yalnızca Dünyayla ilişkimizin bir düzeyinden ibaret, tümü değil.’ (Ulus Baker, Bir söyleşiden)

 

Mahmut Makal, sapına kadar köylü olmasına rağmen, doğuştan gelen özelliğiyle dimağına üşüşen fikirler ve gittiği okullarda diline değen az bir mürekkep sebebiyle ayrıksı durur. Kimse hâlinden anlamaz, karmakarışıklık içinde yazmak adına en ufak bir düzen çok görülür. Gündüzden kaçıp geceleri sığınıyor yazıya. “Bir el dürtüklüyor içimden. Her gördüğüm insan, hayvan, eşya; sanki ‘Beni dile getir’ diye sesleniyor bana. Anadolu’nun bilinmeyen köyünü anlatmak istiyorum.” Canlı cansız, insan hayvan; her türlü sıkıntıya rağmen yine de yazıyor ama: ‘Son çare olarak -şu satırları öyle yazıyorum- çulun üstüne bağdaş kurup oturuyorum. Büktüğüm dizlerimin üstüne bir kitap alıp onun üstünde yazıyorum.’ Bütün bunlar, kararsız bir kafanın, paslanmış bir ruhun kendisine zoraki bir neşe verebilmek için bulabildiği çarelerdir.

 

Bu kitap bir maceralar bütünü ya da her sayfasında hayretler uyandıran bir anlatım değil, bir öğretmen olarak hayatımın belli bir döneminde rutinin dışında yaşadığım olayları temel alarak etraftaki diğer gelişmelerle birlikte kendimce kayıt altına aldığım basit bir hatırattır.[4] Yüksek sanat kaygısı gütmek isterdim ama sanırım sadece bazı yerlerde bunu başarabildiğimi söyleyebilirim. Bir kısmı o dönem kısa kısa notlar hâlindeydi. Bir kısmını yazı disiplininde kaleme alıp yayınlamıştım. Ana çerçeveyi oluşturan anlatı ise 1 Ocak 2021 tarihinden itibaren yazmaya başladığım metindir. Ahmet Murat’ın Kayıt Dışı Anılar kitabıyla ilgili yazımda şunları sormuştum : “İnsan ister istemez, ‘Yoksa bu hatıralar, detaylar, ileride gün yüzüne çıkmış küçük küçük notlar mı?’ diye soruyor. Herkesin harcı olmayan bu kadar ayrıntıyı hatırlaması Evliya Çelebi’deki abartıyı andırıyor. Bunun yanında söylemem gereken bir şey var: Notlardan çok Hüsrev Hatemi’nin de Ömür Süvarisi’ndegençlere tavsiyesi ‘zabıt-ı ahval’liğin, ayrıntılara inmede kolaylık sağladığını görüyoruz: ‘İnsan yaşlandıkça yeni olayları ne kadar unutuyorsa, eski anılar bir o kadar öne çıkıyor.’ Kitabın notlardan oluşmadığını, isimlerin, sayıların spontane ve o dönemden kalma olduğunu söylüyor. İşte bazı detaylar: Numaralarıyla beraber sınıf arkadaşları; hammaddeleri ve ince detay şekilleriyle ev eşyaları; lakaplarıyla, fizikî ve ruhî özellikleriyle birçok futbolcu veya meşhur kişi; üç boyutuyla harp zamanında kazılan sığınak ve fiyatlarıyla birçok malzeme.” Ben de olayları deştikçe detayları daha net hatırlıyorum. Bir de bu dönemin bir avantajı olarak internetten teyit edebildiğim bir dolu bilgi de oluyor. Ya da elimdeki onlarca gigabaytlık fotoğraf ve video sayesinde yepyeni cümleler kurabiliyorum o günlere atfen. Böylece bir saha çalışması veya sözlü tarih olmaktan uzaklaşıp şehirle ve ‘nehir’le söyleşiye dönüşüyor.

 

Cihan Aktaş’a yazdığım 2013 tarihli mailin son kısmı. ‘Bu Hakkâri meselesini geniş ve derinlemesine yazmam gerekiyor, yazacağım inşallah.’ Aradan onca sene geçmesi gerekiyormuş. Hakkâri’yi teşrih masasına yatırıp oraya dışarıdan gelenlere bir ders değil, şehri anlama çabasında bir rehber olmalıydı. Başardığımı söyleyemem. ‘Her şeyi birden görmeye kalkarsak hiçbir şey göremeyiz.’

 

Yazarken ‘insanın hayalini sınırlayan, hep kendilerini düşünmeye zorlayan’ fotoğrafları, videoları hep sonraya bıraktım. Aklımda ne kaldıysa onu yazdım büyük çoğunlukla. Gerçeği eğip bükmemeye gayret etsem de bu yazılar benim kusurlarımı da barındırıyor. Bana neden bu kadar kötümsersin diyenlere, ‘sen neden değilsin’ derim. Hakkâri’de 5 yıla yakın yaşadım. O da benim kafamda en az 50 yıl yaşayacak kuşkusuz, bundan kaçış yok.

 

Hakkâri benim için öldü mü bilemiyorum, ama bu kitapta onu gömdüğüm muhakkak. Birilerine hakaret etmeye de gömmek deniyor, bu öylesi değil. Sonuçta öleni gömüp yola devam etmek gerekir.

 

Dağların ve Zap’ın, sırlarını böylece döküp saçtığım için bana darıldıkları doğrudur. Benim gibi kekeme bir anlatıcının eline düştüklerindendir belki de. Şu koskoca dünyada bu delice işi sadece benim yaptığımı düşündükçe artan hevesim hatalarımı artırmıştır kuşkusuz. Her şeye rağmen diyebilirim ki, bu kitapla birlikte Hakkâri daha önce hiç görülmemiş bir şekilde ‘görülmüştür.’

 

Konu Hakkâri olmasaydı da bu kitabı yazar mıydım, yoksa alanında ilk ve tek olması mı şevk vermişti? Ya da ben yazardım da rastgele herhangi bir deneyimi kaleme mi alıyordum? Galiba ikincisi. Böylesine uzun bir anlatıyı hayatımda bir daha yapamam sanırım. Hakkâri bence bu açıdan, bana rastlaması bakımından kendini şanslı hissetmeli mi? Dilimizin hep diş boşluğuna gitmesi gibi ve peşimizi asla bırakmayan eylem ve fikirlerimiz sebebiyle her söz her muhabbet Hakkâri’ye bağlanıyor. İnsanın rızası haricinde dünyaya getirilmemesi gerektiğini öne süren antinatalistler var. ‘Hiçbir canlıya doğmadan ve aklı başına gelmeden rızası da sorulamayacağına göre hiç kimse doğmamalı, üreme durdurulmalı’ diyorlar. Sadece insan değil, tüm canlılar için böyle düşünüyorlar. Bu kahpe ve kötülüklerle dolu dünyada yaşamak, isteği dışında kimseye dayatılmamalıymış. İradeyi, özgür iradeyi, küllisiyle cüzisiyle tümden reddediyorlar. Şimdi bu gözle bakarsak benim Hakkâri’ye gitmem rızan muhalifinde olduğuna göre orada yaşadığım ve yanıma kâr kalması gereken iyilikler dışında başıma gelen kötülükler için tabii ki birilerini suçlama hakkım var. Bir şehirde geçici bir süre ikamete mecbur kalan sanatkârın mekân, insan, yaşayış hakkındaki gözlemleri şiire, yazıya, resme yansır. İsmet Özel askerliğini Muş’ta değil de Huş’ta yapsaydı, oranın güzüne prelüdler düzecekti. Ben de zorunlu seçmeli ve zor nikâhıyla götürüldüğüm Hakkâri’yi ve aksamını gündemime ve kaleme aldım, ama asla tî’ye almadım. Bu böyledir. Hakkâri’de bir kış için prelüdler yazamayacağıma göre, elimizdekiyle yetinmemiz gerekecek. Müellifinin Türkiye’nin Ruhu’nu çekmeye azmetmesi gibi, yapmaya mecbur olduğum bir zaruretti kendi adıma. Bu olacaktı, Hakkâri payandam oldu.

 

Hakkâri’yi hem tasvir hem tasavvur, hem tefekkür hem tezekkür ettiğim bu satırlar… (Belki de buradaki tüm hem’ler ham olmalıydı.) Hâl böyleyken adlandırdığımız andan itibaren o şeyden uzaklaşmış, onun dışında kalmışız demektir. Unutmak, içimden atmak, soyutlanmak için yazdım ve bu süreçte katlandım bunca eziyete. Her şeyi not eder ve doğru yer zamanda tekrar önüme çıkana kadar saklarım. Böylelikle zamanı gelinceye dek bunları unutabilirim. Sonuçta, işi bıraktığım zaman, işle ilgili gerilimi de bir kenara bırakmış olurum. 19 mevsim boyunca hücrelerime işleyen her şey, onları isimlendirdiğim, dillendirdiğim için artık gitmelerini beklerken nedense daha çok sirayet etti benliğime. Yazarak unutulur mu, yoksa daha çok mu hatırlanır? Gerçekleri kendi düşüncelerime uydurduğum bu kitapta yazılanlar uzun ve zahmetli yıllara dayanır, madem öyle ben de yazarken gayet tabii masaya dayanıyordum. Tuşların omuz başlarına ve kelimelerin üzerine basa basa yükselttim bu metni, unutmak ve kafamdan silip atmak istediğim her şeyi anlattım. Ama yok, insan kendi kendine bile anlatamazken, ben size nasıl anlatıp da ispat edeyim bunca şeyi, alın bundan sonra size yük olsun. ‘Kelime, etimolojik anlamda yara demektir. İnsanın çıkardığı her sese lafız denir. Lafız, atmak demektir. Ağzımızdan çıkan bu lafız, eğer bir anlam taşıyorsa ve muhatapta bir iz bırakıyorsa buna kelime denir. Yani kelime iz bırakmak, çizik atmak, karşıdakinde yara açmaktır. Ağzımızdan çıkan söz, bir iz bırakıyorsa, yara açıyorsa kelime sayılıyor.’ Bir elimde kelimeler bir elimde tuzlukla geldim eşiğinize, kapıyı açınız lütfen. Ayrıca yazılanlar olduğu gibi açıkça seçikçe benimdir, sayıklama veya sürçme denebilecek olanlar da dâhil. Zira Freud’un dediği gibi ‘dil sürçmez, bilinçaltındakileri meydana çıkarır.’ Sürçmede ısrar edenlere sorulmalı. Neden bambaşka bir şeyler zırvalamadım da işte onları söyledim. Çünkü bilinçaltımdaki şarjörde o mermiler vardı.

 

İyi bildiğin konuyu basit anlatamazsın, ben de Hakkâri’yi anlatamadıysam, işi batırdıysam, iyi bildiğimi güzel anlatmaya çalıştığımı sandığımdandır. Aleyhime sayılabilecek ama görev işleyişinde sorun teşkil etmeyen hatta bazen kanunda olmadığı hâlde yapınca işe yarayan ve anlatmak istemediğim birçok şeyi bu kitapta bulamayacaksınız. Diğer tüm hatırat veya otobiyografi kitaplarında olduğu gibi. Bunları, bütün bunları siz de biliyorsunuz. Bu bir hesaplaşma. Kendimle, Hakkâri’yle, Hakkâriliyle, okulla, bürokrasiyle, sistemle, yolla yordamla… Bütün mevcudiyetimle direndiğim ve çabaladığım hâlde düzelmesi yönünde küçük bir emeğim olan, ama burası dünya olduğundan asla başarı sağlayamadığım çarpıklıklar bütünü… Hakkâri’de yaşadığım sürece sevgimi ve dostluğumu göstermeye fırsatım çok olmamış olabilir. Ölen bir arkadaşının arkasından ağıt yakmanın, ona bir faydasının olmadığını biliyorum.

 

Bazen hiçbir şey göremeden gezdiririz bakışlarımızı eşya üzerinde. Anlam bakanın görme biçimi ve manzarayı oluşturan da nazar olduğuna göre, bizim boş bakışlarımız karşımızdakini de hiçleştirir. Belki bu 19 mevsim de benim açımdan tamamen o boş ve gayret etse de anlayamayan bakışlarla tükenmiştir. ‘Uzunca baktı, ama tek kelime etmedi’ denir ya, öylesini yapamazdım. Unutmayalım: Hiç kanama yoksa, iç kanama vardır. ‘Onları ilk günlerin rahat havasına belki de her şeyi anlatmak götürecek.’ Bunun için de yazmış olabilirim.

 

Kimsenin önyargılarını destekleyecek mahiyette argümanlar sunarak konfor alanı açmak derdinde değilim. Türkiye’de küçük bir şehrin küçük bir köyüne tuttuğum bu projeksiyon, basit bir hatıra kitabı değil, taş gibi tuğla gibi kült bir kitap olsun istiyorum. Belki de onun için yıllarca bekleyeceğim, bekleteceğim, demlendireceğim. Adında ismi geçtiği için sadece şehir insanlarının önemsediği, kamu kurumlarında sehpa kitapları arasında randevu saati beklerken karıştırılıp bırakılacak bir şey olmasın istiyorum. Yazın camiasındaki kota ve kontenjana sığabilme, büyük yazın fotoğrafında yer edinebilme derdim, tek atımlık mıydı? Biyografik anlatımlar arasında kendince ama kalıcı pozisyonda, belki yalnız ama sığınılabilecek bir ada olsun istedim. Record tuşuna bastığım kasedi doldurmaya nefesim yetti mi, bilemiyorum. Niyetim halisti, Hakkâri karşısında bazen hissettiğim kötülük görme sanrısına (persecution) rağmen, yazıdan korkmayı (grafofobya), söz söylemekten korkmayı (logofobya) elimin tersiyle itip çöktüm tuşlara. Zindanlarda kaldığında kibrit kutularına yazanlar var. Şimdi biz yolculuk esnasında telefonun notlar kısmına yazıyoruz. Ayraç dergisinin bir sayısında da “Diderot yaşasaydı Wikipedia’da yazar mıydı?” diye soruluyordu. Yazardı tabii.

 

İnsan giderek tanınmaz bir hâle gelmeyi göze alır ve tutamaz kendini, gider. Gittiğimde o gün, o saat, o dakikadan sonra artık resmî ve gayriresmî olarak köyün, Hakkâri’nin yerel tarihinin bir cüzü olmuştum. Artık oralar da benim ayrılmaz bir parçam oldular. Yaşananları oynaklıktan kurtarıp dondurdum, kelimelere hapsettim. Bir kere yazıya döküldükten sonra yazarına bile yabancılaşan her şey gibi ben de uzaktan bir daha şahit olacağım ve şaşıracağım okuduğumda. ‘Unutmak istedikleri şeyleri konuşurlar’ demesi gibi Turgut Uyar’ın; anlatmak, saklamanın yollarından biridir; hem de en iyilerinden biri. ‘Bir şeyi örtbas etmek isteyen, onu daha çok ortaya çıkarır,’ der, Düşüş romanında Albert Camus. Özellikle gizlenmesi gereken önemli bir şey varsa, orta yere koyarız ki, kimse şüphe duymasın. ‘Anlarlar diye herkeslerden/Bakışlarımı gizledim’ diye de ekleyelim yine Turgut Uyar’dan.

 

Bu satırları[5] pençelerime bir boğaz, yumruklarıma bir sadır[6] gerektiğinden yazmıyorum. Bilineyim, tanınayım diye tabiat gibi âlemi yaratacak gücüm yok, bari bunu yaptım. Herhangi bir önyargıyla değil, bizzat başıma gelenlere dayandım; onun için yüksek perdeden geliyor sesim. Bazı yerlerde mırıldanmalar, çoğu yerde mızmızlanmalar ağır basıyor. Kimseyi küstürmek istemezdim ama bakışım, kameram böyle kaydediyor. Ne işe yarayacağını bana sormayın, ben de bilmiyorum çünkü. Tesadüfen ortaya çıkan keşifler, sonraki dönemlerde bambaşka ve akla hayale gelmeyen sektörlerde kullanılır ya, onun gibi; ördek tüyleriyle uğraştım. Elimden geleni ardıma koymayarak, Hakkâri’de gördüğüm bütün taşları döktüm eteğimden, çıkarım yapmak size kalmış.

 

Sonuna geldiğinizde, ‘peh, hiç de öyle ahım şahım hikâyeleri yokmuş’ diyebilirsiniz. Doğrudur, haklısınız. Hikâyem kallavi olmayınca, ben de estetize edip süsleyerek, yemeği iyi olmadığı için baharatı basan aşçılara mı döndüm nedir? Belki de çeşitli sebeplerle yıllarca hiçbir hikâyemi dinlemeyen insanlara zorla dayatıyorumdur estetik baskılarla.

 

Upuzun bir metinle uzun zaman boyunca uzun uzun uğraşmak, zihnimi tahrik etti ve düşüncelerimi her türlü ifadede hız kazandırdı. Muhatabımın sahipsizce ve umarsızca ve bilinçsizce daldan dala atlayan konuşmasını dinlerken gittiği yolun genetiğini de çıkarıyorum. Sakin de olsa tartıştığımız konuda köşeye sıkışınca her nasılsa gidip kendini tatmin edecek bir anısını anlatıp zihinsel orgazmını masamızda yaşamaya çalışıyor. Bunu takiple lafın kulağından tutup eski cümlelere ulayınca ‘lan nereden unutmadı, hâlâ aynı yere vuruyor’ diye düşünmeye fırsat bile bulamadan gardını indirip haddini[7] biliyor.

 

Bakın Turgut Uyar Büyük Saat’te neler söylemiş:‘Kendimden konuşturulmayan yerlerde sözüm yok/ Sonuna vardıkça artan o konuşmalar’ ‘Sahiden bir şeyler var/ Haykırmadan anlatamam’ ‘Eski şeylerin yeniden gözden geçirilmesi’ ‘İşte bu hikâye bu kadar,/ Hep o belli hikâyelerden ki./ Sonu ayrılıkla biter/ Anlatıverdim size işte/ Kim bilir nerden aklıma esti’

 

İyileştirmeci, şifacı değilim; tasfiyeciyim, tesviyeci de değil. Hatırıma gelenlerin içerisinden algıda seçicilikle tutup çektikçe derinlik kazanan bazılarını salgıda tutuculukla aktardığım ve bazen belagati hakikate feda ettiğim basit bir anlatıdır. İşte geldim gidiyorum/ Şen olasın Hakkâri şehri.

 

‘Derler ki yabancı bir kentte, ülkede üç gün kalan, dönüşte bir makale yazabilir; bir ay kalan bir yazı dizisi hazırlayabilir; bir yıl kalan ise hiçbir şey yapamazmış. Yabancı bir toplumu değerlendirirken şu evrensel saptamayı hiç göz ardı etmemek gerek: Her kişi, şu ya da bu nedenle, kısa ya da uzun bir süre, içinde konuk olarak bulunduğu yabancı topluma, camları kendi toplumunun hamurundan yoğrulmuş, çerçeveleri kişinin kendi özelliklerinden yapılmış bir gözlüğün arkasından bakar.’ ‘Anıların vurgun yemeden hızlıca yüzeye çıkabilmesi için çabucak kaleme alınması gerekir, haksızlık yapmamak adına da beklemek iyidir. O zaman sıcağı sıcağına dölleyip yazmalı, demlenmeye bırakmalıdır.’ Nadir Paksoy’un Sırt Çantamda Coğrafyalar’daki bu satırlarının ilk kısmına katılmıyorum diyecektim, ama ben beş yıl kaldığım için kapsam dışına çıkmış oluyorum. Belki Paksoy yılları artırsaydı, beş yıl için ‘kitap yazar’ derdi. O dememiş, şimdi ben fiilen demiş oluyorum. İkinci kısma ise yüzde yüz katılıyorum. En az yarısını o şekilde yaptığımı söyleyebilirim. Yazılar kim bilir kaç kere demlenmeye bırakıldı, ben de unuttum. İki kapak arasında yayınlandıktan sonra da genişlemeye ve düzenlenmeye illaki devam edilecek. Ve şu: Her şeyi silmeye ve geçmişi unutmaya karar verenler yaşadıklarını tek ve aynı potada eriterek kayıt altına alırlar. Üzerinden çok vakit geçmediği için hatıralar adına adaletsizlik yapıyor olmak duygusu, unutmanın ölümcül gerekliliği karşısında cılız bir risk olarak kalır. Her an kafada kişiyle yaşamasındansa hatıraları dondurup metne, fotoğrafa, videoya hapsetmek bir nebze kurtarır insanı.

 

Kırılmış bir yazardan daha tehlikelisi yoktur’ demişti sahnesini kaydettiğim, ama yazık ki ismini yazmadığım bir filmde. Kırılmış yazar kendi kalemiyle herkesin kalemini kırabilecek kudrettedir. Canımı yakan her konuşmadan ve tartışmadan sonra söylenen cümleleri, kelimeleri, yüz ifadelerini adeta parmaklarımla yoklayarak zihnimden tekrar tekrar geçirmek gibi bir huyum var. Ve dostum, ‘Gerçeği bulamazsak onu kendimiz yaratırız.’ Kim olduğumu hatırlamak, kendimi ve yaşadıklarımı bugün yeniden var edebilmek için yazdım tüm bunları.

 

‘Bakıştılar. Fakat ikisinin de gözleri benliklerinin en dik ve sivri tarafına battığı için bakışları birbirinden kaçtı. İkisi de hem istihza hem de aralarına çirkin bir benlik mücadelesini latifeye bağlamak ihtiyacıyla, önlerine bakarak gülümsüyorlardı.’ (Peyami Safa, Selma ve Gölgesi) Bilemiyorum, belki de insanın insana bu kadar yakından bakmaması gerektiği gibi, ben de bu şehre bu kadar yakından temas etmemeliydim. Aşırı okuma ve sonucunda eksik tanımlayan bir adlandırma: Hakkâri’ye yaptığım tam da budur. O rahatsız oldukça, ben de inadına bakmaya başladım. Bir ara itiyatlarından bile vazgeçer gibi oldu. Ama sonra en iyisini yaptı. Bu çaylak acemiye aldırış etmeden hayatına sürgit devam etti.

 

Zihnim başka tarafa koşullandığı için akla gelmeyen bir dolu detay için peşinen kusura bakılmamasını rica ediyorum. Bu kitap bir şehir veya meslek rehberi kesinlikle değildir. Okuyanlar herhangi bir sonuca varamayacaklarını şimdiden peşinen kabul etmelidirler. Parçanın parçasını bile göremeyeceğimizi bildiğimiz hâlde bütünü anlamış olmayı nasıl iddia edebiliriz. Koskoca bir şehri kategorize ettiğimi, zihnimdeki belli kalıplara sıkıştırmaya çalıştığımı söyleyenler olabilir. İnsan, zihnindeki modellerden başka ne düşünebilir ki? Ne diyeyim, haklılar. Ama zaten başka türlüsü nasıl mümkün olabilirdi ki? Hakkâri ve Taşbaşı hakkında fark etmeden genelleyici ifadeler kullanmış olabilirim. Tüm o ifadeler için bu paragrafı kıstas almalıyız. Her genelleme istisnaları da barındırır. Oralar için şöyleydi böyleydi diye kestirmeden konuşmak hatalı olur. Olay bazında konuşmak, vakaları, şahısları teker teker değerlendirmek gerekir. İçlerinde son derece liberaller olduğu gibi, yoz mutaassıp tayfası da oluyordu. Farklı tip insanların toplumda bir araya gelmesiyle ilerliyor zaten hayat. Yüzde yüz türdeş olan bir grup bile bir arada yaşamanın getirdiği şartlardan ötürü uyumsuzluk yaşayacak, sadece birkaç ay sonra ayrılmalar başlayacaktır, bu böyledir, başkacası da mümkün değildir.

 

Kusurları, çelişkileri, nefreti, acıyı ortaya koyarken, insan zihni daha üretken ve dil daha kıvraktır. İnsan daha çok eksikleri ve hataları görmeye meyyaldir. Doğrudur, al sana örnek. Otobüsteki makine her çeşit kart için ayrı müzik çalıyor değil mi? Evet. Peki para yoksa ne oluyor? Tatlı melodiler yerine, pek ceberut sayamayacağımız bir ses nazikçe ama otoritesini hissettirecek tonda ‘yetersiz bakiye’ diyor.[8] Para ödeyince teşekkür eden yok, sıfırı tüketene ihtar çok. Esasında tabii ki böyle olmalı. Ama işte ‘her şeyin iyiliğini güzelini görmek lâzım, her işte teşekkür etmek gerekir’ diyenlerin çok da haklı olmadığını belirtmek istiyorum. Yapması gerekeni yaptı diye eğilip büzülüp niye şükran sunalım ki? Yapmadıysa hesap sorabilmeliyiz ama. Ayrıca birincisi isteğe bağlı olarak yine yapılabilir, zaten hayat böyle gelişir ve güzelleşir. Ama ikinci kısımdaki hesaplaşmayı eş geçmeden.

 

Hatıra yazmak için en az altmış yaşını geçmek lâzım denir. Ben hem kırk bile olmamış hem de hakkında yazdığım kişiler hayatta ve yerler neredeyse olduğu gibi dururken yürek mi yemiştim de kalem oynatıyordum? Yazıları Blog’da yayınlayıp ilân ettiğimde okuyan çoğu kimseyi teşvik eden muharrik güç, içerikte kendini bulacağını ummasıydı. Blog’umda tefrika edip -kısıtlı da olda- telefon rehberimdeki kişilerle, tirajı az da olsa matbu dergide, bu konularda vasıfsız da olsalar şahsen arkadaşlarımla paylaşmama rağmen kayda değer hemen hemen tek bir geri dönüş bile almadım.[9] Bu aymazlık ve umursamazlık, dosyayı kitap hâline getirmek için uğraşmama değmeyeceği inancını aşıladı. Her ne hâl olursa olsun yazmaya, araştırmaya, nakış nakış işlemeye devam ettim. Bazen ‘bana ne lan insanlardan,’ dedim. Terapi olsun diye yazmıyor muydum yıllardır. Tamam işte, insanlar, karşılarında kendinizi de yırtsanız ilgilenmeyen onlar, kimse işte hepsi, anlaşılması için çaba göstermeleri gereken bu giriftliğe niçin kayıtsız davranmasınlardı ki. Cılız da olsa reaksiyona sebep olan bir seslenme olmak amacındaki şu kadar bin kelimesiyle elbette bazı aksisedalara yol açacaktır. Dolaysız olarak algılanamayan ve hazırlıkları hiç hesaplanamayacak çabalar gerektiren, anlamı tahrip edilmeden parçalarına ayrılamayacak bir bütünlük oluşturdum. Sonuçta insan her günkülerin dışında bir ifade kullanınca, muhatabı üzerinde daha değişik tesirler bırakacağını ümit ediyor.

 

Kitabın son cümlesi şu olabilirdi: Bu kitabı niçin yazdım? Çünkü yapabildim. Sunucu, misafirlerinin yaptığı işi ‘hayat biçimi’ olarak tanımladıktan sonra, ‘bu işe nasıl girdiniz’ diye ekledi. Racon bilmeden sorulan bu salakça soruya nazikçe cevap verdiler tabii. Yazmak da benim için hobi değil, yaşama ünitesiydi. Yazmadan edemezdim, edemedim. Bu kitap, ilgili veya zorunlu küçük bir insan grubunu, hayatlarının çok küçük bir anında meşgul edebilecek ve muhakkak yine sadece küçücük bir kısmının ömür boyu zihinlerinde kalmayı başarabilecek. Beklentim bu kadar, yeter de artar bile. Ama bunun için bile canımı dişime takarak uzun bir dürüstlükle sonuna kadar titizlikle çalışmam gerekti. Kimsenin görmediği, ama benim büyük çoğunluğunu peşinen ödediğim bedeller, bakalım okurun da cazibesine kapılabilecek mi! Tabii ki kapılmayacak, adam sen de, Baudrillard bunları anlatmış, aynısı cereyan edecek. Buna rağmen yüksek sesle okunabilmesi yönünde çaba sarf ettiğim doğrudur. Cümleleri hemen okuyup geçmeyin diye iyice giriftleştirdiğim, sonuna geldiğinde başını unutup tekrar dönmenizi gerektirecek derecede yoğunlaştırdığım, dimağınızda damağınızda acı tatlı izler bırakmasını önemsediğim; alıcısı az olacağını bile bile bunları yaptığım doğrudur. Kolay okunabilmesi için birçok şeyi sadeleştirmem yönünde verilen ve fakat benim almayıp uygulamadığım tavsiyeler yerine getirilseydi siz de amuda kalkıp bile okuyabilirdiniz, ama yok illaki dizinizi kırıp okutacağım ya da hiç.[10] Yazarlığın yazmak kadar elemek vazgeçmek ve kâr elde etmek için fedadan çekinmemek sanatı olduğunu bile bile tuttum bu yolu. Ya da daha açığını söyleyeyim; elimden gelen buydu kardeşim, ne yapayım yani. Kolaylaştırmak için gereken enerji ve cesaretim ve dahası yeteneğim yoktu. İstesem de beceremeyeceğim işe başlamadım. Yoksa ben de istemez miydim, isterdim tabii.[11] ‘Kısa yazacak kadar ustalaşmak’ tabiri vardır. Metnin uzun olmasının sebebini burada aramalıyız; bilmiyorum demek ki, hem yazdıklarımın mahiyetini hem de yazmanın kendisini. Sait Faik’in Kumarbaz Hayri’si miyim de iki cümlede anlatabileyim hayat hikâyemi? Yeteri kadar susmuştum, ama her zaman olduğu gibi yine yeterince konuşamadan sonlandıracağım bu devri de. ‘Akıbetinden korkmaya başlayanlar günlüklere sarılır.’ Bense var olabilmek, var kalabilmek için bu notları tutmaya karar verdim.

 

Şehri ve köyü kendi kuralları çerçevesinde anlamaya çalışmalıydım. Köylü, köyde ikamet eden öğretmene diğerlerinden on kat farklı bakar. Bakalım haklarında yıllarca mesai harcadıktan sonra bakış nasıl evrilecek? ‘Sekiz saat ders çalıştıktan sonra, aklımda sadece sekiz saat ders çalıştığım kalmıştı’ sözüne atıfla; bu metinle o kadar uğraştıktan sonra elimde sadece yüzlerce saat çalışmış olmak kalmasın istiyorum. Ortaya iyi, nitelikli, alanında ve genelde aranan kıymette ürünler sunabilmiş olmayı umuyorum. Yaşadıklarım üzerinden fikirleri tartışmaya çalıştım. Bazen olaylara temas ettim, maalesef bazen de insanlara tenezzül ettim. Orada bulunduğum süre boyunca şahısları üzmüş olabilirim, ama genel olarak bakıldığında köy için iyi işler yaptığımıza inanıyorum. İyi niyetli insanın işleri hiçbir zaman yolunda gitmez, hep karmakarışıktır. Biz de ona iyi davranacağım buna iyi davranacağım derken bazen işlerimizi yapamaz hâle geldik. Bilgisayar oyunlarında yamalarla destekleyince her şey açılıyor, kullanılabilir hâle geliyor. Oyun ilk üretildiği orijinalliğinden çok şey kaybediyor. Hayatta yapılan düzenbazlıklar, yan çizmeler, araya kaynamalar da yaşananları tatsızlaştırıyor. Bazı tuşların inaktif olması hepimizin hayrına olabilir. Herkes her şeye erişememeli. Hakkâri hakkında ben de bazı noktalara temas etmemeliydim belki.

 

Ben yabandım, dillerini anlamıyordum, ama onlar da benimkini anlamıyordu. ‘İnsanın bir tek kendisinin bildiği bir dili konuşmak ne işe yarardı?’ Hakkâri’nin dilini anlıyordum ama konuşamıyordum. Dünya için de böyleydi bu. Burada doğup büyüdüğüm, olup yürüdüğüm halde hâlâ bu Dünyanın yabancısıyım. Üye olmayan giremez yazıyordu kapıda. Zaten birine bakıp çıkacaktım. Tuttular zorla. Ömür diye bir şey varmış, o yaşanacakmış, bitecekmiş üstelik. Bu Dünyadan değilim. Tufaya düştüğüm yer şurasıydı. İçindekiler kısmını okuyunca kitabın bana hitap etmediğini anlamış olmam lazımdı.

 

Bazen bize düzensizlik görünen çatışmalar öyle bir düzen oluşturur ki, bir parçayı düzeltmeye kalktığımızda yıkılıverir. Akvaryumun suyunu tümden değiştirdiğimizde balıkların öldüğü gibi, dışarıdan bakınca kuralsızlık gibi gözüken kaosa el attığımızda tümden yok etme ihtimali de var, diğer türlü en azından yaşıyordu. Uzun uzun diller döküp çapakları törpülemeye, kıymıkları rendelemeye çalışmama rağmen, zaten kaotik olan düzenin bozulmasına sunduğum mütevazı katkılarımın önünü alamıyordum. Tamam, gittiğimiz yerin suyunu birden değiştirmeyelim, peki bizim suyumuz birden değişti, buna ne diyeceğiz? ‘Her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği’ni söylemişken Turgut Uyar, bunu yapmayalım. Şifre girerken gizleyip yıldızlı çıkıyor ya yazılan. Yanlış girmişsek komple siliyoruz. Çünkü hangisinin hatalı olduğunu bilmemize imkân yok. Bu kitap da öyle olabilir, kabul. Nerede hata olduğunu bulabilmek benim için imkânsız, bulan gösterirse doğrusunu söyleyebilirim. Ama error correction yok bende. Kendi kendini sorgulayan yapıda değil.[12] Çengelli iğneli çubuklarla yün atar gibi atıyorum. Her seferinde yeni parçalar açılıyor, köpürüyor. İllaki topaklar kalıyor. Onlar da hatırımı saymayıp hatırıma gelmeyenler.

 

Başka biri de çıksın kendi nasıl gördüğünü anlatsın. Belki de (çoğusu için belli ki) totaliter bakışın tâ kendisidir. Olanları tanımlarla yorumlarla sınırlayarak öldürmüş mü oluyorum? Salt insan olarak da evrimsel sürecin son aşaması mükemmel varlıklar gibi görürüz ya kendimizi, Hakkâri’yi kendi keyfime göre yorumlamak buna benziyor. Belki insan (homo sapiens) son halka değil, belki sonraki aşamalarda daha gelişmiş varlıklara evrileceğiz. Dar zaman algımızla nasıl da seviyoruz kendimizi. “Geçmişte yaşanmış ‘an’lardan hatırladıklarımıza dayanarak yeniden kurulan şey hapishaneden farksızdır.” diyen Gündüz Vassaf ne kadar haklıdır.

 

Olması gerektiği gibi bırak, nasıl bulmak istiyorsan öyle bırak, bulduğundan iyi bırak… Tabii ki birincisine gücüm yetmezdi, ikincisine de yetmediğini görmüş olduk, ama en azından üçüncüsünü açık ara farkla başardım sanırım. İlk yardımın ilk kuralıdır; iyileştiremesen de daha kötüye gitmesine izin verme.

 

‘Günlükler kendimizi ana babamıza, sevgililerimize, tarihe karşı haklı çıkarmak için yazdığımız, kendimizi en iyi kendimizin tanıdığı, en doğruya, en gerçeğe kendimizin tanık olduğunun bir belirtisi, başka düşünülen ve yazılanların eksik ya da yanlış olduğunun bir ifadesi.’ (Gündüz Vassaf, Cennetin Dibi) Katılıyorum, şahitliğin acısını ömür boyu çekmek de hiç basit değil, müşahidin hakkı vardır kaydetmeye.

 

Sonuna gelip kapağı kapattığınızda daha meseleye giremediğimi göreceksiniz. Hikâyenin sonunda ne olduğunu merak etmeyenler için yazdım zaten. Okuyucunun beni anlayabilmesi için ne yukarıda ne de aşağıda olmasını tercih ederim. Aynı seviyede olalım, kavga edeceksek de, sevişeceksek de bu böyle olmalı.

 

Konuyu anlatırken balonlar şişirip şişirip detaylara iniyorum. Açtığım parantezleri kapatmak sizin vazifeniz.

 

Hikâyeler dillendirildikçe bir kat daha gerçek olur. İlk kullanıldığında özgündür, ikinci kullanışta taklit olur, üçüncüde klişeye dönüşür. İlk yaşanırken trajedi olan şeylerin, sonrasında komediye dönüşmesi gibi…

 

Fan teorisi şudur: ‘Yazarın niyetinin olmadığı konuları, varmış gibi üsteleme.’ Belki de bu kitaba tümden bu şekilde bakmak gerekir. Okuyucu ne diyorsa o değil tabii, ama yazara da bırakılmaz ki bütün ipler. Öyle ya, tarif edeyim derken tahrif etmemek elimizde değildir. ‘Tasnif ederiz, beğenilerimiz ve yargılarımız bu esnada ortaya çıkar.’ Kaçınamayacağımız insanî bir eylem olduğundan, engellemez süreçlerle iyi veya kötü değerlendiririz şahit olduklarımızı. Saman adam safsatasına da düşmeyin ama. İleri sürdüğüm görüşü, başka bir şey gibi gösterip sonra onu çürüterek sanki orijinal görüşümü çürüttüğünü sanmayın.

 

Yıllarca ayak bastığım yerlere şimdi parmak basıyorum. O kadar kıvrımlıydı ki zemin, düz anlatımlara müsaade etmiyor. Kaybetmek için güzel ve verimli yıllarımızı, insanları yiyerek semirmesi gibi obur yerleşim yerlerinin, hatıraları fondipleyerek köpüren tarihteki oynak yerimizi aldık.

 

Gerek merkezde gerekse köyde yaşananlar üzerine yazdığım bunca şey insanların rahatsız olup da kurtulmak istedikleri ve sorun olarak gördükleri olgular değil; az bir kesim hariç herkes gayet rahatında, ben sadece bunlara farklı bir açıdan yaklaşıp isim koymuş oldum. En büyük acı, unutulması gereken geçmişle cedelleşirken çekilir.

 

Beynim sistemli çalışmaya meyyal. Aşırıya kaçmamak kaydıyla karışık bir adresi, şehircilik sistemini çözerek bulabilirim. Ama gece vakti köyün her yerine saklanmanın serbest olduğu bir oyunda, kusura bakmayın, rastgele kimseyi bulamam. Bir arkadaşım, nasıl yapıyorsa yapıyordu ve çoğu kişiyi bulabiliyordu. Başka birisi de üst arama konusunda içgüdüsel yeteneklere sahipti. Hadi insanın üstü başı ne kadar olur diyeceksiniz, ama bütün köyden bahsediyorum, bu büyük bir kabiliyet bence. Yapacağım işleri sürekli telefonun takvimine not etmem de bu yönümün bir parçası. Başkalarının beni yönetmesini seviyor ya da öylesini becerebiliyorum diye düşünülebilir, ama neticede o planlamayı ben yapıyorum. “Doris Lessing anılarını anlatmaya, ‘Bellek sadece kendini beğenmiş değil, aynı zamanda dikkatsiz ve tembel bir uzuv,’ şeklinde bir tespitle başlar. Yıllar akıp giderken başımızdan geçenleri veya etrafımızda olup bitenleri kendi bakış açımızın süzgecinden geçtiği kadarıyla,  bazen tamir ve düzeltmelerde bulunarak tanımlamaya yatkınızdır. Yakınlarımız eksik bir cümleyi tamamlar, bir fotoğraf unutulanı hatırlatır, bir mekân sisli sahneleri canlandırır.” (Cihan Aktaş, Sokaklar Unutmuyor) Hatıraları mikrodalgada ısıtıp ısıtıp servis etme huyları ve görevleri olan hipokampüsteki arşivci beyin hücrelerinin eseridir.

 

‘Yaşadıklarımızın hiçbir değişikliğe uğramadan, belleğin raflarında dizili, öne çıkmak için bilinçten davet beklediği söylenemez. Onların acı veren, hoşa gitmeyen ve işimize de gelmeyen yanları üstünde belleğimiz türlü oyunlara girişmekte pek ustadır.’ (Mitat Enç, Bitmeyen Gece) Zihnimde rar dosyasında sıkıştırılmış, patlamaya hazır bomba gibi harp nizamında bekleyen fikirler, olaylar ve kişileri sayfalara serpiştirdiğimden beri, sonradan okuyunca gerçekle kurgu ve hakikatle ayrıntıları silinmeye yüz tutan hayaller bana bile belirsiz gelmeye başladı.

 

Bu kitaba çalışırken modüler parçalara bölmek işimi bir miktar kolaylaştırdı. Ayrıca ana metnin bulunduğu dosyaya takviye olarak şarjör, yedek şarjör ve sözlük dosyalarım da vardı. Şarjörde eskiden beri kaydettiğim alıntılar ve aldığım notlar duruyordu zaten. Yedek şarjörde de, oradan bu dosyaya özel devşirdiklerimi ve çeşitli hatırlatmaları sıralamıştım. Sözlük ise yine Hakkâri kitabı özelinde yıllardır rast geldiğim ve mutlaka metne yedirmeliyim dediğim kelimeleri bağladığım yerdi. Saatlerce çalıştığım her gün bu dosyaları Drive’a (son baktığımda ana metin … kere kaydedilmiş) ve aylık yedek diske kaydetmeyi aksatmadım. Masa başındayken elim zaten sürekli Ctrl+S’deydi. Bilgisayarım bir anda çökseydi, en fazla bir veya birkaç günlük emek heba olabilirdi. Tabii yazı işleriyle uğraşanlar, hele böyle büyük hacimli dosyalarla boğuşanlar gayet iyi bilirler ki, her gün atölyeye gidip tahtaları üst üste koymaya benzemez bu çaba. Yirminci sayfayla uğraşırken bir bakmışsınız ki üç yüz yirminci sayfaya atlamışsınız. Dinlediğiniz şarkıda geçen birkaç kelime, üzerinde çalıştığınız bölümden koparıp yüz ellinci dipnota götürebilir parmaklarınızı. Bu işlerin normali de budur. Onun için bir günlük çalışma heba olur derken işleri hafife aldığım sanılmasın. Değil bir günlük, beş dakikalık düzenlemeler bile silinse, insanın morali aşırı bozuluyor. Sonraki aşamalarda öyle tatmin edici yoğunlukta mesaiyle kendini unuturcasına meşguliyetle çalışmalısınız ki, ancak o zaman belki hataları telafi ettiğinize dair kendinizi bir miktar kandırmış olursunuz. Çünkü kaybolduğunda geriye dönük ne yaptığınızı harfi harfine hatırlamak mümkün olmuyor. Kabaca tekrar düzenlersiniz, ama ilk yazdığınız gibi asla olmaz. Üst üste dizilen tahtalar yıkılsa tekrar dizersiniz, ama kelimeler albayım, öyle değil. Yaklaşık 220.000 kelimeyi kampa alıp sıkı antrenman yaptırmak, cephede hizalamak, sonrasında yerli yerine yerleştirip hücuma geçmek… Hadi şu çok önemli bilgiyi de aktarayım. Word dosyasında 11 puntoluk Times New Roman yazı stiliyle çalıştığım için ekranda görme zorluğu çekmeyeyim diye bütün sayfaları 19 mevsime atıfla % 190 oranında büyütüyordum. 190=19x10.

 

Borges’ten mülhem diyecek olursam; bu kitabın yükümlülükleri iki tanedir. Örnekler sunmak ve Zap’ın varlığının yaptığı gibi okuyucuya fiziken dokunmak ve dağlar gibi başka insanlarla beraber insancıklara gölge etmek. ‘Konuşmak için her zaman birden fazla olmak gerekir, birçok ses gereklidir.’ (Derrida) Yazarken her yanımdan ayrı sesler çıktığını tekrar okumalarda fark ettim. Sanırım Derrida’ya göre sorun yok, oyna devam. Umut edecek kadar budala olduğum zamanlarda olaylar şöyle gelişmişti: ‘Yaşadıklarına umudun itici gücüyle dalan kimse asla unutmayacak biçimde hatırlar.’ (Soren Kierkegaard) Adonis’in demesiyle ‘nesnelerin en hafifidir söz.’ Yanı sıra sözün düşlerden ve masallardan çaldığı da söylenir. Bu kitap hatıraların bendeki karşılığını aldı ve onları şeyleştirdi. ‘İmge ile özgürlük ve varoluş arasında bir bağlantı kuran Sartre, imgenin üç farklı kaynaktan beslendiğini ifade eder. Bunlar sırayla anı, algı ve düşünce imgeleridir.’ (Hayrettin Orhanoğlu, Kalbi Teyelleyen Şair) Yaşananların nihayetinde dönüştüğü imge, anı, algı, düşünce aşamalarını bihakkın geçip okuyucunun zihninde tersten düşünce, algı ve en son anıya evrilecektir. Yaşanan anı, bendeki karşılığı algı, şimdi yorumlamam da düşüncedir. Daima elde tutulmakta inat eden geçmişin bağı avuçlarımızı o kadar doldurmuş ki, ne bir şimdi telakkimiz var ne de bir gelecek tasavvurumuz. Geçmişi anlatmanın bir çeşit ‘şimdi’den kaçmak olduğunu ayaklar değil göz önüne almalıyız.

 

Hastanın canlılığını en çok gözlerinin ışıldamasından anlarız. Bakışlar düzeldi mi, iyileşti sayarız. (Albert Camus Veba’da hastalığın gittiğini göstermek ve evlerinde kısılmış herkese ümit olsun diye sokak lambalarını daha canlı yaktırmıştır valiye.) Hakkâri’de geçen eriyen, azalan, bunaltıcı ağır bir 19 mevsim boyunca her yönden hastalandıysam, aradan geçen on sene sonunda oraya bakışımın sahihliğe yaklaşan sıhhatine bakarsak nekahet dönemini de aştığım söylenebilir. Bizim dünyaya bakışımız kadar, dünyanın bize bakışı da önemlidir. Hakkâri’yi sevdiğimden mi yoksa sevmediğimden mi, önemsediğimden mi yoksa önemsemediğimden mi bunları yazdım, ben de bilemiyorum. Baksın ve kendisi söylesin bu sorunun cevabını.

 

Görünenin anlaşılmaz bilinmezliği sebebiyle, her zaman gördüğümüz şeylere karşı ne kadar uzakta olduğumuzu bilirsiniz. Yargılarım, önü olan ama bir sonu asla olmayacak biricik yargılarım… Baştan beri izlenen yargıları sonunda açıklama gereği duyduğum için oldu bütün bunlar. Tek temennim; birbirimizi yarım cümlelerle anlayabileceğimizi umuyorum.

 

Şu kadar bin yıllık yazı hayatında, insanların dertlerini anlatabilmelerine yardımcı olabilecek kelimeleri çağırmakta hâlâ acemiyiz. Kelimeler gelse bile, nizam vermek hiç de kolay değil. Onun için başkalarının sözcüklerine çokça müracaat ettim, hepsine müteşekkirim. Bir düzen takip ettiğim doğrudur, bazen ateşi körüklemek bazen de söndürmek için elime ne geçerse onlarla müdahale etmeye, cümlelere yön vermeye gayret ettim, çaba gösterdim. Doğrusunu benim de bildiğime inandığım her şeyi açıklamaya çalıştım. Sözlerimin sert olması, niyetimin kötü olduğu anlamına gelmez.

 

Sırf uzaklığıyla egzotik ve cazip görünen her şey gibi, geçmişin ne kadar derinlerindeyse etkisinin o kadar güçlü olduğu çıplak gerçek, çıplak vücut gibi ürkütücü bir varlıktır ve bu nedenle genellikle üzeri örtülmelidir. Bu yüzden çocuklarımıza kıyafetlerini giymeyi ve konuşmadan önce düşünmeyi öğretiriz. Hiçbir durumu olduğu gibi göremeyiz. Gerçeği saptırmak ve gizlemek temel yaşam becerilerimizdendir. Nezaketin arkasında her zaman olan şudur; yalanlar.

 

Hakkında bilgi edindiğim her şeyi okuyamadım, okuduğum her şeyi anlamadım ve anlamış olduğumu zannettiğim her şeyi de, kolayca anlaşılacak tarzda yazabilemedim. Yazmak için geçerli bir sebebim var mıydı bilemiyorum, ama olsun, şuna sığınıyorum: Her araştırıcı, konunun önce hatta belki de ilk, şahıs olarak kendisine görünen yönüne biraz âşıktır ve vurgusunu da buna bağlı olarak tek taraflı yerleştirir; insanca bir şeydir bu.

 

Kitap bitene kadar sözümü kesip de kâğıdı/pikselleri kan revan içinde bırakmayın. Bitirdiğinizde buluşalım, neremi isterseniz kesebilirsiniz. Ama yazdıklarımın hepsini anlayıp, neticede hiçbir şey anlamamalısınız. Yoksa yükünüz artar. Abartmayın yani; belki de buradan çıkartılacak bir ders yoktur.

 

Kimi zaman anılarımı hatırlamak için, Nietzsche’den ilhamla en iyi yolu seçtim, yatarak boş boş tavana baktım. Yaşananları estetik kaygı güderek fragmantal anlatmak benim işim, aralarındaki bağlantıyı duyguyu fikri tasarımlamak sizin işiniz.

 

‘Anlamaktan çıldırırken doğan utanç, olduramamaktan doğan usanç/ Hayatın saadeti bilmemekte, anlamamakta’dır. Bu kitap amaçsızca ortaya çıktığı için değerlidir. Öte yandan tek bir fikre ev sahipliği yapamayan kafatasına boşuna ağırlık yapan omuzların dertsizlikten dikleşmesini dert etmeyenlere hitap etmez ama. Yazdıklarımla ortamın havasını emip, sizi bir miktar (zaman ve ağırlık hesabıyla) zehirlemeyi umuyorum. Bir şeyler halt ettim, arayıp düzeltmek, ara bağlantıları kurmak size düşüyor. Aman kafanıza dikkat edin, yanınıza düşenleri tutup kaldırmanız gerekiyor. Ya da boş verin, tam isabet kafanıza düşsün de başka bir yerinizle çözümlemeye çalışırsanız başaramazsınız, işler başa sarar. Bilmem anlatabildim mi? Anlatılanla anlaşılan arasındaki makas farkını daraltmak yazarlıkta ustalıksa, bakın bakalım ne kadar usta olmuşum.

 

Anadolu Leoparı’ndaki (Emre Kayış, 2021) şu diyalog, hatırımda park edenleri dönüştürdüğüm satırlara tamamen uyuyor, uyduruyorum yani. ‘Bu kadar ayrıntılı nasıl hatırlıyorsun ya?’ ‘Hatırlamıyorum be oğlum, siz hatırlamıyorsunuz ya, ben de uyduruyorum.’ O öyle der de Memoria (Apichatpong Weerasethakul, 2021) durur mu: ‘Bu kasabadan hiç ayrılmam. Her şeyi hatırlarım. Bu yüzden gördüklerimi sınırlamaya çalışırım. Bu yüzden asla film ya da TV izlemem.
Taşlar, ağaçlar, kayalar her şeyi emerler.’

 

Birçok şeyi de tembellikten dolayı eksik bıraktım. Mesela dosyayı hazırlarken ya işim çıktığı için ya da işime gelmediği zamanlarda ‘burayı sonra tamamla’ notuyla askıya aldığım bölümlere sonradan baktığımda ilk zamanki gibi yazamadım hiç. Bunlardan bazılarını titizlikle tamamladım, bazılarını okuyucunun, eksikliğini hissetmeyeceği şekilde üstünkörü geçtim, bazılarını da notları çokça görmenin verdiği bıkkınlıkla acımadan silerek def ettim. Bir kısmını da niçin yazdığımı çözümleyemediğim için göz önünden uzaklaştırmanın en iyi yolu olduğu için sildim. Beni yavaşlatıyor ve moralimi düşürüyorlardı çünkü. Sonuçta sizin bunlardan haberiniz yok ve bir şey daha söyleyeyim mi, artık ben de bilmiyorum nereye nasıl muamele ettiğimi. Öylece kaldı işte bazı yerler.

 

İyi bir film bağlamıyla birlikte sunulmalıdır. Dönem filmlerinde bile hakkında fazla bir bilgiye sahip olmadan dahi filmin büyük çoğunluğunu anlayabilmeliyiz. Kitaplar için de böyledir. Yapmaya çalıştım. Tabii ki Hakkâri hakkında her şey değil bunlar, o iddiam yok ve olamaz da. ‘Unutmak istedikleri şeyleri konuşurlar’ der Turgut Uyar. Ekleyelim: Uyutmak istediklerini de sallarlar. Çağlar Keyder’in demesiyle himayeci aldırmazlık…

 

Bugün (15.07.2022) oğlumla (11) kitap hakkında konuşurken kapağın üç boyutlu olabileceğini söyledi. 19 bölümden oluşan bir çark olacakmış, bir tarafta da gösterici olarak benim sol işaret parmağım. Çarkı çevirip durduğu mevsimi okuyacakmış okuyucu. Bu şekilde ileri geri savrulmalara tâbi rastgele okumalarla değişik bir tecrübe yaşayacakmış. Kronolojik giden bir kitapta nasıl olur bilemem, müstakbel yayıncıyla görüşmem gerekir.

 

Kill Bill: Vol.1 (Quentin tarantino, 2003) filminin ünlü repliğidir: ‘Bir Hattori Hanzo kılıcını diğerlerinden ayıran en büyük özellik, onun bir Hattori Hanzo kılıcı olmasıdır.’ Bu kitabın en büyük özelliği de, onun benim tarafımdan yazılmış olmasıdır.

 

Suyu biraz karıştırıyorum ve bulandırıyorum ki, sığ olduğu hâlde derin gözüksün. Ben çık(m)ıyorum aradan, hadi size kolay gelmesin.


[1] O, hem bir dolu kitabı olmakla birlikte, hem de sadece karlar eriyene dek durduğu için  ‘1 mevsim’ yazmış; ben de, hem zaten hiç kitabım yok, hem de madem yaşadım o kadar, ‘19 mevsim’ yazayım dedim.

[2] Belli bir karakteristik özelliği olan veya belli bir iş için ayrılmış zaman.

[3] Adlandırma, mühürleme, dağlamak sureti ile ten üzerine işaret koyma, dövme yapma, damgalama, işaretleme anlamındaki vesm kökünden gelir.

[4] ‘Bu kitap, ne bir tarih, ne de bir vesika kitabıdır. Bu kitap bir hayat hikâyesidir ki, onun kahramanı, hadiselerin içinde, aslında dikkatli bir gencin ilgisiyle yaşamıştır. Bu itibarla da, bu hadiseler üzerinde, yanlış da olsa, kendine göre bazı hükümleri vardır.’ (Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam)

[5] Satır: Et kesmeye, kemik kırmaya yarayan, büyük, ağır ve enli, kendinden saplı bir tür bıçak.

[6] Sadır: Göğüs, yürek.

[7] Gardını yazarken telefon ısrarla ‘haddini’ diye düzeltti, iyi de etti. Böyle daha güzel ve hadsiz oldu cümle.

[8] Bu sıralar (2022) otobüslere bindiğimde o kadar çok duyuyorum ki bu sözü. Eskiden makul oranlarda gelen zamlar milleti çarpmazdı. Şimdi her şeyin feleğimizi şaşırttığı bu dönemde yüzde 50 bindirince, cebinde olsa dahi hesaptaki paranın hesabını tutamaz oldu millet.

[9] ‘Her iki tarafın konuşabildiği ilişkilerde kaygıdan söz edilemez.’ Sana diyor okuyucu, niçin konuşmuyorsun! Okurun tek kelime etmediği bizim gibi münasebetlerde psikozdan çıkmak asla mümkün değildir. Çıkmayalım da zaten.

[10]Hiç kimse başkasının cümlesini üç kere okumak zorunda kalmamalı.’ Bu güzel bir temenni, ama eğer bunu kaide olarak içselleştirdiyseniz size kötü bir haberim var, yanlış yerdesiniz. Kitabı kapatıp en yakın YouTube videosuna tıklayabilirsiniz.

Bazen çok uzun bir cümlenin ancak son parçası okununca tam anlam çıkabilir. Her cümlemi böyle çok katmanlı yapmak isterdim, ama okuyucuya da az biraz merhamet etmek gerekir. Metnin tamamını okuduktan sonra bile kafanızda bir anlam oluşmamasını, oluşsa bile muğlâk olmasını dilerim.

En basit ve anlaşılmayacak bir yanı olmayan kavramlarla konuştuğunu sanıp, adamın kendisini nasıl olup da anlamamasına şaşmak… Bunlar bu kitapta okuyucuya karşı hislerim ve Wittgenstein’ın şu cümleleri ondan beklediklerimdir: ‘Cümlelerimin açıklayıcılığı, beni anlayan kişinin, bu cümleleri yine bu cümleler sayesinde aştıktan sonra bunların anlamsızlığını görmesine dayanır. Deyim yerindeyse o kişi tırmandığı merdiveni yukarı çıktıktan sonra atmalıdır.’

[11] Kolayca kavranabilecek biçimde yalınlaştırmak isterdim, ama yapamadım. Yok yok, istemedim, bilerek yapmadım, muhtemel ve müstakbel ısırıcı eleştirilere rağmen isteyerek böyle yaptım.

[12] Bu bahsi yazmadan önce aklımda başka cümleler vardı. SMS’le gelen şifreyi yazarken konu değişti, buraya geldi. Önceki cümle gitti tabii, nereye gittiyse artık. Eskiden olduğu gibi çok rica ettim lüzumunda gelsin diye, gelmedi. Bıraktım peşini. Ama sonra fark ettim ki o cümleleri sanki hatırlamış da not almışım gibi rahatlama geldi, zihnim duruldu. Demek bu şifre meselesi minvalinde bir şeydi ve yeri güzelce dolduğu için esas oğlanı geri çağırmadı zihnim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1