Büyük Zap Şairi

 

Büyük Zap Şairi

İşte bu kırk günlük gazetelerden birinde (Savaş Gazetesi) Anayasso başlıklı bir şiir yayınlanır, Hocanın vefatından 8 sene sonra. Şemsi Belli, dağların tepesinde kaybolmuş Şavata Köyünün yedi bebeğinin, sesi türkülere karışan ve Türkiye’nin en hızlı suyu Zap’ın geçit vermez sularında yitmesinin ağıdını yakmıştır. Şiir, Milliyet gazetesinde Hasan Pulur’un köşesinde aynen yayınlanmasıyla herkesin dikkatini çeker, tam da köprü gündemdeyken insanların çektikleri tellerle çile çekmeleri haberi özellikle halkta makes bulur ve ortalığı silkeler. O sıralarda Boğaz Köprüsü için tartışmalar had safhadayken, Doğunun dibindeki bu suyu insanların risk altında geçebilmeye çalışmalarının haberleştirilmesi de etkiyi katlamış.[1] Köprü yapım fikri, devrimci sosyal mücadelenin bir cüzü olarak bu sıralarda uç vermiş. Boğaz Köprüsü yapılıyor olmasaydı, hiç gündeme de gelmeyebilirdi. Olcay Hoca konu hakkında şöyle anımsar o günleri; “Ben o yıl İstanbul’da bir lisede yatılı okuyordum ve her baktığımda öfkeleniyordum, çünkü babam köprü olmadığı için 1960 yılında Zap Suyunda kaybolmuştu.” Zap Suyunun kaldırma kuvvetinden çok kandırma kuvveti olduğunu hatıra getirmeyince sonu feci oluyor maalesef.

 

Anayasso

Gul, gurban olduğum Hökümet Baba!

Baa bir alfabe veremez miydin?

Gara dağlar gar altında galanda

Ben gülmezem

Dil bilmezem

Şavata’dan Hakkâri’ye yol bilmezem

Gurban olam, çaresi ne, hooy babooov?

Bebek yanir, bebek hasda, bebek ataş içinde

Ben fakiro,

Ben hakiro

Dohdor ilaç, çarşı bazar tam - takiro

Gurban olam bu ne işdir hooy babooov!

Çoçiğ ağliir, çoçiğ öliir, geçit vermiy Zap Suyu

Parasizo,

Çaresizo

Ben halsizo, ben dilsizo, şeher uzah, yolsizo

Bu ne haldır, bu ne iştir hooy babooov!

Gara dağda, gar altında ufağ ufağ mezerler

Yedi ceset hetim hetim Zap Suyunda yüzerler

Hökümata arz eylesem azarlar

Ben ketimo

Ben hetimo

Ben ne biçim vatandaşım hooy babooov?

Şavata’tan Angara’ya ses getmiir

Biz getmeğe guvvatımız hiç yetmiir

Malımız yoh

Yolumuz yoh

Angara’ya ses verecek dilimiz yoh

Ganadımız, golumuz yoh

Bu ne biçim memlekettir hooy babooov?

Yerin, yurdun adresesin bilmirem

Angara’da: Anayasso!

Ellerinden öpiy Hasso

Yap bize de iltimaso

Bu işin mümkini yoh mi hooy baboov?

 

196sekiz YouTube kanalındaki 28.02.2021 tarihli ‘BEN NE BİÇİM VATANDAŞIM HOOY BABOOOV?’ başlıklı video ilham etti bu bölümdeki cümleleri. Yıllar sonra masala dönüşen, ama bir daha yaşanmaması için tekrar tekrar anlatılması gereken ve yaşarken acısını tattıran gerçeklerden… 196sekiz adı, bütçesi o tarihlerde Boğaz Köprüsüyle bir anılan TRT’nin ilk yayını dolayısıyla verilmiş kanala, ama 1968 yılı Dünya çapında gençlik eylemlerinin yüksek perdeden sürdürüldüğü ve sosyal meselelerle fazlasıyla ilgilenildiği dönemlerdi esasen.

 

Şemsi Belli, verdiği röportajda şunları söylemiş: ‘Boğaz Köprüsü, İstanbul sahil yolları ve daha birçok yollar ve köprüler… 1968 yılı bütçesinin Bayındırlık Bakanlığına ait yatırım bölümleri incelendiği zaman, haritada Türkiye sınırları içinde bulunan Hakkâri ilimiz devede kulağı geçtim, devenin kuyruğunda bir kıl bile değildir. Oysa geçen kış ayında, Zap Suyu adındaki minik çayı geçerek hasta bebeklerini doktora ulaştırmak isteyen birçok vatandaşımız, bu Hakkâri ilimizin nüfus kütüğüne kayıtlıdır. Bu vatandaşlarımız, çayın coşkun sularından doktora ulaştırmak istedikleri hasta çocuklarından yedi tanesini boz bulanık Zap Suyunun çığıltıları içinde yitirdiler. Minik yavrularının cesetlerini evlerine, köylerine kadar bile götürmek imkânından yoksundular.’ (Antrparantez belirteyim. Şair hem ‘minik çay’ diyor, hem de ‘coşkun suların çağıltısı’ diyor. Bence ikincisi daha kuvvetlidir Zap’ı anlatmak bakımından. Tamam, Zap, Şavata bölgesinde, aşağılardaki kadar azgın değildir, ama yine de o günkü imkânlar nispetinde canlar alacak kudrettedir.)

 

Şiirin yaydığı etkiyle hemen o sene Öksüz (Bilge Olgaç, 1968) çekilir. Film, berivanların uzaktan ağaçlıklar arasında silik görüntüleriyle açılıyor. Sonunda birbirlerine kavuşan sevgililer, meralardaki taylara buzaklara bakarak öykünüyor, çocukları olması için sabırsızlanıyorlar. Kezban hamile kalıyor ve doğum için -niyeyse- kasabaya gitmesi gerekiyor. Fakirlikten sadece bir öküz sürebildikleri, diğer yanını Ali’nin omuzladığı kağnıyla ve hepten sarp sırtlarda insan sırtında aşıyorlar yolları. Üzerinden geçmeye çalışanı kaygılı gözlerle titrek yüreklerle bekledikleri Zap’ın kıyısına vardıklarında iş ciddileşiyor.

 

Vizontele’den daha gerçekçi mekânlarda çekildiği için Selahattin Hocanın geçtiği yerleri, aştığı yolları gözümüzün önüne sergiliyor, en azından o bakımdan iyi. Selahattin Hoca acaba derme çatma da olsa bir köprüden mi geçecekti, yoksa böyle, şimdilerde, vadilerde turistik amaçlı kullanılan zipline’ların ilkel formunu mu kullanacaktı? Filmde ve dönem fotoğraflarında görülen, karşıdan karşıya gerilen çelik halata asılı kalınca çatal daldan kotarılmış rahatsız bir oturak üstünde insanlar kendi kendilerini ittire ittire yol alıyorlar. Bazı türlerinde de iki tane halat geriliyor, yine kendini üstteki ipe bağlayıp tutunarak, alttakinde adımlayarak geçiliyor. İnsan kızmadan edemiyor. Gidişte de gelişte de uygun yerler tespit edilerek meyilden faydalanıp daha kolayca da geçilebilir aslında. Zipline’lar o şekilde işliyor mesela, bunun akla gelebilmesi için Dünyanın diğer yerlerindeki örnekleri görmeye gerek yok ki.

 

Böyle gelmiş böyle giden köprüsüzlükte, şöyle bir geçip gidemeyen insanlar… Sair zamanlarda neyse deniyor da, doğum için kasabaya giden gebenin yanında sadece kocasının olması enteresan. En azından birkaç iş bilir, tecrübeli köylü yardım ediyor olmalıydı. Hem sayın senarist, o çıplak arazide terk edilen kağnıyı ve öküzü kim sahiplendi?

 

Çelik tellere asılı ilerlemeye çalışırken düşüyorlar, Kezban çocuğunu kaybediyor tabii ve sakatlanıyor kayalara çarpa çarpa. Zap’ın kulakları sağır eden çağıltısından dolayı bir türlü ıssızlaşamayan, ama yardıma ulaşmak yönünden çaresiz bırakan insan yokluğunda suyun kenarına yaralı varıyorlar. Esasen köyün olduğu yakada olmasını beklediğimiz insanlar, neyse ki öbür yakada yardım ediyorlar, zorla bir miktar yol aldıktan sonra.

 

Ali, Hüsrev’in at üstündeki Şirin’i sırtlaması gibi yükleniyor karısını. Kasabadan aldıkları tavsiyelere uyarak her şeylerini, damı tarlayı öküzleri (madem birden fazla öküzü vardı, niçin kağnıya kendini sürdü) satıp çıkın ettiği parasını koynuna yerleştirip İstanbul’un yolunu tutuyorlar. Her şeyi satan adam döndüğünde nasıl toparlayacak, o da meçhul.

 

Sert ve çıplak arazide zorluklarla mücadele eden, dağ dağ üstünde çift görüntüleri eşliğinde arka planda şu türkü çalınır:

Kanaryamın, tatlıdır dilleri.
Acı söyler, inletir her yeri.
Selamımı söyleyin o yâre.
Eser seher yelleri, yelleri.

N’olur dağlar, girmeyin araya.
Merhem olun, dermansız yaraya.
Haber gider o yâre, sılaya.
Ben de düştüm bu kara sevdaya.

Hasret çeken bu gönül gülecek.
Gülecek de murada erecek.
Bütün dostlar haberi duyacak.
Haber değil, hakikat olacak.

 

Film buradan sonra, klasik kaçgöçlü Yeşilçam sekanslarıyla İstanbul’da geçiyor. Keşke Hakkâri sahneleri, coğrafyanın gerçekleri, çöp derekesine düşürülmeden daha fazla gözümüze sokulsaydı.

 

Kasketli Ali’nin şehrin göbeğinde, o keşmekeşte, yemenili Kezban’ı km.lerce yine sırtında taşıması hiç olmamış, o kadar da değil. Yol’da (Şerif Gören, 1981) Seyit Ali’nin, karısı Zine’yi ölüm yürüyüşüyle karlı tepeleri aşırması gibi. Ayrıca Ali, sanki biraz İç Anadolu köylüsüne öykünülerek giydirilmiş, oysa şal şepik giymeliydi. Selahattin Hocanın bahsettiği, her kayadan yol, her izden anlam çıkaran köylülerin bir eşi olan Ali, şehirde binaların tabelaların kavşakların trafiğin insan cangılının ortasında kayboluyor, sağa sola koştursa da nafile, gittiği hep ters yol oluyor, günlerce sonra ancak buluyor oteli. Yetiştiğinde, otelciler tarafından soyulup dövülen Kezban, nefesini zor alıp veriyor. Otelciyi bir güzel pataklayan Ali, nezarethanedeki polisi de tartaklayıp kaçıyor. Bu sefer baygın Kezban’ı sırtında değil, kucağında taşımak zorunda kalıyor. Kaçak dolaşırken Berduş’la karşılaşıyor, dost oluyorlar. Kendisinden çalanlardan parasını geri alıp karısını ameliyat ettiriyor. Köye dönmekten vazgeçip mendebur şehir İstanbul’da yerleşiyorlar. Ali halde hamallıkta duyduğu her düdük sesinden ürküp yakalanmaktan korkuyor. (Senaryo bazen koptuğu için, aşamalar aksıyor filmde.) Neden sonra yakayı ele verip hapse giriyor, Kezban da bir konakta hizmetçilik yapıyor. Köyünden geleni adam etmekten bıkıp usanan evin hanımı, Kezban’ın hâlâ köyünde yaşadığı gibi davrandığından dert yanıyor. Kocasının da ‘istersen değiştiririz’ demesi Kezban’a çok dokunuyor. Gelir temin etmek için perukçuya saçını satıyor. Ali hapisten çıkıp evine gelince, bir kadınla bir adamın şilteli somyada terli telaşlı geçirdikleri uzunca bir gecenin sabahında kadın yeniden hamile kalıyor. Ama doğum yaparsa ölüm riski olduğunu katiyetle rapor eden doktoru dinlemeyen Kezban’a Ali darılıyor. Kezban, çocuk verememenin ölümden beter olduğunu söyleyerek doğduğu toprakların kodlarına uygun konuşuyor. Sadece burada ve konaktaki azarlamada vurgulanan Doğu, film boyunca neredeyse unutuluyor.

 

Doğum sırasında acele temin edilen kanı, Ali, elinde kavanozla taksiyle yetiştiriyor hastaneye. Böyle miydi oluyordu o zamanlar gerçekten? Kezban yatakta bayılmadan önce yalvarıyor: ‘Kurbanın olayım doktor, ne olur oğlanı kurtar.’ Doğu kadınının, kocasını erkek çocuksuz bırakmamasının kendi canından daha önemli olduğu vurgulanıyor. Tabii, olacak olan oluyor, Kezban ölüyor, Öksüz doğuyor. Sona yaklaşırken Ali’nin ağzından, İstanbul’lardan tâ Hakkâri’ye uzanan bir ağıt duyuyoruz: ‘Ninni yavrum ninni yavrum/ Anandan tek hatırasın/ Benim gibi sen de yavrum/ Doğuştan bahtı karasın.’

 

Filmin yanı sıra Selda Bağcan da 1971’de Anayasso şiirini besteler ve Moğollarla birlikte Türkiye’de ilk protest şarkılardan birisi sayılabilecek kaydı alır. 45’lik plağın içinde bir not da vardır: “Bu şarkı; Doğu Anadolu’nun daha da doğusunda, Hakkâri dolaylarında, kış aylarında Zap Suyu adı verilen üstü köprüsüz deli dolu akar bir çayı geçerek hasta bebeklerini doktora ulaştırmak isteyen ve ceplerinde Türkiye Cumhuriyeti nüfus kâğıdını taşıyan insanların, çocuklarını boz bulanık Zap Suyu’nun çağıltıları içinde yitirmenin öyküsüdür.” Şarkı sözü yazarı Turgut Yarkent de, Anayasso’da adı geçen Hasso’ya hitaben, yine Selda Bağcan’ın bestelediği Gardaşım Hasso adında yeni bir şiirle nazire yapar.

 

Gardaşım Hasso

Angara’dan rey borusu çalanda

Hamidolar Şavata’ya varanda

Guru lafla yaraları saranda

Dert bitecek, dert bitecek, dert bitecek

Hoy, hoy, babov

Dohtur ilaç Şavata’ya oluh oluh akacak

Zap Suyina görpülerin temeli atacah

Gara dağa gar yerine hepi nurlar yağacah

Acalan ne, acalan ne, acalan ne?

Hoy, hoy, babov

Bilmir misen efendiler gıymat verniy garibe

Yolun yohmuş, görpün yohmuş, garnın açmış kime ne

Sen ne dirsen be gardaşım, somun yohsa pasta ye

İrkek adam acıhır mi, acıhır mi?

Hoy, hoy, babov

Duymur misen gazatalar bangır bangır bağıriy

Çonçuh için badavadan ilaç bilmem dağıliy

Hasta oliy dohtur istiy nidecehsen çoncuğiy

Ahlın yoh mi, ahlın yoh mi, ahlın yoh mi?

Hoy, hoy, babov

Zap suyina gurmuşsun ya moderen bir teleferik

Açıh gözlük oldu muydu bahtım ahlın çoh erik

O görpüyü biz evvelâ İstanbul’a çekerik

Şemşir darah bizim başa, bizim başa

Hoy, hoy, babov

Sen de bana adreseni vermisen

Şavata’da garip garip, garip Hasso

Gözlerinden öpiy, öpiy Anayasso

Sana ediy nasihatsa, nasihatsa

Hoy, hoy, babov

Hasso seçemezse bir gün, bir gün akla siyahı

Helbet boşa gider işte, böyle ah ile vahı

Gaptırmışsa çaylağa da başındaki külahı

Gabahatı kimin bunun, kimin bunun

Hoy, hoy, babov

Babov, babov, babov, babov

 

Anayasso’dan bir sene sonra 20’li yaşlardaki İTÜ, İÜ, YTÜ ve ODTÜ’lü ‘asi’ öğrenciler öncülüğünde asi Zap Suyuna köprü kampanyası başlatılır. Mümkün olsaydı, öğrenciler üç kuruş harçlıklarıyla yapacaklardı. O dönem sosyoloji öğrencisi olan Ragıp Zarakolu’ndan alıntılarla devam ediyorum. Bu vesileyle bölgedeki gerçeklere, insanların tabiatın amansızlığı karşısındaki çaresizliklerine yakından şahit olan öğrenciler tarafından “Çoban Sülü’nün İstanbul’a yaptığı asma köprü sadedinde bir dikkat çekme”dir bu girişim. Halkı ikna etmek için propaganda filmleriyle ve abartılı rakamlarla trafiği çözümsüz gösterip iyice önemsenen şehir merkezine kıyasla en ufak bütçe ayrılmayan dip köşeye haklı ve doğru gerekçelerle uzanırlar. İstanbul’un bugün de bu kadar çözümsüz sorunlarla baş başa kalması, artık toptan umutsuz hâle gelen sıkışıklığın başladığı yıllardır. (Sonrasında olanları biliyorsunuz; silahlı ve ekonomik terör dolayısıyla akın akın gelen insanlarla iyice dolan şehre bir köprü değil, onlarcası da fayda etmiyor artık. Peşkeşistan ülkesinde de rant alanlarına dönüşen koskoca şehirler, kupon arazilerin el altından el değiştirip satılmasıyla iyice berbat duruma gelmiş, haberlerden duyuyoruz.) Hem mühendislerin inşaatı, hem sosyal bilimcilerin saha araştırmaları eşgüdümlü sürdürülecektir. Yanı sıra tıbbî yardım (derman) da yapılacaktır. Hem oralara destek oluyorlar, hem de kendileri birtakım uzak kaldıkları, hiç haberleri olmadığı konularda ayılıyorlar. Dil bariyeri, belirsizlikler ve vahşi doğa karşısında ilk başlarda çok önemli bir iş yaptıklarını varsaymadan genel duruşun bir parçası olarak saydılar bunu. Sonrasında önemi kavranabilen ve kitaplardan öğrenilemeyecek tecrübeler kazandılar. Vesikalı Yarim’de (Ömer Lütfi Akad, 1968) Sabiha’nın, platonik yavuklusu manav Halil’e söylediği gibi ‘çok eskiden rastlaşacaktık’ deseler bile, yine de geç kalmış sayılmazlardı. Şöyle demiştim bir seferinde: Yalamak zorunda kalmamak için öyle olur olmaz yerlere tükürmem, ama dönmüş olmamak için pilava kaşık sallamaktan vazgeçmeyi de istemem. Herkes (şahıslar, şirketler) aynî ve nakdî (128 bin lira) yardımla destek olur. Öksüz’ün bütün gelirleri de kampanyaya bağışlanır. Kimileri de işin başını anarşistlerin çektiğini öne sürerek, aynı Boğaz Köprüsü bahsindeki gibi köstek olmaya çalışır. Olayın vahameti karşısında bu çatlak sesler bastırılır ve malzemelerle birlikte 86 öğrenci Hakkâri’ye ulaşırlar. Aynı Selahattin Hoca gibi, geçen yüzyıldan kalma köhne vagonlarla, eşkıyanın yağmaladığı İran trenleriyle yolculuk yapmışlar. Birçok sürgün[2] -kaymakam dâhil- memurla tanışıp kaynaşırlar. Bölgede pek zayıf kalan askeriyenin boşluğunda neredeyse kendi özerkliğini ilân etmiş halk. Oralarda yaşadıklarını bilmedikleri, varlıklarından haberdar olmadıkları Kürtlerle içli dışlı olurlar. Çünkü il ve ilçeyle iletişimsizlikten dolayı kendi kadim bilgi ve bilgelikleriyle hayatlarını idame etmek durumunda kalan dağ köylüleri, daha çok İran tarafına gidip geliyorlarmış. En modern kurum Karayollarından başka, köy öğretmenleri ve ilçe merkezlerinde kamu bürokrasisinin gölgesi varlık sürdürüyor. Yüksekova’yı ziyaret edebiliyorlar, ama aşağılarda Zap, karayolunu silip süpürdüğü için ulaşılması zor Çukurca’ya gidemiyorlar. İl tabelasında nüfus olarak 6000 yazdığı yıllar, zaten ne kadar insan olabilir ki. Yoluna köprüsüne kurban oldukları Şavata’ya da uğruyorlar tabii. Şavatalılar bir zamanlar Urumiye’ye, oradan Azerbaycan’a ve İkinci Dünya Savaşı sırasında da şüpheli görülerek sürgün olarak Sibirya’ya gönderilmişler. İnternette yaptığım araştırmada Özbekistan’da da bir ilçenin adı olarak Şavat gözüküyor. Oralarda da yerleşip çoğalmış olabilirler. Bahsettiğimiz tarihler, önceden de Aşiretler başlığında söylediğim gibi, daha sınırların keskinleşmediği zamana denk geliyor, hâlâ diğer ülkelerdeki akrabalarıyla bağları sıkı. Her türlü zorluğa, feci sıcağa ve salgın hastalıklara rağmen, ara verilmek zorunda kalınsa da, suyun debisinin iyice artmaya başlayacağı Eylül sularında, gündeme nispet olsun diye Boğaz Köprüsüne benzer bir tasarımla planları çizilen köprü, 3 aylık bir süreçte 22 günlük mesai sürelerinde tamamlanır. Dengbejlerin dilinde dağdan dağa yayılır fedakârlıklar. (Şavata’dan 40 sene sonra Karasu’ya köprü inşa etmeye çalışırken de onca zorluk çeken Yazıcıoğlu’nun yaşadıklarına ne kadar benziyor değil mi?) İşte halkın kendi arasında Anayasso adını verdiği, Hakkâri-Van yolunun 35. km.sinde, Yeniköprü’ye varmadan 5 km. önce, 15 köye ve yaylalara hizmete devam eden Büyük Bir Zap Şairi: Devrimci Gençlik Köprüsü’nün[3] hikâyesi kısaca böyledir.

 

Önceden sürülerini Yüksekova taraflarında, 70 km. ötelerdeki dar yerlerden geçirmek zorunda kalan köylüler, karşı yakadaki meralara daha rahat gidebilir oldular. Merkezden aldıkları eşyaları erzakı kolayca taşıyabildiler. Köprü, insanların hayatını çok büyük oranda değiştirmiş; en başta ölmüyorlarmış artık, sonrasında da yaşamayı başardıkları hayatlarının kalitesi nispeten artmış. Merkezden çıkınca üçüncü asma köprü; hiçbir şey size kopya vermese bile, ayaklarına, mimarisine bakarak tanıyabilirsiniz. Diğerlerinin temelleri kısa olmasına rağmen, bununki protesto ettiği köprü gibi uzun bacaklıdır.

 

Yapımından 20 sene sonra, 1999’da, kimin yaptığı bilinemeyen bir bombalamayla yıkılan köprü, yıkılmasından 10 sene sonra, 2009’da, Cezmi Ersöz öncülüğünde başlatılan yeni bir kampanyayla yeniden yapılır.[4] Süreç işlerken Ersöz şöyle demiştir: ‘Benim bir vasiyetim var. Öldüğümde mezarım bu köprünün ayaklarından birinin altına yapılsın.’ 2010 Mayıs’ında, okul çıkışı, sonlarına yetiştiğim söyleşi için Hakkâri’ye gelmişti, irtibatını hiç koparmıyordu. Ara ara, ruhu sökülür gibi tabelası çalınsa da, hâlâ ayaktadır. İki kıtayı birleştirip küresel vahşi kapitalizmin işine gelen köprünün yanında, Hakkârililerle İstanbullular arasında birleştirici vazife de görür.

 

Köprü durur durmasına da Anayasso, onca güzel şeye vesile olmasına rağmen, Şemsi Belli’nin Emmoğlu ve Bir Yangının Külünü Yeniden Yakıp Geçtin şiirleri kadar hayatiyetini ve popülaritesini sürdüremez. 2014’te, Çözüm Süreci sırasında dönemin başbakanı tarafından grup toplantısında alıntı yapılan Anayasso, bir süreliğine de olsa yeniden insanların gündemine girer. Köprü yapıldığı sırada Belediye Başkanı olan Abdurrahman Keskin, başka bir vesileyle Hakkâri’ye gelen dönemin bakanına diyor ki, ‘Sayın Bakan, bizim hiç asfaltımız yok. Gençlerimiz okul için büyük şehirlere gittiklerinde asfaltı halı zannedip ayakkabılarını çıkarıp yürümeye kalkarlarsa, bu onların değil, sizin ayıbınız olur.’ Millet başbakanın şiir okumasıyla gündeme alıyor bölgeyi, peki başbakan niçin alıyor dersiniz?

 

Şunu da belirtmekte fayda var. Türkiye’de hizmet görmeyen kırsal sadece Doğu’da yoktur. Batı’da, Güney’de ve Kuzey’de de köprüsü yolu olmayan çok köy vardır. ‘Köprülü’ ismi her yerde vardır; o kadar nadirattandır ki köprüler, adamakıllı bir yapı inşa edildiği zaman, diğer bölgelerden bu isimle ayrılır. Hizmetsizlik konusunda ‘fırsatsızlık eşitliği’ neredeyse denktir. Peki, niçin orası tercih edildi; belki biraz siyasî, ama mekân bağlamında sembolik değeri olduğu için. Hep diyorum ya, en uzakta veya sınırda olan en çok rağbet görür bu tür durumlarda. Belki de tarikatların şeyhlerin şıhların baskısı altında gördükleri için de seçilmişti. Şiddetli dalga olan denizde, kıyıdan açığa yüzmek oldukça zordur. Çünkü dalgalar, son darbeyi vurmayı hedefleyerek düzeni iyice bozutup bütün kuvvetleriyle abanarak yüzücüyü perişan eder, güçten düşürür. Ama bir yolunu bulup parçalı sular aşıldığında, daha büyük olmasına rağmen nispeten nizami dalgalar yüzmeye daha müsaittir. Uzun boylarıyla yükseltip alçaltırlar, ama en azından sersemletip savurmazlar. Bu analojiyi, ülkenin kıyısında olması hasebiyle Hakkâri’ye uyarlayabiliriz. Son olarak şunu da atlamayalım: Eskiden bakımsızlıktan perişandı Hakkâri, şimdi de her yer gibi, berbat ve yoz şehirleşmeden dolayı yine irrite edici bir görüntü sergiliyor.

 

548 ve 549 no’lu fotoğraflar

 

Şehriyar’ın Heyder Baba’ya seslenmesi gibi, Şemsi Belli de hükümet babaya seslenir; ama biri selam, diğeri sitemdir. Köprü yapımında katkı sağlayan ekiple fikir birlikteliğinde olan Mahmut Makal ve Selahattin Şimşek’in de aynı minvalde kitaplarında anlattıklarının birebir benzeridir şiirlerde dillendirilen ve buz gibi hakikattir. Aslında 1960’ların başında talepler yoğunlaşmaya başlamış, bunda bence Selahattin Hocanın kaybının da mutlaka etkisi olmuştur. Ama ölümünden 3 yıl sonra bir okula adını verenler, maalesef, kulak asmamış, Zap’a köprü yapmayı hep ertelemişler. Tâ ki, Boğaz Köprüsü gündeme getirilip de insanlar, en basit düşünme biçimi olan mukayese ile o tarafa dikkat çekene kadar. Ama yine kamu değil, gönüllüler aracılığıyla yapılmış. Ankara’daki şamatadan sebep, Şavata’ya sıra gelmemiştir besbelli, Şemsi Belli’nin sezdirdiği ve sızdırdığı bu. Oysa Selahattin Hocanın suya kapılmasından hemen sonra, en azından ayıbı örtmek için yapılmalıydı. Hocanın vefat ettiği yere sadece Selahattin’in Yeri diye bir tabela çakılmış, o kadar. O da kim bilir, akabindeki birkaç yılda yok olmuştur.

 

Şavata, aynı zamanda, başa da sarılan boyun atkısı demektir. Köprü, iki yakayı birbirine bağlamış, aynı şavata gibi, canları tehlikelere karşı korumuştur. Yine şavata, 1 m. boylarında, kışın yapraklarını dökmeyen bir ağaççıktır. Bazı ‘kış’larda darbelerle sarsılsa da, köprü, varlığını ve canlılığını korumaya devam ediyor.



[1] ‘Bu vatan toprağın kara bağrında, Sıra sıra dağlar gibi duranlarındır’ diyor ya şair, ‘bu vatan dağların dar vadilerinde, coşkun su dalgalarında, üzerlerinde bir tutam otun çiçeğin biteceği topraktan yoksun, kayalara çarpa çarpa parçalanan insanlarındır da.’

[2] Sistemin beğenmediği, geneli sol sosyalist kökenden gelen öğretmenleri sürgün olarak Hakkâri’ye gönderen yetkililer, bunun kendilerince menfi sonuçlarıyla uğraşacaklardı.

[3] Bahriye Kabadayı Dal, 2007’de bu isimde bir belgesel çekimleri için Hakkâri’ye gitme hazırlığındayken; ‘gittiklerinde insanlarla görüştüğünde ilgisiz ve bilgisiz kişilerle karşılaşırlarsa hayal kırıklığına uğramamaları’ konusunda uyarılıyor. Çünkü insanlar unutmuş olabilirler, ihtiyaç kalmadığı ve daha üstün özelliklerde köprüler yapıldığı ve belki de algı değiştiği için. Benim Selahattin Hocayı araştırırken karşılaştığım çöl gibi.

Belgesel öncesinde bu isimle planlansa da, sonrasında Eski Bir Masal Değil, 68 alt başlığıyla sunulmuş.

[4] 2009’daki yapımında nasıl ki belgeselin etkisi olmuştu, ilk yapımında da yedi bebeğin, o sıralarda un çuvalıyla suya kapılan bir köylünün ve her yıl yitirilen nice canların yanında Selahattin Hocanın -çok gündeme alınmasa da- Avaşin’de vefatının da etkisi olmuştur. Ne belgeselde, ne de belgeselle ilgili programlarda kendisinden söz edilmemesi bana garip geldi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1