Bu kitap (Hakkâri'de 19 Mevsim)
Bu kitap
FAYDASIZ AĞAÇ
Meyve
vermeyen bir ağaç kadar
Faydasız
olsun bu yazdıklarım.
Dallarına
meyvesine tamah edip
Kimse
taşa tutmasın.
Bu
yazdıklarım çok budaklı, çok bükümlü
Bir
ağaç kadar faydasız olsun.
O
zaman marangozlar
Kesip
biçmeye değer bulmazlar böyle bir ağacı.
Dokusu
gevşek, gözenekleri geniş, reçinesiz
Bir
ağaç kadar faydasız olsun bu yazdıklarım.
Kökü
toprakta,
Başı
gökyüzüne dönük
Belki
kimse bahçesine dikmez,
Şehrin
bulvarlarına da sokmazlar onu.
Ama
Uzak,
kıraç bir ıssızlıkta
Bunalmış
bir yolcu
Dibinde
oturacağı,
Sırtını
dayayacağı bir ağaç buldu diye
Ferahlarsa
Bu
yeter
Chuang Tzu
( M.Ö. 369 - M.Ö.286 )
İsimle başlayalım. Başlıkta dönem veya sene değil
de mevsim kelimesini kullanmamın tabii ki Ferit Edgü’yle[1]
ilgisi olmakla birlikte daha mantıklı açıklamalarım da var elbette. Mevsim, hem
yılın bir dönemine denk gelen belirlenmiş zaman[2]
demek olduğu gibi, aynı zamanda tevsim etme[3]
zamanı da demektir. Hasat vakti anlamıyla da, belki Hakkâri’de yaptığımız
hasada gönderme yapmış olabilirim. Kelimenin etimolojik anlamının -hayvan alışverişi,
panayır ilişkisini göz önünde tutarak- satın alınan hayvanların damgalanma yeri
ve zamanı olması bakımından şehre ve köye damgamı vurduğumu belirtiyor da
olabilirim. Mevsim, söyleyiş olarak muson’a da dönüşmüş bazı tropikal
bölgelerde. Vadide en çok sevdiğim olaylardan biri olan rüzgârı da böylece
kapsamış olduk. Tevsim, damga yapma mühür basma tip karakter çehre oluşturma
anlamları bakımından sima ile de eş kökenlidir. Bu da hoşuma giden ek bir bilgi
olmuş oldu.
Sözlü
kültürün bu kadar etkin ve yaygın olduğu bir şehri yazıyla anlatmak da iyi
cesaretti. Üç beş yüz kişinin muhatap alacağını bile bile giriştim bu işe. O zaman Sait Faik Havuz Başı’ndan seslensin bakalım: ‘Baş
başa, karşı karşıya, çoktan riyakâr olmuştuk. Daha samimi olmamız lazım geldiği
zaman utandık. Bu utanmadan yazı doğdu. Baş başa konuşurken ne kadar coştuk,
neler söyledikse, o kadar da hataya düşüyorduk. Yalnız başımıza oturduğumuz
zaman, kafamız daha başka türlü işliyordu. Biraz evvel söylediklerimize pişman
olmuştuk. Bak şimdi ne güzel düşünüyorduk. Düşünmek; yazı düşünmekten doğdu.
Konuşurken düşünmüyor muyduk? Düşünüyorduk, ama hatalara düşüyor, bir türlü onaramayacağımız
haltlar karıştırıyorduk. Sonradan ne kadar pişman oluyor; söylediğimiz, hırsla
söylediğimiz bir sözden ne kadar utanıyorduk. Yazı daha hesaplıydı. Hatta,
yazıyla düşündüklerimizi, yeni baştan istediğimiz kadar da düzeltebiliyorduk.’
İsmet Özel’in Murat
Bardakçı’yla ayaküstü laflamasından mülhem: Alfred North Whitehead’e göre “Bütün
Batı felsefesi, Platon’a düşülmüş notlardan ibarettir.” Bundan sonra yazılacak
bu tür kitaplarda da 19 Mevsim etkisi
o düzeyde olmasa da mutlaka görülecektir. Modern felsefenin ancak Kant’a rağmen
ya da Kant’la birlikte yapılıp ama Kant’sız yapılamayacağı gibi de ele
alabiliriz. Sonrasında söylendiği gibi “Platon da Homeros’a dipnot düşmekten
başka ne yapmıştır?” sorusuna verilecek cevabım yoktur. Çünkü bu kitap
kendinden menkuldür, yoksa bana ne Platon’dan.
“Bütün bu filmlerimi,
bütün bu uykusuz gecelerimi, bütün bu şeyleri, başka bir adam olabilecekken
böyle bir adam olmayı seçmekten tut da, inanın, bir sürü şeyi kapsayan bir şey
bu. Bu imkânsızlık, bu imkânsızlık duygusu beni mahvediyor. Ve bunu anlatmak
istiyorum. Ve bunu ancak anlatabildiğim zamanlar bir parça unutabiliyorum. Bunu
anlatabildiğim zamanlar, birtakım, o herhangi, yani tanrının bile unuttuğu Isparta’daki
herhangi bir çocuk olmaktan çıkıp, biraz böyle kendimi gösterebiliyorum. Biraz
şöyle bir sahne yaratabiliyorum, biraz seviliyorum mesela, biraz önemsemiyorum,
biraz başka bir şey oluyorum, biraz ‘kim bu adam ya’ duygusunu
gerçekleştirebiliyorum.” (Zeki Demirkubuz, Bir söyleşiden)
Sayat Nova’nın (Sergei
Parajanov,1969) yönetmeni şöyle diyor: “Bazen
senaryolarımdaki hikâyeleri anlatıyorum insanlara ve soruyorum: ‘Bu gerçek mi,
yoksa ben mi uydurdum?’ Herkes, ‘uydurma’ diyor. Hayır, anlattığım şey gerçek.
Benim algıladığım şekliyle gerçek.” Vedat Günyol, ‘Bizim Köy bir sanat eseri olarak da büyük. Büyük, çünkü kuvvetini
dile getirdiği gerçekten alıyor’ demiş. Bu kitabınsa, büyüklüğünü, gerçeği
bükebildiği kadar bükmesinden almasını isterim. ‘Filmler ile yaşam arasında
fark gözetmiyorum, hatta diyebilirim ki, filmler yaşamayı sürdürmeme yardımcı
oluyor.’ (Jean-Luc Godard) ‘Bir de şunu düşünmenizi istiyorum. Her şeyi
anlamak zorunda değilsiniz. Anlamak yalnızca Dünyayla ilişkimizin bir
düzeyinden ibaret, tümü değil.’ (Ulus Baker, Bir söyleşiden)
Mahmut Makal, sapına kadar
köylü olmasına rağmen, doğuştan gelen özelliğiyle dimağına üşüşen fikirler ve
gittiği okullarda diline değen az bir mürekkep sebebiyle ayrıksı durur. Kimse
hâlinden anlamaz, karmakarışıklık içinde yazmak adına en ufak bir düzen çok
görülür. Gündüzden kaçıp geceleri sığınıyor yazıya. “Bir el dürtüklüyor
içimden. Her gördüğüm insan, hayvan, eşya; sanki ‘Beni dile getir’ diye
sesleniyor bana. Anadolu’nun bilinmeyen köyünü anlatmak istiyorum.” Canlı
cansız, insan hayvan; her türlü sıkıntıya rağmen yine de yazıyor ama: ‘Son çare
olarak -şu satırları öyle yazıyorum- çulun üstüne bağdaş kurup oturuyorum. Büktüğüm
dizlerimin üstüne bir kitap alıp onun üstünde yazıyorum.’ Bütün bunlar,
kararsız bir kafanın, paslanmış bir ruhun kendisine zoraki bir neşe verebilmek
için bulabildiği çarelerdir.
Bu
kitap bir maceralar bütünü ya da her sayfasında hayretler uyandıran bir anlatım
değil, bir öğretmen olarak hayatımın belli bir döneminde rutinin dışında
yaşadığım olayları temel alarak etraftaki diğer gelişmelerle birlikte kendimce
kayıt altına aldığım basit bir hatırattır.[4]
Yüksek sanat kaygısı gütmek isterdim ama sanırım sadece bazı yerlerde bunu
başarabildiğimi söyleyebilirim. Bir kısmı o dönem kısa kısa notlar hâlindeydi.
Bir kısmını yazı disiplininde kaleme alıp yayınlamıştım. Ana çerçeveyi
oluşturan anlatı ise 1 Ocak 2021 tarihinden itibaren yazmaya başladığım
metindir. Ahmet Murat’ın Kayıt Dışı
Anılar kitabıyla ilgili yazımda şunları sormuştum : “İnsan ister istemez,
‘Yoksa bu hatıralar, detaylar, ileride gün yüzüne çıkmış küçük küçük notlar
mı?’ diye soruyor. Herkesin harcı olmayan bu kadar ayrıntıyı hatırlaması Evliya
Çelebi’deki abartıyı andırıyor. Bunun yanında söylemem gereken bir şey var:
Notlardan çok Hüsrev Hatemi’nin de Ömür
Süvarisi’ndegençlere tavsiyesi ‘zabıt-ı ahval’liğin, ayrıntılara inmede
kolaylık sağladığını görüyoruz: ‘İnsan yaşlandıkça yeni olayları ne kadar
unutuyorsa, eski anılar bir o kadar öne çıkıyor.’ Kitabın notlardan
oluşmadığını, isimlerin, sayıların spontane ve o dönemden kalma olduğunu
söylüyor. İşte bazı detaylar: Numaralarıyla beraber sınıf arkadaşları;
hammaddeleri ve ince detay şekilleriyle ev eşyaları; lakaplarıyla, fizikî ve
ruhî özellikleriyle birçok futbolcu veya meşhur kişi; üç boyutuyla harp
zamanında kazılan sığınak ve fiyatlarıyla birçok malzeme.” Ben de olayları
deştikçe detayları daha net hatırlıyorum. Bir de bu dönemin bir avantajı olarak
internetten teyit edebildiğim bir dolu bilgi de oluyor. Ya da elimdeki onlarca gigabaytlık
fotoğraf ve video sayesinde yepyeni cümleler kurabiliyorum o günlere atfen. Böylece
bir saha çalışması veya sözlü tarih olmaktan uzaklaşıp şehirle ve ‘nehir’le
söyleşiye dönüşüyor.
Cihan
Aktaş’a yazdığım 2013 tarihli mailin son kısmı. ‘Bu Hakkâri meselesini geniş ve
derinlemesine yazmam gerekiyor, yazacağım inşallah.’ Aradan onca sene geçmesi
gerekiyormuş. Hakkâri’yi teşrih masasına yatırıp oraya dışarıdan gelenlere bir ders
değil, şehri anlama çabasında bir rehber olmalıydı. Başardığımı söyleyemem. ‘Her
şeyi birden görmeye kalkarsak hiçbir şey göremeyiz.’
Yazarken ‘insanın hayalini
sınırlayan, hep kendilerini düşünmeye zorlayan’ fotoğrafları, videoları hep
sonraya bıraktım. Aklımda ne kaldıysa onu yazdım büyük çoğunlukla. Gerçeği eğip
bükmemeye gayret etsem de bu yazılar benim kusurlarımı da barındırıyor. Bana neden bu kadar kötümsersin
diyenlere, ‘sen neden değilsin’ derim. Hakkâri’de 5 yıla yakın yaşadım. O da
benim kafamda en az 50 yıl yaşayacak kuşkusuz, bundan kaçış yok.
Hakkâri benim için öldü mü
bilemiyorum, ama bu kitapta onu gömdüğüm muhakkak. Birilerine hakaret etmeye de
gömmek deniyor, bu öylesi değil. Sonuçta öleni gömüp yola devam etmek gerekir.
Dağların
ve Zap’ın, sırlarını böylece döküp saçtığım için bana darıldıkları doğrudur.
Benim gibi kekeme bir anlatıcının eline düştüklerindendir belki de. Şu koskoca
dünyada bu delice işi sadece benim yaptığımı düşündükçe artan hevesim
hatalarımı artırmıştır kuşkusuz. Her şeye rağmen diyebilirim ki, bu kitapla
birlikte Hakkâri daha önce hiç görülmemiş bir şekilde ‘görülmüştür.’
Konu Hakkâri olmasaydı da
bu kitabı yazar mıydım, yoksa alanında ilk ve tek olması mı şevk vermişti? Ya
da ben yazardım da rastgele herhangi bir deneyimi kaleme mi alıyordum? Galiba
ikincisi. Böylesine uzun bir anlatıyı hayatımda bir daha yapamam sanırım.
Hakkâri bence bu açıdan, bana rastlaması bakımından kendini şanslı hissetmeli
mi? Dilimizin hep
diş boşluğuna gitmesi gibi ve peşimizi asla bırakmayan eylem ve fikirlerimiz
sebebiyle her söz her muhabbet Hakkâri’ye bağlanıyor. İnsanın rızası haricinde
dünyaya getirilmemesi gerektiğini öne süren antinatalistler var. ‘Hiçbir
canlıya doğmadan ve aklı başına gelmeden rızası da sorulamayacağına göre hiç kimse
doğmamalı, üreme durdurulmalı’ diyorlar. Sadece insan değil, tüm canlılar için
böyle düşünüyorlar. Bu kahpe ve kötülüklerle dolu dünyada yaşamak, isteği
dışında kimseye dayatılmamalıymış. İradeyi, özgür iradeyi, küllisiyle cüzisiyle
tümden reddediyorlar. Şimdi bu gözle bakarsak benim Hakkâri’ye gitmem rızan
muhalifinde olduğuna göre orada yaşadığım ve yanıma kâr kalması gereken
iyilikler dışında başıma gelen kötülükler için tabii ki birilerini suçlama
hakkım var. Bir şehirde geçici bir süre ikamete mecbur kalan sanatkârın mekân,
insan, yaşayış hakkındaki gözlemleri şiire, yazıya, resme yansır. İsmet Özel
askerliğini Muş’ta değil de Huş’ta yapsaydı, oranın güzüne prelüdler düzecekti.
Ben de zorunlu seçmeli ve zor nikâhıyla götürüldüğüm Hakkâri’yi ve aksamını
gündemime ve kaleme aldım, ama asla tî’ye almadım. Bu böyledir. Hakkâri’de bir
kış için prelüdler yazamayacağıma göre, elimizdekiyle yetinmemiz gerekecek. Müellifinin
Türkiye’nin Ruhu’nu çekmeye azmetmesi
gibi, yapmaya mecbur olduğum bir zaruretti kendi adıma. Bu olacaktı, Hakkâri
payandam oldu.
Hakkâri’yi
hem tasvir hem tasavvur, hem tefekkür hem tezekkür ettiğim bu satırlar… (Belki
de buradaki tüm hem’ler ham olmalıydı.) Hâl böyleyken adlandırdığımız andan
itibaren o şeyden uzaklaşmış, onun dışında kalmışız demektir. Unutmak, içimden
atmak, soyutlanmak için yazdım ve bu süreçte katlandım bunca eziyete. Her şeyi not
eder ve doğru yer zamanda tekrar önüme çıkana kadar saklarım. Böylelikle zamanı
gelinceye dek bunları unutabilirim. Sonuçta, işi bıraktığım zaman, işle ilgili
gerilimi de bir kenara bırakmış olurum. 19 mevsim boyunca hücrelerime işleyen
her şey, onları isimlendirdiğim, dillendirdiğim için artık gitmelerini
beklerken nedense daha çok sirayet etti benliğime. Yazarak unutulur mu, yoksa
daha çok mu hatırlanır? Gerçekleri kendi düşüncelerime uydurduğum bu kitapta
yazılanlar uzun ve zahmetli yıllara dayanır, madem öyle ben de yazarken gayet
tabii masaya dayanıyordum. Tuşların omuz başlarına ve kelimelerin üzerine basa
basa yükselttim bu metni, unutmak ve kafamdan silip atmak istediğim her şeyi
anlattım. Ama yok, insan kendi kendine bile anlatamazken, ben size nasıl
anlatıp da ispat edeyim bunca şeyi, alın bundan sonra size yük olsun. ‘Kelime, etimolojik anlamda yara
demektir. İnsanın çıkardığı her sese lafız denir. Lafız, atmak demektir.
Ağzımızdan çıkan bu lafız, eğer bir anlam taşıyorsa ve muhatapta bir iz
bırakıyorsa buna kelime denir. Yani kelime iz bırakmak, çizik atmak,
karşıdakinde yara açmaktır. Ağzımızdan çıkan söz, bir iz bırakıyorsa, yara
açıyorsa kelime sayılıyor.’ Bir elimde kelimeler bir elimde tuzlukla geldim
eşiğinize, kapıyı açınız lütfen. Ayrıca yazılanlar
olduğu gibi açıkça seçikçe benimdir, sayıklama veya sürçme denebilecek olanlar
da dâhil. Zira Freud’un dediği gibi ‘dil sürçmez, bilinçaltındakileri meydana
çıkarır.’ Sürçmede ısrar edenlere sorulmalı. Neden bambaşka bir şeyler
zırvalamadım da işte onları söyledim. Çünkü bilinçaltımdaki şarjörde o mermiler
vardı.
İyi
bildiğin konuyu basit anlatamazsın, ben de Hakkâri’yi anlatamadıysam, işi
batırdıysam, iyi bildiğimi güzel anlatmaya çalıştığımı sandığımdandır. Aleyhime
sayılabilecek ama görev işleyişinde sorun teşkil etmeyen hatta bazen kanunda
olmadığı hâlde yapınca işe yarayan ve anlatmak istemediğim birçok şeyi bu
kitapta bulamayacaksınız. Diğer tüm hatırat veya otobiyografi kitaplarında
olduğu gibi. Bunları, bütün bunları siz de biliyorsunuz. Bu bir hesaplaşma.
Kendimle, Hakkâri’yle, Hakkâriliyle, okulla, bürokrasiyle, sistemle, yolla
yordamla… Bütün mevcudiyetimle direndiğim ve çabaladığım hâlde düzelmesi
yönünde küçük bir emeğim olan, ama burası dünya olduğundan asla başarı
sağlayamadığım çarpıklıklar bütünü… Hakkâri’de yaşadığım sürece sevgimi ve
dostluğumu göstermeye fırsatım çok olmamış olabilir. Ölen bir arkadaşının
arkasından ağıt yakmanın, ona bir faydasının olmadığını biliyorum.
Bazen
hiçbir şey göremeden gezdiririz bakışlarımızı eşya üzerinde. Anlam bakanın
görme biçimi ve manzarayı oluşturan da nazar olduğuna göre, bizim boş
bakışlarımız karşımızdakini de hiçleştirir. Belki bu 19 mevsim de benim açımdan
tamamen o boş ve gayret etse de anlayamayan bakışlarla tükenmiştir. ‘Uzunca
baktı, ama tek kelime etmedi’ denir ya, öylesini yapamazdım. Unutmayalım: Hiç
kanama yoksa, iç kanama vardır. ‘Onları ilk günlerin rahat havasına belki de
her şeyi anlatmak götürecek.’ Bunun için de yazmış olabilirim.
Kimsenin önyargılarını
destekleyecek mahiyette argümanlar sunarak konfor alanı açmak derdinde değilim.
Türkiye’de küçük bir şehrin küçük bir köyüne tuttuğum bu projeksiyon, basit bir
hatıra kitabı değil, taş gibi tuğla gibi kült bir kitap olsun istiyorum. Belki
de onun için yıllarca bekleyeceğim, bekleteceğim, demlendireceğim. Adında ismi
geçtiği için sadece şehir insanlarının önemsediği, kamu kurumlarında sehpa
kitapları arasında randevu saati beklerken karıştırılıp bırakılacak bir şey
olmasın istiyorum. Yazın camiasındaki kota ve kontenjana sığabilme, büyük yazın
fotoğrafında yer edinebilme derdim, tek atımlık mıydı? Biyografik anlatımlar
arasında kendince ama kalıcı pozisyonda, belki yalnız ama sığınılabilecek bir
ada olsun istedim. Record tuşuna bastığım kasedi doldurmaya nefesim yetti mi,
bilemiyorum. Niyetim
halisti, Hakkâri karşısında bazen hissettiğim kötülük görme sanrısına (persecution)
rağmen, yazıdan korkmayı (grafofobya), söz söylemekten korkmayı (logofobya)
elimin tersiyle itip çöktüm tuşlara. Zindanlarda kaldığında kibrit kutularına
yazanlar var. Şimdi biz yolculuk esnasında telefonun notlar kısmına yazıyoruz. Ayraç dergisinin bir sayısında da “Diderot
yaşasaydı Wikipedia’da yazar mıydı?” diye soruluyordu. Yazardı tabii.
İnsan
giderek tanınmaz bir hâle gelmeyi göze alır ve tutamaz kendini, gider. Gittiğimde
o gün, o saat, o dakikadan sonra artık resmî ve gayriresmî olarak köyün, Hakkâri’nin
yerel tarihinin bir cüzü olmuştum. Artık oralar da benim ayrılmaz bir parçam
oldular. Yaşananları oynaklıktan kurtarıp dondurdum, kelimelere hapsettim. Bir
kere yazıya döküldükten sonra yazarına bile yabancılaşan her şey gibi ben de
uzaktan bir daha şahit olacağım ve şaşıracağım okuduğumda. ‘Unutmak istedikleri
şeyleri konuşurlar’ demesi gibi Turgut Uyar’ın; anlatmak, saklamanın yollarından biridir;
hem de en iyilerinden biri. ‘Bir şeyi örtbas etmek isteyen, onu daha çok
ortaya çıkarır,’ der, Düşüş romanında
Albert Camus. Özellikle gizlenmesi gereken önemli bir şey varsa, orta yere
koyarız ki, kimse şüphe duymasın. ‘Anlarlar diye herkeslerden/Bakışlarımı
gizledim’ diye de ekleyelim yine Turgut Uyar’dan.
Bu
satırları[5]
pençelerime bir boğaz, yumruklarıma bir sadır[6]
gerektiğinden yazmıyorum. Bilineyim, tanınayım diye tabiat gibi âlemi yaratacak
gücüm yok, bari bunu yaptım. Herhangi bir önyargıyla değil, bizzat başıma gelenlere
dayandım; onun için yüksek perdeden geliyor sesim. Bazı yerlerde mırıldanmalar,
çoğu yerde mızmızlanmalar ağır basıyor. Kimseyi küstürmek istemezdim ama
bakışım, kameram böyle kaydediyor. Ne işe yarayacağını bana sormayın, ben de bilmiyorum
çünkü. Tesadüfen ortaya çıkan keşifler, sonraki dönemlerde bambaşka ve akla
hayale gelmeyen sektörlerde kullanılır ya, onun gibi; ördek tüyleriyle uğraştım.
Elimden geleni ardıma koymayarak, Hakkâri’de gördüğüm bütün taşları döktüm
eteğimden, çıkarım yapmak size kalmış.
Sonuna geldiğinizde, ‘peh,
hiç de öyle ahım şahım hikâyeleri yokmuş’ diyebilirsiniz. Doğrudur, haklısınız.
Hikâyem kallavi olmayınca, ben de estetize edip süsleyerek, yemeği iyi olmadığı
için baharatı basan aşçılara mı döndüm nedir? Belki de çeşitli sebeplerle
yıllarca hiçbir hikâyemi dinlemeyen insanlara zorla dayatıyorumdur estetik
baskılarla.
Upuzun bir metinle uzun
zaman boyunca uzun uzun uğraşmak, zihnimi tahrik etti ve düşüncelerimi her türlü
ifadede hız kazandırdı. Muhatabımın sahipsizce ve umarsızca ve bilinçsizce
daldan dala atlayan konuşmasını dinlerken gittiği yolun genetiğini de
çıkarıyorum. Sakin de olsa tartıştığımız konuda köşeye sıkışınca her nasılsa
gidip kendini tatmin edecek bir anısını anlatıp zihinsel orgazmını masamızda
yaşamaya çalışıyor. Bunu takiple lafın kulağından tutup eski cümlelere ulayınca
‘lan nereden unutmadı, hâlâ aynı yere vuruyor’ diye düşünmeye fırsat bile
bulamadan gardını indirip haddini[7]
biliyor.
Bakın
Turgut Uyar Büyük Saat’te neler
söylemiş:‘Kendimden konuşturulmayan yerlerde sözüm yok/ Sonuna vardıkça artan o
konuşmalar’ ‘Sahiden bir şeyler var/ Haykırmadan anlatamam’ ‘Eski şeylerin
yeniden gözden geçirilmesi’ ‘İşte bu hikâye bu kadar,/ Hep o belli hikâyelerden
ki./ Sonu ayrılıkla biter/ Anlatıverdim size işte/ Kim bilir nerden aklıma esti’
İyileştirmeci,
şifacı değilim; tasfiyeciyim, tesviyeci de değil. Hatırıma gelenlerin
içerisinden algıda seçicilikle tutup çektikçe derinlik kazanan bazılarını
salgıda tutuculukla aktardığım ve bazen belagati hakikate feda ettiğim basit
bir anlatıdır. İşte geldim gidiyorum/ Şen olasın Hakkâri şehri.
‘Derler
ki yabancı bir kentte, ülkede üç gün kalan, dönüşte bir makale yazabilir; bir
ay kalan bir yazı dizisi hazırlayabilir; bir yıl kalan ise hiçbir şey
yapamazmış. Yabancı bir toplumu değerlendirirken şu evrensel saptamayı hiç göz
ardı etmemek gerek: Her kişi, şu ya da bu nedenle, kısa ya da uzun bir süre,
içinde konuk olarak bulunduğu yabancı topluma, camları kendi toplumunun
hamurundan yoğrulmuş, çerçeveleri kişinin kendi özelliklerinden yapılmış bir
gözlüğün arkasından bakar.’ ‘Anıların vurgun yemeden hızlıca yüzeye çıkabilmesi
için çabucak kaleme alınması gerekir, haksızlık yapmamak adına da beklemek
iyidir. O zaman sıcağı sıcağına dölleyip yazmalı, demlenmeye bırakmalıdır.’ Nadir
Paksoy’un Sırt Çantamda Coğrafyalar’daki
bu satırlarının ilk kısmına katılmıyorum diyecektim, ama ben beş yıl kaldığım
için kapsam dışına çıkmış oluyorum. Belki Paksoy yılları artırsaydı, beş yıl
için ‘kitap yazar’ derdi. O dememiş, şimdi ben fiilen demiş oluyorum. İkinci
kısma ise yüzde yüz katılıyorum. En az yarısını o şekilde yaptığımı
söyleyebilirim. Yazılar kim bilir kaç kere demlenmeye bırakıldı, ben de
unuttum. İki kapak arasında yayınlandıktan sonra da genişlemeye ve düzenlenmeye
illaki devam edilecek. Ve şu: Her şeyi silmeye ve geçmişi unutmaya karar
verenler yaşadıklarını tek ve aynı potada eriterek kayıt altına alırlar.
Üzerinden çok vakit geçmediği için hatıralar adına adaletsizlik yapıyor olmak
duygusu, unutmanın ölümcül gerekliliği karşısında cılız bir risk olarak kalır.
Her an kafada kişiyle yaşamasındansa hatıraları dondurup metne, fotoğrafa,
videoya hapsetmek bir nebze kurtarır insanı.
‘Kırılmış bir
yazardan daha tehlikelisi yoktur’ demişti sahnesini kaydettiğim, ama yazık ki
ismini yazmadığım bir filmde. Kırılmış yazar kendi kalemiyle herkesin kalemini
kırabilecek kudrettedir. Canımı yakan her konuşmadan ve tartışmadan
sonra söylenen cümleleri, kelimeleri, yüz ifadelerini adeta parmaklarımla
yoklayarak zihnimden tekrar tekrar geçirmek gibi bir huyum var. Ve dostum, ‘Gerçeği bulamazsak
onu kendimiz yaratırız.’ Kim olduğumu hatırlamak, kendimi ve yaşadıklarımı bugün
yeniden var edebilmek için yazdım tüm bunları.
‘Bakıştılar.
Fakat ikisinin de gözleri benliklerinin en dik ve sivri tarafına battığı için
bakışları birbirinden kaçtı. İkisi de hem istihza hem de aralarına çirkin bir
benlik mücadelesini latifeye bağlamak ihtiyacıyla, önlerine bakarak
gülümsüyorlardı.’ (Peyami
Safa, Selma ve Gölgesi) Bilemiyorum, belki
de insanın insana bu kadar yakından bakmaması gerektiği gibi, ben de bu şehre
bu kadar yakından temas etmemeliydim. Aşırı okuma ve sonucunda eksik
tanımlayan bir adlandırma: Hakkâri’ye yaptığım tam da budur. O rahatsız
oldukça, ben de inadına bakmaya başladım. Bir ara itiyatlarından bile vazgeçer
gibi oldu. Ama sonra en iyisini yaptı. Bu çaylak acemiye aldırış etmeden
hayatına sürgit devam etti.
Zihnim
başka tarafa koşullandığı için akla gelmeyen bir dolu detay için peşinen kusura
bakılmamasını rica ediyorum. Bu kitap bir şehir veya meslek rehberi kesinlikle değildir. Okuyanlar
herhangi bir sonuca varamayacaklarını şimdiden peşinen kabul etmelidirler.
Parçanın parçasını bile göremeyeceğimizi bildiğimiz hâlde bütünü anlamış olmayı
nasıl iddia edebiliriz. Koskoca bir şehri kategorize ettiğimi, zihnimdeki belli
kalıplara sıkıştırmaya çalıştığımı söyleyenler olabilir. İnsan, zihnindeki
modellerden başka ne düşünebilir ki? Ne diyeyim, haklılar. Ama zaten başka türlüsü
nasıl mümkün olabilirdi ki? Hakkâri ve Taşbaşı hakkında fark etmeden
genelleyici ifadeler kullanmış olabilirim. Tüm o ifadeler için bu paragrafı
kıstas almalıyız. Her genelleme istisnaları da barındırır. Oralar için şöyleydi
böyleydi diye kestirmeden konuşmak hatalı olur. Olay bazında konuşmak,
vakaları, şahısları teker teker değerlendirmek gerekir. İçlerinde son derece liberaller olduğu
gibi, yoz mutaassıp tayfası da oluyordu. Farklı tip insanların toplumda bir
araya gelmesiyle ilerliyor zaten hayat. Yüzde yüz türdeş olan bir grup bile bir
arada yaşamanın getirdiği şartlardan ötürü uyumsuzluk yaşayacak, sadece birkaç
ay sonra ayrılmalar başlayacaktır, bu böyledir, başkacası da mümkün değildir.
Kusurları,
çelişkileri, nefreti, acıyı ortaya koyarken, insan zihni daha üretken ve dil
daha kıvraktır. İnsan daha çok eksikleri ve hataları
görmeye meyyaldir. Doğrudur, al sana örnek. Otobüsteki makine her çeşit kart
için ayrı müzik çalıyor değil mi? Evet. Peki para yoksa ne oluyor? Tatlı
melodiler yerine, pek ceberut sayamayacağımız bir ses nazikçe ama otoritesini
hissettirecek tonda ‘yetersiz bakiye’ diyor.[8] Para ödeyince teşekkür
eden yok, sıfırı tüketene ihtar çok. Esasında tabii ki böyle olmalı. Ama işte ‘her
şeyin iyiliğini güzelini görmek lâzım, her işte teşekkür etmek gerekir’
diyenlerin çok da haklı olmadığını belirtmek istiyorum. Yapması gerekeni yaptı
diye eğilip büzülüp niye şükran sunalım ki? Yapmadıysa hesap sorabilmeliyiz
ama. Ayrıca birincisi isteğe bağlı olarak yine yapılabilir, zaten hayat böyle gelişir
ve güzelleşir. Ama ikinci kısımdaki hesaplaşmayı eş geçmeden.
Hatıra yazmak için en az
altmış yaşını geçmek lâzım denir. Ben hem kırk bile olmamış hem de hakkında
yazdığım kişiler hayatta ve yerler neredeyse olduğu gibi dururken yürek mi
yemiştim de kalem oynatıyordum? Yazıları Blog’da yayınlayıp ilân ettiğimde
okuyan çoğu kimseyi teşvik eden muharrik güç, içerikte kendini bulacağını
ummasıydı. Blog’umda
tefrika edip -kısıtlı da olda- telefon rehberimdeki kişilerle, tirajı az da
olsa matbu dergide, bu konularda vasıfsız da olsalar şahsen arkadaşlarımla
paylaşmama rağmen kayda değer hemen hemen tek bir geri dönüş bile almadım.[9]
Bu aymazlık ve umursamazlık, dosyayı kitap hâline getirmek için uğraşmama
değmeyeceği inancını aşıladı. Her ne hâl olursa olsun yazmaya, araştırmaya,
nakış nakış işlemeye devam ettim. Bazen ‘bana ne lan insanlardan,’ dedim.
Terapi olsun diye yazmıyor muydum yıllardır. Tamam işte, insanlar, karşılarında
kendinizi de yırtsanız ilgilenmeyen onlar, kimse işte hepsi, anlaşılması için
çaba göstermeleri gereken bu giriftliğe niçin kayıtsız davranmasınlardı ki. Cılız
da olsa reaksiyona sebep olan bir seslenme olmak amacındaki şu kadar bin
kelimesiyle elbette bazı aksisedalara yol açacaktır. Dolaysız olarak
algılanamayan ve hazırlıkları hiç hesaplanamayacak çabalar gerektiren, anlamı
tahrip edilmeden parçalarına ayrılamayacak bir bütünlük oluşturdum. Sonuçta insan
her günkülerin dışında bir ifade kullanınca, muhatabı üzerinde daha değişik
tesirler bırakacağını ümit ediyor.
Kitabın
son cümlesi şu olabilirdi: Bu kitabı niçin yazdım? Çünkü yapabildim. Sunucu, misafirlerinin yaptığı işi ‘hayat biçimi’ olarak
tanımladıktan sonra, ‘bu işe nasıl girdiniz’ diye ekledi. Racon bilmeden
sorulan bu salakça soruya nazikçe cevap verdiler tabii. Yazmak da benim için
hobi değil, yaşama ünitesiydi. Yazmadan edemezdim, edemedim. Bu kitap, ilgili veya zorunlu küçük bir
insan grubunu, hayatlarının çok küçük bir anında meşgul edebilecek ve muhakkak yine
sadece küçücük bir kısmının ömür boyu zihinlerinde kalmayı başarabilecek.
Beklentim bu kadar, yeter de artar bile. Ama bunun için bile canımı dişime
takarak uzun bir dürüstlükle sonuna kadar titizlikle çalışmam gerekti. Kimsenin
görmediği, ama benim büyük çoğunluğunu peşinen ödediğim bedeller, bakalım
okurun da cazibesine kapılabilecek mi! Tabii ki kapılmayacak, adam sen de, Baudrillard
bunları anlatmış, aynısı cereyan edecek. Buna
rağmen yüksek sesle okunabilmesi yönünde çaba sarf ettiğim doğrudur. Cümleleri
hemen okuyup geçmeyin diye iyice giriftleştirdiğim, sonuna geldiğinde başını
unutup tekrar dönmenizi gerektirecek derecede yoğunlaştırdığım, dimağınızda
damağınızda acı tatlı izler bırakmasını önemsediğim; alıcısı az olacağını bile
bile bunları yaptığım doğrudur. Kolay okunabilmesi için birçok şeyi
sadeleştirmem yönünde verilen ve fakat benim almayıp uygulamadığım tavsiyeler yerine
getirilseydi siz de amuda kalkıp bile okuyabilirdiniz, ama yok illaki dizinizi
kırıp okutacağım ya da hiç.[10]
Yazarlığın yazmak kadar elemek vazgeçmek ve kâr elde etmek için fedadan
çekinmemek sanatı olduğunu bile bile tuttum bu yolu. Ya da daha açığını
söyleyeyim; elimden gelen buydu kardeşim, ne yapayım yani. Kolaylaştırmak için
gereken enerji ve cesaretim ve dahası yeteneğim yoktu. İstesem de
beceremeyeceğim işe başlamadım. Yoksa ben de istemez miydim, isterdim tabii.[11]
‘Kısa yazacak kadar ustalaşmak’ tabiri vardır. Metnin uzun olmasının sebebini
burada aramalıyız; bilmiyorum demek ki, hem yazdıklarımın mahiyetini hem de
yazmanın kendisini. Sait Faik’in Kumarbaz Hayri’si miyim de iki cümlede anlatabileyim hayat
hikâyemi? Yeteri
kadar susmuştum, ama her zaman olduğu gibi yine yeterince konuşamadan sonlandıracağım
bu devri de. ‘Akıbetinden korkmaya başlayanlar günlüklere sarılır.’ Bense var olabilmek,
var kalabilmek için bu notları tutmaya karar verdim.
Şehri
ve köyü kendi kuralları çerçevesinde anlamaya çalışmalıydım. Köylü, köyde ikamet eden öğretmene diğerlerinden on kat
farklı bakar. Bakalım haklarında yıllarca mesai harcadıktan sonra bakış nasıl
evrilecek? ‘Sekiz saat ders çalıştıktan sonra, aklımda sadece sekiz saat ders
çalıştığım kalmıştı’ sözüne atıfla; bu metinle o kadar uğraştıktan sonra elimde
sadece yüzlerce saat çalışmış olmak kalmasın istiyorum. Ortaya iyi, nitelikli,
alanında ve genelde aranan kıymette ürünler sunabilmiş olmayı umuyorum. Yaşadıklarım
üzerinden fikirleri tartışmaya çalıştım. Bazen olaylara temas ettim, maalesef
bazen de insanlara tenezzül ettim. Orada bulunduğum süre boyunca
şahısları üzmüş olabilirim, ama genel olarak bakıldığında köy için iyi işler
yaptığımıza inanıyorum. İyi niyetli insanın işleri hiçbir zaman yolunda gitmez,
hep karmakarışıktır. Biz de ona iyi davranacağım buna iyi davranacağım derken
bazen işlerimizi yapamaz hâle geldik. Bilgisayar oyunlarında yamalarla destekleyince her şey
açılıyor, kullanılabilir hâle geliyor. Oyun ilk üretildiği orijinalliğinden çok
şey kaybediyor. Hayatta yapılan düzenbazlıklar, yan çizmeler, araya kaynamalar
da yaşananları tatsızlaştırıyor. Bazı tuşların inaktif olması hepimizin hayrına
olabilir. Herkes her şeye erişememeli. Hakkâri hakkında ben de bazı noktalara
temas etmemeliydim belki.
Ben yabandım, dillerini anlamıyordum, ama
onlar da benimkini anlamıyordu. ‘İnsanın bir tek kendisinin bildiği bir dili
konuşmak ne işe yarardı?’ Hakkâri’nin dilini
anlıyordum ama konuşamıyordum. Dünya için de böyleydi bu. Burada doğup büyüdüğüm, olup
yürüdüğüm halde hâlâ bu Dünyanın yabancısıyım. Üye olmayan giremez yazıyordu
kapıda. Zaten birine bakıp çıkacaktım. Tuttular zorla. Ömür diye bir şey varmış,
o yaşanacakmış, bitecekmiş üstelik. Bu Dünyadan değilim. Tufaya düştüğüm yer
şurasıydı. İçindekiler kısmını okuyunca kitabın bana hitap etmediğini anlamış
olmam lazımdı.
Bazen
bize düzensizlik görünen çatışmalar öyle bir düzen oluşturur ki, bir parçayı
düzeltmeye kalktığımızda yıkılıverir. Akvaryumun suyunu tümden
değiştirdiğimizde balıkların öldüğü gibi, dışarıdan bakınca kuralsızlık gibi
gözüken kaosa el attığımızda tümden yok etme ihtimali de var, diğer türlü en
azından yaşıyordu. Uzun uzun diller döküp çapakları törpülemeye, kıymıkları
rendelemeye çalışmama rağmen, zaten kaotik olan düzenin bozulmasına sunduğum
mütevazı katkılarımın önünü alamıyordum. Tamam, gittiğimiz yerin suyunu birden
değiştirmeyelim, peki bizim suyumuz birden değişti, buna ne diyeceğiz? ‘Her
şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği’ni söylemişken Turgut Uyar, bunu
yapmayalım. Şifre
girerken gizleyip yıldızlı çıkıyor ya yazılan. Yanlış girmişsek komple
siliyoruz. Çünkü hangisinin hatalı olduğunu bilmemize imkân yok. Bu kitap da
öyle olabilir, kabul. Nerede hata olduğunu bulabilmek benim için imkânsız,
bulan gösterirse doğrusunu söyleyebilirim. Ama error correction yok bende.
Kendi kendini sorgulayan yapıda değil.[12]
Çengelli iğneli çubuklarla yün atar gibi atıyorum. Her seferinde yeni parçalar
açılıyor, köpürüyor. İllaki topaklar kalıyor. Onlar da hatırımı saymayıp
hatırıma gelmeyenler.
Başka biri de çıksın kendi
nasıl gördüğünü anlatsın. Belki de (çoğusu için belli ki) totaliter bakışın tâ
kendisidir. Olanları tanımlarla yorumlarla sınırlayarak öldürmüş mü oluyorum? Salt
insan olarak da evrimsel sürecin son aşaması mükemmel varlıklar gibi görürüz ya
kendimizi, Hakkâri’yi kendi keyfime göre yorumlamak buna benziyor. Belki insan
(homo sapiens) son halka değil, belki sonraki aşamalarda daha gelişmiş
varlıklara evrileceğiz. Dar zaman algımızla nasıl da seviyoruz kendimizi. “Geçmişte
yaşanmış ‘an’lardan hatırladıklarımıza dayanarak yeniden kurulan şey
hapishaneden farksızdır.” diyen Gündüz Vassaf ne kadar haklıdır.
Olması gerektiği gibi
bırak, nasıl bulmak istiyorsan öyle bırak, bulduğundan iyi bırak… Tabii ki
birincisine gücüm yetmezdi, ikincisine de yetmediğini görmüş olduk, ama en
azından üçüncüsünü açık ara farkla başardım sanırım. İlk yardımın ilk
kuralıdır; iyileştiremesen de daha kötüye gitmesine izin verme.
‘Günlükler
kendimizi ana babamıza, sevgililerimize, tarihe karşı haklı çıkarmak için
yazdığımız, kendimizi en iyi kendimizin tanıdığı, en doğruya, en gerçeğe
kendimizin tanık olduğunun bir belirtisi, başka düşünülen ve yazılanların eksik
ya da yanlış olduğunun bir ifadesi.’ (Gündüz Vassaf, Cennetin Dibi) Katılıyorum, şahitliğin acısını ömür boyu çekmek de hiç basit değil,
müşahidin hakkı vardır kaydetmeye.
Sonuna gelip kapağı
kapattığınızda daha meseleye giremediğimi göreceksiniz. Hikâyenin sonunda ne
olduğunu merak etmeyenler için yazdım zaten. Okuyucunun beni anlayabilmesi için
ne yukarıda ne de aşağıda olmasını tercih ederim. Aynı seviyede olalım, kavga edeceksek
de, sevişeceksek de bu böyle olmalı.
Konuyu anlatırken balonlar
şişirip şişirip detaylara iniyorum. Açtığım parantezleri kapatmak sizin
vazifeniz.
Hikâyeler dillendirildikçe
bir kat daha gerçek olur. İlk kullanıldığında özgündür, ikinci kullanışta
taklit olur, üçüncüde klişeye dönüşür. İlk yaşanırken trajedi olan şeylerin,
sonrasında komediye dönüşmesi gibi…
Fan teorisi şudur: ‘Yazarın
niyetinin olmadığı konuları, varmış gibi üsteleme.’ Belki de bu kitaba tümden
bu şekilde bakmak gerekir. Okuyucu ne diyorsa o değil tabii, ama yazara da
bırakılmaz ki bütün ipler. Öyle ya, tarif edeyim derken tahrif etmemek elimizde
değildir. ‘Tasnif
ederiz, beğenilerimiz ve yargılarımız bu esnada ortaya çıkar.’ Kaçınamayacağımız insanî
bir eylem olduğundan, engellemez süreçlerle iyi veya kötü değerlendiririz şahit
olduklarımızı. Saman adam safsatasına da düşmeyin ama. İleri sürdüğüm görüşü,
başka bir şey gibi gösterip sonra onu çürüterek sanki orijinal görüşümü
çürüttüğünü sanmayın.
Yıllarca ayak bastığım yerlere
şimdi parmak basıyorum. O kadar kıvrımlıydı ki zemin, düz anlatımlara müsaade
etmiyor. Kaybetmek
için güzel ve verimli yıllarımızı, insanları yiyerek semirmesi gibi obur
yerleşim yerlerinin, hatıraları fondipleyerek köpüren tarihteki oynak yerimizi aldık.
Gerek
merkezde gerekse köyde yaşananlar üzerine yazdığım bunca şey insanların
rahatsız olup da kurtulmak istedikleri ve sorun olarak gördükleri olgular değil;
az bir kesim hariç herkes gayet rahatında, ben sadece bunlara farklı bir açıdan
yaklaşıp isim koymuş oldum. En büyük acı, unutulması gereken geçmişle cedelleşirken
çekilir.
Beynim sistemli çalışmaya
meyyal. Aşırıya kaçmamak kaydıyla karışık bir adresi, şehircilik sistemini
çözerek bulabilirim. Ama gece vakti köyün her yerine saklanmanın serbest olduğu
bir oyunda, kusura bakmayın, rastgele kimseyi bulamam. Bir arkadaşım, nasıl
yapıyorsa yapıyordu ve çoğu kişiyi bulabiliyordu. Başka birisi de üst arama
konusunda içgüdüsel yeteneklere sahipti. Hadi insanın üstü başı ne kadar olur
diyeceksiniz, ama bütün köyden bahsediyorum, bu büyük bir kabiliyet bence.
Yapacağım işleri sürekli telefonun takvimine not etmem de bu yönümün bir
parçası. Başkalarının beni yönetmesini seviyor ya da öylesini becerebiliyorum
diye düşünülebilir, ama neticede o planlamayı ben yapıyorum. “Doris Lessing anılarını anlatmaya, ‘Bellek
sadece kendini beğenmiş değil, aynı zamanda dikkatsiz ve tembel bir uzuv,’
şeklinde bir tespitle başlar. Yıllar akıp giderken başımızdan geçenleri veya
etrafımızda olup bitenleri kendi bakış açımızın süzgecinden geçtiği
kadarıyla, bazen tamir ve düzeltmelerde
bulunarak tanımlamaya yatkınızdır. Yakınlarımız eksik bir cümleyi tamamlar, bir
fotoğraf unutulanı hatırlatır, bir mekân sisli sahneleri canlandırır.” (Cihan Aktaş, Sokaklar
Unutmuyor) Hatıraları mikrodalgada ısıtıp ısıtıp servis etme huyları ve
görevleri olan hipokampüsteki arşivci beyin hücrelerinin eseridir.
‘Yaşadıklarımızın
hiçbir değişikliğe uğramadan, belleğin raflarında dizili, öne çıkmak için
bilinçten davet beklediği söylenemez. Onların acı veren, hoşa gitmeyen ve
işimize de gelmeyen yanları üstünde belleğimiz türlü oyunlara girişmekte pek
ustadır.’ (Mitat Enç, Bitmeyen Gece) Zihnimde
rar dosyasında sıkıştırılmış, patlamaya hazır bomba gibi harp nizamında
bekleyen fikirler, olaylar ve kişileri sayfalara serpiştirdiğimden beri,
sonradan okuyunca gerçekle kurgu ve hakikatle ayrıntıları silinmeye yüz tutan
hayaller bana bile belirsiz gelmeye başladı.
Bu kitaba çalışırken modüler
parçalara bölmek işimi bir miktar kolaylaştırdı. Ayrıca ana metnin bulunduğu
dosyaya takviye olarak şarjör, yedek şarjör ve sözlük dosyalarım da vardı. Şarjörde eskiden beri kaydettiğim alıntılar
ve aldığım notlar duruyordu zaten. Yedek şarjörde de, oradan bu dosyaya özel
devşirdiklerimi ve çeşitli hatırlatmaları sıralamıştım. Sözlük ise yine Hakkâri
kitabı özelinde yıllardır rast geldiğim ve mutlaka metne yedirmeliyim dediğim
kelimeleri bağladığım yerdi. Saatlerce çalıştığım her gün bu dosyaları Drive’a
(son baktığımda ana metin … kere kaydedilmiş) ve aylık yedek diske kaydetmeyi
aksatmadım. Masa başındayken elim zaten sürekli Ctrl+S’deydi. Bilgisayarım bir
anda çökseydi, en fazla bir veya birkaç günlük emek heba olabilirdi. Tabii yazı
işleriyle uğraşanlar, hele böyle büyük hacimli dosyalarla boğuşanlar gayet iyi
bilirler ki, her gün atölyeye gidip tahtaları üst üste koymaya benzemez bu çaba.
Yirminci sayfayla uğraşırken bir bakmışsınız ki üç yüz yirminci sayfaya
atlamışsınız. Dinlediğiniz şarkıda geçen birkaç kelime, üzerinde çalıştığınız
bölümden koparıp yüz ellinci dipnota götürebilir parmaklarınızı. Bu işlerin normali
de budur. Onun için bir günlük çalışma heba olur derken işleri hafife aldığım
sanılmasın. Değil bir günlük, beş dakikalık düzenlemeler bile silinse, insanın
morali aşırı bozuluyor. Sonraki aşamalarda öyle tatmin edici yoğunlukta
mesaiyle kendini unuturcasına meşguliyetle çalışmalısınız ki, ancak o zaman
belki hataları telafi ettiğinize dair kendinizi bir miktar kandırmış olursunuz.
Çünkü kaybolduğunda geriye dönük ne yaptığınızı harfi harfine hatırlamak mümkün
olmuyor. Kabaca tekrar düzenlersiniz, ama ilk yazdığınız gibi asla olmaz. Üst
üste dizilen tahtalar yıkılsa tekrar dizersiniz, ama kelimeler albayım, öyle
değil. Yaklaşık 220.000 kelimeyi kampa alıp sıkı antrenman yaptırmak, cephede
hizalamak, sonrasında yerli yerine yerleştirip hücuma geçmek… Hadi şu çok
önemli bilgiyi de aktarayım. Word dosyasında 11 puntoluk Times New Roman yazı
stiliyle çalıştığım için ekranda görme zorluğu çekmeyeyim diye bütün sayfaları 19
mevsime atıfla % 190 oranında büyütüyordum. 190=19x10.
Borges’ten
mülhem diyecek olursam; bu kitabın yükümlülükleri iki tanedir. Örnekler sunmak
ve Zap’ın varlığının yaptığı gibi okuyucuya fiziken dokunmak ve dağlar gibi
başka insanlarla beraber insancıklara gölge etmek. ‘Konuşmak için her zaman
birden fazla olmak gerekir, birçok ses gereklidir.’ (Derrida) Yazarken her
yanımdan ayrı sesler çıktığını tekrar okumalarda fark ettim. Sanırım Derrida’ya
göre sorun yok, oyna devam. Umut edecek kadar budala olduğum zamanlarda olaylar
şöyle gelişmişti: ‘Yaşadıklarına umudun itici gücüyle dalan kimse asla
unutmayacak biçimde hatırlar.’ (Soren Kierkegaard) Adonis’in demesiyle ‘nesnelerin
en hafifidir söz.’ Yanı sıra sözün düşlerden ve masallardan çaldığı da
söylenir. Bu kitap hatıraların bendeki karşılığını aldı ve onları şeyleştirdi. ‘İmge
ile özgürlük ve varoluş arasında bir bağlantı kuran Sartre, imgenin üç farklı
kaynaktan beslendiğini ifade eder. Bunlar sırayla anı, algı ve düşünce
imgeleridir.’ (Hayrettin Orhanoğlu, Kalbi
Teyelleyen Şair) Yaşananların nihayetinde dönüştüğü imge, anı, algı,
düşünce aşamalarını bihakkın geçip okuyucunun zihninde tersten düşünce, algı ve
en son anıya evrilecektir. Yaşanan anı, bendeki karşılığı algı, şimdi
yorumlamam da düşüncedir. Daima elde tutulmakta inat eden geçmişin bağı
avuçlarımızı o kadar doldurmuş ki, ne bir şimdi telakkimiz var ne de bir
gelecek tasavvurumuz. Geçmişi anlatmanın bir çeşit ‘şimdi’den kaçmak olduğunu
ayaklar değil göz önüne almalıyız.
Hastanın
canlılığını en çok gözlerinin ışıldamasından anlarız. Bakışlar düzeldi mi,
iyileşti sayarız. (Albert Camus Veba’da
hastalığın gittiğini göstermek ve evlerinde kısılmış herkese ümit olsun diye
sokak lambalarını daha canlı yaktırmıştır valiye.) Hakkâri’de geçen eriyen,
azalan, bunaltıcı ağır bir 19 mevsim boyunca her yönden hastalandıysam, aradan
geçen on sene sonunda oraya bakışımın sahihliğe yaklaşan sıhhatine bakarsak
nekahet dönemini de aştığım söylenebilir. Bizim dünyaya bakışımız kadar, dünyanın
bize bakışı da önemlidir. Hakkâri’yi sevdiğimden mi yoksa sevmediğimden mi,
önemsediğimden mi yoksa önemsemediğimden mi bunları yazdım, ben de bilemiyorum.
Baksın ve kendisi söylesin bu sorunun cevabını.
Görünenin
anlaşılmaz bilinmezliği sebebiyle, her zaman gördüğümüz şeylere karşı ne kadar
uzakta olduğumuzu bilirsiniz. Yargılarım, önü olan ama bir sonu asla olmayacak
biricik yargılarım… Baştan beri izlenen yargıları sonunda açıklama gereği
duyduğum için oldu bütün bunlar. Tek temennim; birbirimizi
yarım cümlelerle anlayabileceğimizi umuyorum.
Şu
kadar bin yıllık yazı hayatında, insanların dertlerini anlatabilmelerine
yardımcı olabilecek kelimeleri çağırmakta hâlâ acemiyiz. Kelimeler gelse bile,
nizam vermek hiç de kolay değil. Onun için başkalarının sözcüklerine çokça
müracaat ettim, hepsine müteşekkirim. Bir düzen takip ettiğim doğrudur, bazen
ateşi körüklemek bazen de söndürmek için elime ne geçerse onlarla müdahale
etmeye, cümlelere yön vermeye gayret ettim, çaba gösterdim. Doğrusunu benim de bildiğime
inandığım her şeyi açıklamaya çalıştım. Sözlerimin sert olması, niyetimin kötü
olduğu anlamına gelmez.
Sırf
uzaklığıyla egzotik ve cazip görünen her şey gibi, geçmişin ne kadar derinlerindeyse
etkisinin o kadar güçlü olduğu çıplak gerçek, çıplak vücut gibi ürkütücü bir
varlıktır ve bu nedenle genellikle üzeri örtülmelidir. Bu yüzden çocuklarımıza
kıyafetlerini giymeyi ve konuşmadan önce düşünmeyi öğretiriz. Hiçbir durumu
olduğu gibi göremeyiz. Gerçeği saptırmak ve gizlemek temel yaşam becerilerimizdendir.
Nezaketin arkasında her zaman olan şudur; yalanlar.
Hakkında
bilgi edindiğim her şeyi okuyamadım, okuduğum her şeyi anlamadım ve anlamış
olduğumu zannettiğim her şeyi de, kolayca anlaşılacak tarzda yazabilemedim. Yazmak
için geçerli bir sebebim var mıydı bilemiyorum, ama olsun, şuna sığınıyorum: Her
araştırıcı, konunun önce hatta belki de ilk, şahıs olarak kendisine görünen
yönüne biraz âşıktır ve vurgusunu da buna bağlı olarak tek taraflı yerleştirir;
insanca bir şeydir bu.
Kitap
bitene kadar sözümü kesip de kâğıdı/pikselleri kan revan içinde bırakmayın.
Bitirdiğinizde buluşalım, neremi isterseniz kesebilirsiniz. Ama yazdıklarımın
hepsini anlayıp, neticede hiçbir şey anlamamalısınız. Yoksa yükünüz artar.
Abartmayın yani; belki de buradan çıkartılacak bir ders yoktur.
Kimi zaman anılarımı
hatırlamak için, Nietzsche’den ilhamla en iyi
yolu seçtim, yatarak boş boş tavana baktım. Yaşananları estetik kaygı güderek
fragmantal anlatmak benim işim, aralarındaki bağlantıyı duyguyu fikri
tasarımlamak sizin işiniz.
‘Anlamaktan
çıldırırken doğan utanç, olduramamaktan doğan usanç/ Hayatın saadeti bilmemekte,
anlamamakta’dır. Bu kitap amaçsızca ortaya çıktığı için değerlidir. Öte yandan
tek bir fikre ev sahipliği yapamayan kafatasına boşuna ağırlık yapan omuzların
dertsizlikten dikleşmesini dert etmeyenlere hitap etmez ama. Yazdıklarımla
ortamın havasını emip, sizi bir miktar (zaman ve ağırlık hesabıyla) zehirlemeyi
umuyorum. Bir şeyler halt ettim, arayıp düzeltmek, ara bağlantıları kurmak size
düşüyor. Aman kafanıza dikkat edin, yanınıza düşenleri tutup kaldırmanız
gerekiyor. Ya da boş verin, tam isabet kafanıza düşsün de başka bir yerinizle
çözümlemeye çalışırsanız başaramazsınız, işler başa sarar. Bilmem anlatabildim mi? Anlatılanla anlaşılan
arasındaki makas farkını daraltmak yazarlıkta ustalıksa, bakın bakalım ne kadar
usta olmuşum.
Anadolu Leoparı’ndaki (Emre Kayış, 2021) şu diyalog, hatırımda park edenleri
dönüştürdüğüm satırlara tamamen uyuyor, uyduruyorum yani. ‘Bu kadar ayrıntılı
nasıl hatırlıyorsun ya?’ ‘Hatırlamıyorum be oğlum, siz hatırlamıyorsunuz ya,
ben de uyduruyorum.’ O öyle der de Memoria
(Apichatpong Weerasethakul, 2021) durur mu: ‘Bu kasabadan hiç ayrılmam. Her
şeyi hatırlarım. Bu yüzden gördüklerimi sınırlamaya çalışırım. Bu yüzden asla
film ya da TV izlemem.
Taşlar, ağaçlar, kayalar her şeyi emerler.’
Birçok
şeyi de tembellikten dolayı eksik bıraktım. Mesela dosyayı hazırlarken ya işim
çıktığı için ya da işime gelmediği zamanlarda ‘burayı sonra tamamla’ notuyla
askıya aldığım bölümlere sonradan baktığımda ilk zamanki gibi yazamadım hiç.
Bunlardan bazılarını titizlikle tamamladım, bazılarını okuyucunun, eksikliğini
hissetmeyeceği şekilde üstünkörü geçtim, bazılarını da notları çokça görmenin
verdiği bıkkınlıkla acımadan silerek def ettim. Bir kısmını da niçin yazdığımı
çözümleyemediğim için göz önünden uzaklaştırmanın en iyi yolu olduğu için
sildim. Beni yavaşlatıyor ve moralimi düşürüyorlardı çünkü. Sonuçta sizin
bunlardan haberiniz yok ve bir şey daha söyleyeyim mi, artık ben de bilmiyorum
nereye nasıl muamele ettiğimi. Öylece kaldı işte bazı yerler.
İyi bir film bağlamıyla
birlikte sunulmalıdır. Dönem filmlerinde bile hakkında fazla bir bilgiye sahip
olmadan dahi filmin büyük çoğunluğunu anlayabilmeliyiz. Kitaplar için de
böyledir. Yapmaya çalıştım. Tabii ki Hakkâri hakkında her şey değil bunlar, o
iddiam yok ve olamaz da. ‘Unutmak
istedikleri şeyleri konuşurlar’ der Turgut Uyar. Ekleyelim: Uyutmak
istediklerini de sallarlar. Çağlar Keyder’in demesiyle himayeci aldırmazlık…
Bugün
(15.07.2022) oğlumla (11) kitap hakkında konuşurken kapağın üç boyutlu
olabileceğini söyledi. 19 bölümden oluşan bir çark olacakmış, bir tarafta da
gösterici olarak benim sol işaret parmağım. Çarkı çevirip durduğu mevsimi
okuyacakmış okuyucu. Bu şekilde ileri geri savrulmalara tâbi rastgele okumalarla
değişik bir tecrübe yaşayacakmış. Kronolojik giden bir kitapta nasıl olur bilemem,
müstakbel yayıncıyla görüşmem gerekir.
Kill Bill: Vol.1 (Quentin tarantino, 2003)
filminin ünlü repliğidir: ‘Bir Hattori Hanzo kılıcını diğerlerinden ayıran en
büyük özellik, onun bir Hattori Hanzo kılıcı olmasıdır.’ Bu kitabın en büyük
özelliği de, onun benim tarafımdan yazılmış olmasıdır.
[1] O, hem bir dolu kitabı olmakla birlikte,
hem de sadece karlar eriyene dek durduğu için
‘1 mevsim’ yazmış; ben de, hem zaten hiç kitabım yok, hem de madem
yaşadım o kadar, ‘19 mevsim’ yazayım dedim.
[2] Belli bir
karakteristik özelliği olan veya belli bir iş için ayrılmış zaman.
[3] Adlandırma,
mühürleme, dağlamak sureti ile ten üzerine işaret koyma, dövme yapma,
damgalama, işaretleme anlamındaki vesm kökünden gelir.
[4] ‘Bu kitap, ne
bir tarih, ne de bir vesika kitabıdır. Bu kitap bir hayat hikâyesidir ki, onun
kahramanı, hadiselerin içinde, aslında dikkatli bir gencin ilgisiyle
yaşamıştır. Bu itibarla da, bu hadiseler üzerinde, yanlış da olsa, kendine göre
bazı hükümleri vardır.’ (Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam)
[5] Satır: Et
kesmeye, kemik kırmaya yarayan, büyük, ağır ve enli, kendinden saplı bir tür
bıçak.
[6] Sadır: Göğüs,
yürek.
[7] Gardını yazarken
telefon ısrarla ‘haddini’ diye düzeltti, iyi de etti. Böyle daha güzel ve
hadsiz oldu cümle.
[8]
Bu sıralar (2022) otobüslere bindiğimde o kadar çok duyuyorum ki bu sözü.
Eskiden makul oranlarda gelen zamlar milleti çarpmazdı. Şimdi her şeyin
feleğimizi şaşırttığı bu dönemde yüzde 50 bindirince, cebinde olsa dahi
hesaptaki paranın hesabını tutamaz oldu millet.
[9] ‘Her iki tarafın
konuşabildiği ilişkilerde kaygıdan söz edilemez.’ Sana diyor okuyucu, niçin
konuşmuyorsun! Okurun tek kelime etmediği bizim gibi münasebetlerde psikozdan
çıkmak asla mümkün değildir. Çıkmayalım da zaten.
[10] ‘Hiç kimse
başkasının cümlesini üç kere okumak zorunda kalmamalı.’ Bu güzel bir temenni,
ama eğer bunu kaide olarak içselleştirdiyseniz size kötü bir haberim var,
yanlış yerdesiniz. Kitabı kapatıp en yakın YouTube videosuna tıklayabilirsiniz.
Bazen
çok uzun bir cümlenin ancak son parçası okununca tam anlam çıkabilir. Her
cümlemi böyle çok katmanlı yapmak isterdim, ama okuyucuya da az biraz merhamet
etmek gerekir. Metnin tamamını okuduktan sonra bile kafanızda bir anlam
oluşmamasını, oluşsa bile muğlâk olmasını dilerim.
En
basit ve anlaşılmayacak bir yanı olmayan kavramlarla konuştuğunu sanıp, adamın
kendisini nasıl olup da anlamamasına şaşmak… Bunlar bu kitapta okuyucuya karşı
hislerim ve Wittgenstein’ın şu cümleleri ondan beklediklerimdir: ‘Cümlelerimin
açıklayıcılığı, beni anlayan kişinin, bu cümleleri yine bu cümleler sayesinde
aştıktan sonra bunların anlamsızlığını görmesine dayanır. Deyim yerindeyse o
kişi tırmandığı merdiveni yukarı çıktıktan sonra atmalıdır.’
[11] Kolayca
kavranabilecek biçimde yalınlaştırmak isterdim, ama yapamadım. Yok yok,
istemedim, bilerek yapmadım, muhtemel ve müstakbel ısırıcı eleştirilere rağmen
isteyerek böyle yaptım.
[12] Bu bahsi yazmadan
önce aklımda başka cümleler vardı. SMS’le gelen şifreyi yazarken konu değişti,
buraya geldi. Önceki cümle gitti tabii, nereye gittiyse artık. Eskiden olduğu
gibi çok rica ettim lüzumunda gelsin diye, gelmedi. Bıraktım peşini. Ama sonra
fark ettim ki o cümleleri sanki hatırlamış da not almışım gibi rahatlama geldi,
zihnim duruldu. Demek bu şifre meselesi minvalinde bir şeydi ve yeri güzelce
dolduğu için esas oğlanı geri çağırmadı zihnim.
Yorumlar
Yorum Gönder