Hakkâri Dedikleri üzerine

Hakkâri Dedikleri[7] üzerine

 

Yılanı görmeye hazır değilsen, taşı kaldıramazsın.

 

Dik, yamaçlı, sevimsiz ve kendininkilere benzemeyen kayalıklı diye tanımladığı, üstüne üstüne yürüyen yüce dağları yara yara, düzlük arayan gözlerle gidiyor Hakkâri’ye. Her şey bitiyor, ama dağlar bitmiyor. Tren menzile ulaştıkça birinci ve ikinci mevki yolcuları ayrılıyor, kalanlar anlamadığı bir dilde konuşan gariban takımı ve zorunlu görevliler. Sonra kamyon macerası başlıyor, uçurum kenarlarından, bilincini yitirmiş gibi akan suya taşlar yuvarlayarak geçiyorlar bazı yerleri. Aynı yıllara denk gelen Dehşet Yolcuları’ndaki (Henri-Georges Clouzot, 1953) zorunlu gönüllü şoförlerin çilelerini çağrıştırıyor. Sesin kaçabileceği bir delik olmadığından uğultuya dönüşen homurtular kulaklarını uyuşturuyor. Çünkü terk edilmişliğin derinliğine başka türlü varılmaz; bulduğuyla, bildiğiyle yetinmek zorunda kalınan ve asırların teğet geçtiği, her şeyi geçmişte arayan bu coğrafyaya. Yolculuk bitince ancak anlıyorlar ne kadar yorulduklarını.

 

Ayakla çıkamasalar da gözle tırmandıkları, katı taşlardan müteşekkil yamaçlar bitiyor, dereleri kovalayan yol son buluyor. Gerçekten son buluyor. Başka gidecek yeri olmadığından, gara yanaşan trenler gibi son kez dönüyor tekerler ve geri dönüyor.

 

Şimdi yol üstünde olmayan ve Türkiye’de üstünden yol geçen daha yüksek rakibi olmayan Karabet geçidini, kapkara ufuklu Çuh Dağını ve Cankurtaran Tepesini aşıyorlar. Güzeldere’den geçerken keşke o zaman da Ova Tesisleri olsaymış da soluklansalarmış diyorum. Yine de yol üstü kahvehanelerinde yandan çarklı (şekeri yanına konmuş) çay içme imkânları oluyor.

 

Sıcağının yakmasıyla meşhur Zap Vadisine girip bir daha da çıkamayarak, oraların ustası şoförlere emanet, kesilerek eteklerini geri çekmiş dağların dibinden sıyrılıyorlar. Böylesine sert çıkan kayalıklarda bir hiç uğruna ölmemeyi dileyerek, korkuyla birbirlerine sarınarak cesaret buluyorlar. Yolcuların, uçurum kurbanlarının yitik mezarlarını gösterdikleri yerlerde ürkmeleri artıyor. Dağlılar her geçişi kayalara bakarak anlıyor; tabela ne gezer, en son ‘tehlike’ uyarısını geçeli hayli olmuş. Belli ki bundan sonrasına gerek duymamışlar, aklı gözü kalbi olan sürekli teyakkuzda zaten. Ciloların başlangıcı Sümbül’e o da selâm çakıyor geçerken. Düşenin parçasının bulunamayacağını bile bile, saygıyla çekinceyle geçiyorlar her an üstlerine düşecekmiş gibi duran sarkıntıların yanından.

 

Hakkâri’nin uzaklığı değil, çıkışsızlığı, çıkmaz sokak oluşu, bence ufuksuzluğu koyuyor daha çok. Van’dan, hatta Şırnak’tan gelmeye çekinenlere hak verdiriyor her bir detay.

 

Her gelen memur sessizce gelip baremdeki derecesine göre şehirde yer edinirmiş. Sonra gösterdiği sivriliklere göre değer biçilirmiş. Alışmanın güç olduğu ilk günler rahatsızlıkla, uyumsuzlukla geçer. İlerleyen zamanlarda o da alışır, boşverdimcilik, yangeldimcilik sarar bünyesini. Dağları gibi insanları da birbirinin aynısı olan şehirde çekinir bir taşı alıp başka yere koymaktan, gördüğüne katlanır herkes gibi.

 

O dönemlerin şehir kulüplerine benzer, askeriyenin gazinosunda toplaşır memurlar; şimdiki kafeler gibi toplaşıp oyunla eğlenceyle, sonu gelmeyen boş vakitlerini öldürür çoğusu. Sessizliğe uyum sağlayamamışların bazısı iyice zorlanır. Burada her şey ‘gücük devenin kuyruğu gibidir; ne uzar ne kısalır.’ Taşbaşı’ndaki bakkal ne demişti; eşeğin kuyruğuna benzetmişti işletmesini. Ama birkaç yıl değil, üç beş ay geçtikten sonra kovsanız da gitmeyecek kıvama gelirler. Dünyanın ve ülkenin diğer yerlerinden habersiz, kendi âlemlerinde umarsızca yaşarlar.

 

Kararan gecelerde kara düşünceler aklına üşüştüğünde Selahattin Hoca, diğerlerinden biraz farklı olarak toprak damlı odasında kitaplarına gömülüyor. Mahmut Makal’ın da aynı dışlanmışlık sonucu sığındığı yer orasıydı. Beni de arkadaşlarım dışarı çağırdığında genelde diz kırmış kitaplarla meşgul oluyordum.

 

Gidip orada yaşamak ayrı, görev peşinde dağ bayır dolaşmak zorunluluğu apayrı bir iştir. Müfettiş olduğundan bütün ilin köylerini katır sırtında veya yayan dolaşırken neler atlatmış neler. Uzansan erişilir gibi duran tepelerin yaklaştıkça belirginleşen aşılmazlığı[8], kar tipi rüzgâr uçurumlar hepsi, küçücük insan vücudunu ezer de ezer.

 

Birini aştıkça diğeri işmar eder hemen, kalamazsın, mecbur hışımla devam edersin. Önündekiler değil de arkandakiler anlatır çetinliği, zorluğu. Tek başına çıkmaz hiç yola, hep katırcı vardır yanında. Onun dağların dilinden anlamasıyla aşarlar yüksekleri. Köylerde konaklar, köylülerin refakatiyle ya beklerler ya da devam ederler. Var olduğu belli olmayan patikaları ezberlemiş katırlar başlıca rehberleridir; ona bırakırlar çoğu zaman, hiçbir şeyden etkilenmeyen boz ve kel dağları.

 

Köyler penceresiz evlerden, ahırlarla iç içe odalardan oluşur. Merkezdeki evlerde bile yokmuş ki, köylere nasıl gitsin bu yenilik. Askere gidenler ısrar ederlermiş sadece, ama kaç nesil geçse de geleceği yokmuş. Hiçbir şey görünmez girenin gözüne. Ne yapay ne de doğal ışık vardır; yeter ki soğuk gelmesindir tek emelleri. Çuvalla kapatılmış ışık deliğini ancak hava durumu raporu için açarlar. Neden sonra az da olsa, onlarınki kadar olmasa da alışır gözler, büyüyen bebekleriyle. İşin aslı Hakkâri de böyledir, karanlıktır bilinmezdir. Önceleri el yordamıyla acemilikle görülür en yaşamsal işler bile. Sonra sora sora, yapa ede öğrenilir.

 

Tal Tepesini aşarlarken uğradıkları kısımda Abdurrahman Ağanın açlık durumlarını sorduğunu aktarıyor. Bana çok garip geldi. Tamam, sofra yine kurulacak da, sormak yoktur genelde, misafir gelince sofra kurulur, ne varsa ortaya serilir. Hele bir de tepeler aşmış katırlı yolcu, artık hatırlı yolcudur; hem açtır, hem uykusu vardır, hem de yorgundur. Başka yere gidilmez, kendisi köyde yoksa bile, konuk, ağanın evinde ağırlanır.[9] Şehir merkezinde bile Türkçe bilen az olmakla birlikte köylerde neredeyse hiç yoktur. Sadece okullu çocuklar ve askere gitmişler çat pat konuşabilirler. ‘Alakarışık’ gider sohbetler. Çukurca-Hakkâri arası Zap Vadisinden beş gün çekerken, Tal Tepesinden giderlerse iki gün kâr ediyorlarmış. Ama kışın da orada çok canlar yitermiş, bu sebeple Abdurrahman Ağa, sabahları ışık deliğinden havayı yoklayarak[10] tehlikeyi öngörüyor ve iki gün salmıyor hocaları. Sonrasında artık illaki gitmek istediklerinde uğurluyor, ama bizimkiler çok çetin zorluklarla aşıyorlar tepeyi. Onca yolu tepip menzile bir kurşun atımı mesafe kalmışken iyice moralleri bozarmış bu kıskaç.

 

Çoğu köyde ortaya yemek diye konan, havalide yetiştirilen pirinç pilavı oluyor. Sabahları da kara ekmeğin yanına ‘cacık’ dedikleri ve hocanın damak zevkine hiç uymayan otlu peynir veya yoğurt katık ediliyor.

 

Ağaç yok, ot var başlığı altında siyabodan bahsetmiştim. Burada da aynı muhabbet dönmüş. “Yazın bir sağlık müfettişi gelmişti Hakkâri’ye. Sanki bir şey keşfetmiş gibi, bir gün askeriyenin gazinosunda otururken, ‘Buldum’ dedi. ‘Hakkârililerin neden ölmediklerini buldum: Otlu peynir. Vitamin ilaçlarını fazlasıyla bu ottan alıyorlar.’ Başka, yeşil adına bir şey yemiyorlar. Kim bilir, belki de doğrudur müfettiş beyin bulgusu.”

 

Kelle şekerinin bir türlü erimemesinden şikâyet ediyor. Ama benim dinlediğim kadarıyla insanlar zaten bu özelliği sebebiyle tercih ediyorlar sertliğini. Yoksa hemen erise, kıtlama yöntemiyle bir bardak çay içebilmek için en az beş küp şeker tüketmek gerekir. Böyleyse bir tanesiyle idare ediliyor.

 

Yerliler yolda belde köylerde millet coğrafyayla ilgili öyle korkunç anılar anlatırmış ki, ürkmemek elde olmazmış. Böyledir, insan çektiklerinin dışarıdan gelenlerce anlaşılması için, nasılsa kıstırılmıştır ya, korkutmak pahasına umarsızca ürkünç şeyler anlatır. Bir kere konuğu oldunuz ya, emir altına girmiş, bir bildikleri vardır diyerek ne derlerse yapmak zorundasınızdır. Çoğu zaman hayat kurtaran bu bağlılık ve bağımlılık, bazen de can sıkar. Ben de dayımlar geldiğinde, köye doğru yollanırken bu hatayı yapmış, belki de sırf bu sebeple çok kısa kalmalarına sebep olmuştum. Ama öyle böyle değil ki, tekerlerin girdiği çukurların çoğu mayın yamasıydı. Tal Tepesi de, nakliye ücretlerinin iki üç katına çıkmasına sebep olan zorlukları barındırıyordu. Katırcı, neyse ki dağların dilinden de dilsizliğinden de anladığı için taşları kayaları takip ederek yolu çıkarır. Tepede iyice bürünürler giysilerine, korumalarına. Kar ve rüzgârın olanca zorlamasına rağmen, canın tatlı gelmesiyle güçlükle de olsa aşarlar, ne yana baksan aklaşmış zirveyi.

 

Yılın sekiz ayı yerden kalkmayan kar, ‘yollar kapandı’ haberi geldikten sonra artık iyice hücreye kıstırır tüm şehri. Gündüzleri gecelerinden farksız, geceleri gündüz gibi ak. Posta, katıra binmiştir artık; bekle ki gelsin. Geldiğinde bayram havası eser, postanenin önünde ellerini ovuşturarak bekleyenler üşümeyi unutur, erteler. ‘Dünyadan apayrı yaşamanın, yitikliğin karşısına bir mektupla ya da üstünden bir ay geçmiş eski gazeteyle olsun çıkmak istiyorduk.’ Ezbere alıncaya dek okurlarmış, kendileri için yeni sayılan kırk günlük satırları.

 

Soğuk o kadar çok olurmuş ki, derelerin yüzleri bile bu tutarmış da, alttan alta akar, görüntü vermeyip sadece sesini duyururmuş.

 

Kar kıyamette bir de ‘şapa’ tehlikesi vardır, yani çığ. Gökten düşer gibi, koskoca kayalarla bir olup evlerin ağılların dahası köylerin tepesine çullanıyormuş, doğanın ağır sillesi. Her sene bir dünya insan ve hayvan can veriyormuş bu sebeple. Köylü kristalleşmiş karların üstünden kaymadan yürüyebilmek için kamyon tekerleklerinden bozma ayakkabılar icat etmiş. Dağ tepelerinde, yol olmayan yerlerde ne işi vardır kamyonun, buymuş sebebi. Bozkırda Denizkabuğu gibi.

 

Kitabı içer gibi okumaya devam ettikçe, Hakkâri’de Selahattin Hocanın karşılaştığı en büyük zorluğun tabiatın çetin şartları olduğu çok aşikâr oluyor, bizimkisiyse terör ve karışıklık durumlarıydı. Diğer zorluklar; ilkellik, cehalet, umursamazlık, vurdumduymazlık her zaman bâkidir zaten.

 

Hoca köylere mezarlardan girildiğini belirtiyor. Tabii, o kadar çok köy gezmiş ki, böyle genel özellikleri nakşetmiş hafızasına. Benim köye girişim çocukların neşeli oyunları arasından olmuştu. Mezarlıktan giremezdim, çünkü köyde mezarlık yoktu, eski köye çıkarıyorlardı hâlâ defin için.

 

Bir de köyler hep dere kenarlarına, suyun yakınlarına kurulduğu için, yalnız gezdiği zamanlar çıkaramadığı yolları suya göre tarif ederlermiş kendisine. ‘Ne olursa olsun suyu bırakma, o seni götürecek’ derlermiş. Dağların sözünü harfiyen tutan su, yola gelen suya ram olan yol, yolun yolunu tutan yolcu. Gittiği köylerde devlet görevlisi olarak yekten bir öğretmen vardır. Okulu açmış, bayrağı dikmiş, eğitmeye, ışıtmaya devam edermiş zorlu coğrafyada. Kendisinin sadece eğitimci olarak değil, koskoca bir devlet olarak algılandığını anlamış. Kitaplarla doldurduğu çantası bir yerden sonra fayda etmez, nereye gitse kitaptan eğitimden önce ilaç ve ‘derman’ isterlermiş, ‘Rumi’ dedikleri yabancılardan. Herkesin bir yarası, ağrısı, arazı mutlaka varmış da doktor yüzü göremedikleri için yıllarca çıbanlarla bitlerle, sızılarla arkadaş olurlarmış. ‘Üstünde füzeler uçuşan şu küçülmüş acunun bir köşesinde kıstırılmış insanların, dişe, tırnağa yenilgisi…’ diye tanımlar, uzay çağındaki medeniyetin dip bucağındaki çaresiz insanların durumunu. Devlet bir askere, bir de cinayet işlerlerse hapse götürmeye gelirmiş. Mahmut Makal’ın daha derinden ve detaylı anlattığı bu sağlık durumları perişanmış, bir köşede öylece ölümü bekleyen onlarca insanla doluymuş köyler. Yalınayak göğüsleri çıplak çocuklar kirden gözükmeyen vücutlarında parlayan gözleriyle çare umarlarmış. Gelenden geçenden derman arıyorlar, gelmeyince de üfürükçülerin eline düşüyorlar.

 

“Hakkâri’ye neden doktor gelmez” diyen muhtar kendisi cevaplandırır bu acı sorusunu: ‘Gelmek istemezler elbet, isteseler gelirlerdi.’ Hastanelerin az çok binası âlet edevatı var, olduğu kadar ilacı serumu var; ama doktor yok. Gelen kaçıyor. Hademeler dörder beşer tane, odaların önlerinde tüm gün oturuyor, bir fayda etmiyorlar. Gerçekleri korkusuzca söylüyor köylüler, ‘neden çekineceğim, bura dağın başı, bana ne edebilecek ki.’ Köyün gerçeğiyle karşı karşıya kaldığında düşünenler olursa çare de olacak. Sadece jandarma ve eğitimciler değil, düzine düzine doktorlar da dolaşmalıydı dağlarda bayırlarda. Tarımcılar, veterinerler, bayındırlık yetkilileri yerlerinden konuşmak yerine, yerlerinden olmak pahasına olmaları gereken yerlere yetişmeliydiler.

 

Genç cumhuriyetin gencecik öğretmenleri, Köy Enstitülerinin hezarfen mahirleri olarak ‘ülkücülük’ aşkıyla gittikleri yerleri çokça şikâyetle anıyor. İnsanların yapabilecek olup da boş vermişlik sonucu yapmadıkları ve yetkililerin ‘yukarıya yazdık’ diyerek geçiştirmeleri kahrediyor hocayı. Köylünün ilkelliği ve bürokrasinin namussuzluğu, çözümü güç soruları cevapsız bırakıyor. Köyler karanlıkta, köylüler ıssızlıkta kalakalıyor. ‘Gözden ırak olan gönülden de ırak olur’ düsturu gereğince ve ‘göz görmeyince gönül katlanır’ kaidesince işler düzensizlik. Görmemek için bakmazlar ve bu yolla dertleri de yok sayarlar. Bilirler çünkü rahatları bozulacaktır, yaşamaya paydos çekercesine zorluklara göğüs germeleri gerekecektir. Nöbetleşe bile katlanmak istemezler, bir punduna getirip kaçıverirler hemen. Yazıları gelir, kendileri gelmez. Küçücük okullara öğretmen, sağlık ocaklarına doktor gönderemeyen yöneticiler; ilçelere de kaymakam bile gönderemez. Gönderilen de yolunu bulup yönünü başka yerlere çevirir. Çünkü istemezler, tüm aile bireylerinin bir arada yattıkları ışıksız ve soğuk odaları görmeyi. Sabah kalktıklarında sırayla herkesin kapı önüne ihtiyaç gidermeleri midelerini kaldırır. Esmer ekmeğe uzanan tozlu kirli ellerden tiksinip soluğu dışarıda alır, öğürüp mide öz sularını çıkarırlar. Kıvrıla kıvrıla yükselerek tırmanılan dağların tepelerinde uçuk benizlerden, boğuk kesik öksürüklerden nem kapmak istemezler.

 

Coğrafyada ‘genç dağlar, topraklar’ olarak geçse de yalçınlığı ve korkunçluğu üstünde eski gözükürler. Şimal rüzgârlarıyla artıp eksilen, derin bir uğultu; insancılıktan uzak ve uzayan suskunluklarıyla dağların ezeli homurtusu.

 

Yamaçlarda çokça dolaşırken bir süre sonra ayaklar otomatikleşir. Ama yine de tedbiri elden bırakmamak gerekir. Dağların, ölümüne sebep olan bu huyunu çok iyi bildiğini şu satırlardan anlıyoruz. Ama insan illaki dalgınlaşıyor, suya dağlara güç yetirebileceği hissine kapılıyor demek ki: ‘Anılara uzanır, dalar gidersiniz. Pek dalmaya gelmez ha. Tetik basmak gerek. Bu yollar, bu dağlar çok adam yemiştir. Bir yerli katır gibi bastığımız yerleri iyi yoklamalıyız, sağlam basmalıyız. Ya taş kayarsa… Ya ayağın… Ya dengeyi yitirirsen… Aşağısı uçurum. Aşağıya bakılmıyor. Bir köprü çıkıyor önünüze, derme çatma. Bunu iki ucundan tutup bir yola bağlayamıyorsunuz. Bir kayalığın suratında basamaklar görüyorsunuz. Ferhat gibi kayaları kesip yol eylemişler. Ama bir abıhayat akmamış. Yol askıda kalmış. Yollar sarpa sarmış…’ Selahattin Hoca, tam da kendi ölümünü, Avaşin suyuna kapılmasını tasvir etmiş sanki. Sürekli savaş hâlinde olduğu ve günleri bozuk para gibi harcadığı, üstüne üstüne yürüyen ve ötesi olmayan yüce dağların ve azgın suyun dilinden anlıyor aslında, ama işte ne edersin; her an uygulanamıyor bilinen. Korktukları başına gelmiş, sakındığı gözüne çöp batmış.

 

Aslında tarih kadar eski devlet işlerinin (esasında halka hizmettir) umursanmaması ve liyakatsizlerin makam mevki sahibi yapıldığı meselelerini de masaya yatırır bölümlerce. Ablak yüzleriyle kapı önlerinde oturup saat doldurdukları koca göbeklerini öteye beriye taşıyıp duran aymazlardan dem vuruyor. Hakkâri’nin dağlarında bulut, kapılarında bunlardan olduğunu belirtiyor.[11] Ceplerinde birkaç parti ve meslek rozeti, suratlarında her an değişebilen bukalemunvari maskelerle Sultanahmet’te dilenip Beyoğlu’nda harcarlar. “Buralarda Ankara’nın emri sökmez” deyip, gelenlere rahat iş yaptırmazlar. Ya birinin adamıdırlar, ya da bir aşiretin işlerini görmek için oracığa kondurulmuşlardır. Köylerde de herkes gözünü açmıştır artık, imece eskide kalmıştır, parasız karşılıksız taş oynatılmaz yerinden. İhaleye fesat karıştıran, fesat karıştırdığı ihaleyi sahada da kırpıp malzemeden de çalan, o da yetmezmiş gibi zaten az verdiği maaşları da kaçıran… Masa başındaki birine derdini anlatırsın, özel işi çıktığı için bir an önce gitmesi gerekir. Ya da ne deniyordu, ‘biz onu yukarıya yazdık.’[12] Böyle böyle çözümsüzlüğe gider, bir kişinin kolayca yapabileceği işler, koskoca ilin, ülkenin çözemediği düğümlü vaziyete bürünür. Ankara’daki bürokratlar nereden bilsinler dip bucağın ölçüsünü biçimini, onu sen merkeze çok aksettirmeden hâlledeceksin, vatandaşı mağdur bırakmayacaksın.

 

Hakkâri’de bir hükümet konağı, bir de onun hemen yanı başında bütün kademeleri kapsayan büyükçe bir okul varmış. PTT’nin çıkardığı ‘memleket serisi’ pullarında bu ikisine yer vermişler. Hocanın bir arkadaşı mektubunda, ‘Yahu orası ne güzel yermiş’ demiş. Hâlbuki üçüncü bir fotoğraf daha çekecek doğru dürüst bina yokmuş. Şehrin ileri gelenleri ve büyük yöneticiler merkezdeki ışıkları eksik olmayan evlerde, orta hâlliler biraz daha aşağıdaki evlerde, köylü kısmı da en aşağıdaki ışıksız soğuk yapılarda sığıntı kalırmış. Aman yeniliklerden etkilenmemek için direnen büyük bir kitleyle işi zormuş. Durmadan umutla bakmasına rağmen pek bir ilerleme göremiyormuş. Yerlilerin bu bağnazlığının yanında, büyük memurların yeni gelen küçük memurları hor görmeleri de varmış. Yolda selâm vermeyi aksattıysan vay hâline… Adam yokluğunda yükselenlerle ancak bu kadar oluyor. Her akşam birinin evinde ziyafetler, kutlamalar, oyunlar, partiler düzenlenir; kara evlerdeki hüzün ve sıkıntılar umursanmazmış. Sadece köylülerin iş bilmezlikleri değil; varsılların, az buçuk akıllıların ve yetkililerin de aymazlığı umursamazlığı kurnazlığı ve dahası ihanete varan dikkatsizlikleri de derdidir hocanın.

 

Bir bölümde şehre gelecek devletlünün öyküsü vardır. Devletlü yoktur aslında, rüzgârı ve kaldırdığı tozun insanları perperişan etmesi anlatılır, kendisinin zerre önemi yoktur gözünde. Kırmızı halılar döşenir, etraf iyice temizlenir, yollar pırıl pırıl edilir, yerde gram kar bırakılmazmış. Ama şaka gibi, göz önünde olacak yapıların sadece ön kısımları temizlenmiş ve binaların o yana bakan cepheleri kireçle badanalanmış. Bunu aslında 2003 Şampiyonlar Ligi Finali’nin oynandığı Atatürk Olimpiyat Stadı’nın çevresindeki evlerin, sadece ilgili cepheleri için belediyenin boya dağıtmasında da yaşamıştık. Bir santim ilerleme yok anlaşılan. Kar yığınının içine uyduruk bir bayrak direği bile konmuş. Öğrenciler, askerler, halk o kara soğukta iliklerine kadar üşümüş ama yine de saatlerce bekletilmişler cadde boyunca. Yemekler hazırlanmış, dükkânların camekânları doldurulmuş, sıra sıra koçlar dizilmiş kaldırıma. İçkiler, yepyeni giysiler; her şey numaradan ibaret, akşam sefalete devam… Yollar da birkaç gün çamurdan kurtulduysa, kâr say işte. Beyefendi ne seviyorsa ondan aş edilmiş, hangi içkinin hangi çeşidinden keyif alıyorsa onun şişesi hazırlanmış. Olduğundan başka türlü gösterilme çabasıyla rahatı bozulmuş şehrin. Tabi yapılsın bunlar, ama mış gibi değil, insanlar zaten hak ettikleri için olsun. Tertemiz giydirilen elbiselerin içinde tir tir titreyen çocukların kişilikleri değil önemli olan, orada öylece görünmeleri esas. Üstü başı kirlenenlerin evlerine geri gönderilmeleri bu sebeple. Sonra ne oluyor peki? Beyefendi geliyor sıcacık uçağıyla, bir tanesinin bile yüzüne bakmadan yine sıcacık otomobiline binip uzaklaşıyor meydandan. Bu kadar. Recep Yazıcıoğlu’nun, Köprü dizisinde vatandaşı kapıda bekletip valiyi karşılamak için sıraya dizilen vilayet çalışanlarını azarlamasını düşünün. İnsanın içinin yağları eriyor böyle durumlarda, ama kitapta anlatıldığı gibi alıştırıldıkları için öyle tertibat almış garibanlar, uçakla gelmesini bekledikleri adamın trenle gelmesinden anlamalıydılar, bilmiyorlar ki devran değişmiş.

 

Benim de bölümlerde çokça değindiğim, memurların Hakkâri’de niçin kalmadığı meselesine çok kafa yormuş hoca da. Yolların düğümlendiği, ülkenin bu çıkmaz sokağında insanları nasıl tutmalıdır? İlk geldiği günlerde ürken yeni memur geri tepme isteğiyle depreşir. Sırf orayla ilgili özel bir zevki (avcılık, dağcılık) yoksa tutunamaz. Radyolarda bile başka kanallar denk geldiği gibi, rahatça Türkçe konuşabilecekleri askeri gazino da olmasa hepten sıtkı sıyrılacak milletin. Halk memurlara özel işleri ve çıkarları için yakınlaşırmış. Köylülerin işlerine aracı olanlardan bıkmışlar, her günkü ukala tavırları usandırmış. Esnaf ve ev sahiplerinin memurdan iki katı fiyat istemeleri yetmiyormuş gibi, o dönem son zamanlarda memur mezarlığı bile ayrılmış. Zaten bin bir çekinceyle gelen memurları ilk günlerde vahşi hayvan ve yöreye özgü doğal felâket korkusuyla kaçırırlarmış, bana garip geldi ama bir kaymakam bile hemen gitmenin yollarını bulmuş da ayrılmış şehirden. Yerli memurlar ayrı bir olaymış. Uzun süreler koltuk eskittikleri dairelerde her şeyi bunlar düzenler; diğerlerine, hatta üst makamdakilere bile iş yaptırmaz, fikir söyletmezlermiş. İşadamlarına, ihalecilere ve ağalara giden gelen yolları tuttukları için, sözleri eylemleri pek kıymetliymiş. Zaten yerli memurlar ihtiyaçları olduğu için değil, ağaların işlerini devlet katında görmek için koltuklarda tutulan kişilermiş. Yeni memur, altı üstü toprak ve içinde hayvan barınmaz evlere, İstanbul Ankara kirası vermek durumunda kalırmış. Hele bir de yeni gelen öğretmenlerin köylere dağılırkenki hüzünlü bakışları kahredermiş hocayı. Gittikleri yerleri zaten bildiğinden, anlarmış hâllerinden. Uzun tesellilerden sonra, çaresizlik içinde bir şey diyemeden vahşi dağları aşıp her biri gözden kaybolurmuş. Memurlar devlet işleriyle meşgul olana kadar kendi başlarının çaresini bulmakla o kadar uğraşırmış ki, vazifelerini tamamıyla yapmaları neredeyse mümkün olamazmış. Alınmayan tedbirlere ek olarak yeteri kadar lojman olmadığı gibi, maaş ve derece kıdemleri de olmadığından kimse gelmeye ve kalmaya heves etmezmiş.

 

Bilemiyorum, belki de kendi memleketinde devlet işi görmediği için aksaklıklar o kadar da batmıyordu gözüne. İnsanlar kendi yağlarında kavruluyorlardı, ama Hakkâri’de koskoca devlet aciz kalınca işler tersine dönüyordu. Sivas’ta vazife alsaydı, ‘yerli memurlar’ gibi olmayacağı da kesin bence. Çünkü yatmak isteyen her yerde yatar. Kendim için de söylediğim gibi, belki uzun yıllar sonra tekrar ele alma fırsatı olsaydı, metnin bazı sert yerlerini daha yumuşatırdı gibi geliyor bana. Ben de yıllar yılı onun için beklettiğim hâlde yine de o kadar olmasa da olur dediğim keskinlikte birçok yer mevcut. Peki, ben ölmeyip elimde imkân varken niçin o yola gitmiyorum? Şöyle, çünkü ömrümün sonuna kadar yazmaya, ele almaya devam edeceğim bir anlatı bu, yavaş yavaş oluyor ve 90 yaşında da ölsem illaki eksiklikleri kalacaktır.

 

‘Güneşin doğudan doğduğuna bakmayın siz. Işığı Batıyadır onun. Doğu karanlıklara gömülü…’ ‘İnsafsızca yutuyor Batıdan gelenleri. Çünkü gelenler damla damla, ya da tek bir kanaldan zayıf akıyor.’ Asırlardır bekletilip biriktirilmiş işler birden olacak değil tabii, ama yerli yerinde uygulamalarla bir yerden başlanmalıdır. Para göndermekle iş bitmiyor, kaliteli ve liyakatli kadrolar da istihdam edilip tekrara mahal vermeden yatırımlar yapılmalı. Uzun seneler üstü üste gelen sorunlar memurun da kaçmasının sebeplerindendir. Okulu olmadığı gibi, olan yerlere de on yedi on sekiz yaşlarında toy öğretmenler gönderilir; memur tayfasının tecrübesiz olmasına benzer. Onlar da ne etsin, iki yılı doldurup kaçma derdindedirler. En çetin şartlarda, askerlerden hemen sonra gelen öğretmenlerin gönlü hiç yapılmadığı gibi, çalışma ortam ve şartları da normlara hiç uygun değilmiş.

 

Terk edilmişliği tâ uzaklardan belli olan kurumlar için tek çare ‘yukarıya yazdık’ ibaresine teslim olmaktır. Birilerini, işlerini yapması noktasında sıkıştırdığınızda hemen sarılırmış bu ipe, sanki sadece yazınca olacakmış gibi. Ne kadar güzel, bir satır yazı ile memleket idare olunuyor, sorumluluk ânında üstünden düşüyor. İşler tıkırında, yaz yukarıya, gerisine bakma. Yazıyı alan üst makamın da yapacağı pek bir şey yoktur. O kadar kılcalı bilemez merkez, yapması gereken taşradaki yöneticilerdir.

 

Memurlar iş bilmediği gibi, öğretmen de ne keser tutabilir ne kazma. Her şeyi yukarıya yazar ve bekler ki olsun. Köy Enstitülerine çoban mektebi, hamal yetiştiriyor diyenler, sadece teorik bilgili öğretmenler yetiştirme yolunda vardıkları yerden memnunlar mıdır acaba?

 

Selahattin Hoca son bölümde ‘tavan haritaları’ndan bahseder. Gazinonun tavanındaki, yağmur sularıyla haritaya dönen beyaz beze bakarak çeşitli anlamlar türetir, hikâyeler uydurur, çıkış kapıları aranır kendine. Kimi zaman şu meşhur kişilik testlerinin karalamaları gibi vazife görür lekeler, kimi zaman da bir harbi canlandırır. Köy evinin tavanındaki lekelerden, bulutların oynaşması gibi anlamlar çıkarmama benzettim bunu.

 

Memleketine dönerken, artık bakmakla usanç veren dağlar boy boy devrilirmiş. Uzun yılların özlemiyle ayrı kaldığı baba otağına, ana kucağına, şarap gibi bekledikçe değerlenen çocukluk anılarının gömülü olduğu topraklara dönmenin tatlı sevincini duyarmış. Güngörmüş bir müfettiş olarak artık eskisi gibi gözükmezmiş ama gözüne. Bazen yolları bile karıştırdığı olurmuş. Her ne kadar ‘bunlar yüzünden başımıza taş yağacak’ diyen yobazlar, ormanı kökünden kesip kurutan bilgisizler[13], mesnetsiz konuşan cahiller olsa da, Zap Vadisi gibi içine girdikçe kavurucu güneşin hepten aşılmaz kıldığı dere boyundaki patika yollar bitmek bilmese de; memleket, memlekettir. Hakkâri’de benimseyemediği birçok şeyin aynısı değilse de türdeşi buralarda da olmasına rağmen o kadar eleştirmez, bilakis sempati besler, kargaya yavrusu kuzgun görünür çoğu zaman. Peki, Hakkâri’nin günahı neydi? Dışarıdan zorla gönderilmiş olmamız mı? Ya da sırf orası değil, nereye gönderilseydik orayı mı eleştirecek, eksik görecektik de, elimize Hakkâri mi gelmişti? Sanırım Hocanın ömrü yetseydi daha başka anlamlar barındıran yönlerini de görecekti şehrin ve tabiatın. Nitekim güzellikleri ne de güzel resim ve tasvir ettiğini kitabın Karasivri Yayla Notları adlı ikinci kısmında görüyoruz. Sivas coğrafyası Hakkâri kadar çetin olmasa da övgüler çoğu zaman oraya saklanmış, oklar beri tarafa.

 

Koyunların organlarını paketleyip laboratuara götüren baytarın ‘otopsi’ demesini ‘otobüs’ olarak anlıyor ve memurların kendileriyle eğlendiğini vehmediyorlar. Yazılan ilacın ancak karaborsada bulunacağını öğrendiklerinde, ‘o kara herif’ kimse, yerini bilmediklerinden hayvanları telef oluyormuş. Sivas’ta evden ayrılan misafire ‘hoş geldiniz, sefa getirdiniz’ deniyor. Hakkâri’de de aynıydı. Bunda bir ayrıntı, bir incelik vardır, ama tam çözümleyemiyorum. Tamam, genel olarak geldiği için duyduğu memnuniyeti belirtiyor, ama gidiş için bir temenni de olmalı değil mi, yoktu işte. ‘Güle güle gidin’ yerine ‘uğur be’ vardı aslında, ama kullanmıyorlardı.

 

Yayla hatıralarında beni en çok etkileyen Zeynep halaydı. Sarı ineğin hatırına yaylakta kaldığı her akşam buluştuklarında dünyalar onun oluyordu. Bir akşam gelmeyince ineği aramalara çıktı ve iki gün sonra soluk, soluksuz ve susuz olarak döndü köye. Kurtlar parçalamış hayvancağızı, o da boynuzunu evinin girişine çivilemek için sökmüş almış yanına; ‘Yorgunluğunu, uykusuzluğunu unutmuş, büyük idealine kendini vermiş insanlara has, dalgın ve solgun yüzüyle, hiç söylemeden duvarda yanan çam parçasının ışığından uzaklaştı.’ diye anlattığı o çilekeş kadın. Köprü dizisinde Gül Ayşe’sini kaybedince hesabını validen soran nine gibi… Neyse ki Sarıkız’ın başına gelenler onun başına gelmemiştir de nine küsmemiştir.

 

***

 

            Birçok yerlerde ürktüğü uçurumları, ayaklarını kaydırmasından korktuğu taşlıkları, yuvarlanmaktan donmaktan kurtulduğu karlı dağ tepelerini geçmiş de, işte olacağı var ya, en son yine böyle güçlüklerle dolu yolculuk sırasında kapılmış suya. Kızılırmak çocuğu olmasına ve suyun dalganın, dağın taşın dilinden az çok anlamasına rağmen yine de karşı koyamamış şiddete. O durumdaki şartlara çok vâkıf değiliz, ama keşke katırcıyı ve kendi tecrübelerini dinleseydi de başka bir çözüm arasalardı. ‘Konuk gelmiş bir yaban’ olarak zaten zor şartlar birazcık kolaylaşsaydı. Zafer; bir mücadelede kazanılan galibiyet demektir. Arapça zifr ‘tırnak veya pençe’den gelmektedir. Aslında pençesiyle düşmanı yok etmek gibi bir anlamı vardır. Selahattin Hoca dişiyle tırnağıyla değil sadece, tüm vücuduyla, benliğinin her zerresiyle karanlığa karşı bir zafer kazandı. Sürekli tepelerinde dolaştığı karlı dağlarda çığların yaptığı gibi, koskoca eğitim camiasına açtığı çığırdan milyonlar gidecektir.



             Olcay Şimşek ile buluşma

Olcay Hocayla sözleşip Feneryolu’nda bir kafede buluştuk. Daha ilk dakikadan sohbeti açıcı girişkenliği, meraklı gözleriyle desteklediği soruları ve konuya meyyal ilgisi cesaretimi artırdı. Yüz yüze görüşmede daha detaylı bilgiler edindim Selahattin Hoca ve Hakkâri maceraları hakkında. Ben de ona babasının yol arkadaşını tanıttım, iletişim bilgilerini verdim. Evet, Mehmet Selim Tunç Hocayla bir gün önce görüşmüş, bazı bilgileri tazelemiş, bazılarını da yeni öğrenmiştim. Selim Hocaya kendimi tanıtıp derdimi anlattıktan sonra meseleye girince sanki o günden kalma dakikaları yaşıyormuşuz gibi kaldığı yerden yaşamaya başladı. Hafızası diriydi, olayları net hatırlıyordu. Mesela Selahattin Hocanın Zap’ta değil, Avaşin’de suya kapıldığını teyit etmişti. Ona da ısrarla sordum, illaki Oramar yakınlarında değil a, yolun başında da Zap’a kapılmış da olabilir diye. Ama ‘hayır, Avaşin’ diye tekrar etti. Tal Tepesini birlikte aştıklarını Olcay Hocaya söylediğimde ilgisi daha da arttı, mutlaka görüşmek istedi.

 

Selahattin Hocaya, kura sonucu Hakkâri çıkmış. Üç çocukla nasıl gidersin, ne edersin, gel becayiş yap deseler de; kabul etmemiş, toparlanıp kamyon tepelerinde uçurumlara bakmaktan ürkerek yaban ellere, en uca görev başına varmış. (Hatırlıyorsunuz değil mi, aynı sorular bana da sorulmuştu. Kendi adıma konuşayım, buna yekten idealistlik diyemem, öyle olsaydı gider en zor yeri kendi ellerimle bulur oraya atama isterdim. Ne peki, başına geleni geri çevirmeme, olana rıza gösterme denebilir. Bilenler bilir, üfürükçü hocalara kendini kaptıranlar, çok meşhur olsa bile asla kendi yakınlarındakini tercih etmezler. Dibindeki herife memleketin tâ öteki ucundan gelenler olduğu gibi, bu da kalkıp tâ diğer uçlarda medet umar. Ben ve Selahattin Hoca da demek ki uzaklığın cazibesine kapılmıştık. Bu daha çok başkasının talihini yaşamak istememe, olan neyse onu sürdürme dileğiyle ilgili sanırım. Mesela 1. sınıflara başlayacağımız zaman listemden birkaç öğrencinin gönderilme durumunda, asla onları kendim seçmek istemem. İdareye bırakırım, çünkü sonra gittiği sınıflarda o çocuklara rastladığımda hep yoklarım ve acaba bende kalsaydı nasıl olurdu diye düşünür dururum. Benim sınıfımda kalsaydı bambaşka değilse bile, başka bir insan olacaktı; oraya gittiği için farklı olaylar zinciri kendisine sunulmuş oldu.) Eşi Mahizer Hanım da öğretmen olduğundan çocuklara bir komşu kızı bakıcılık edermiş. Hoca köylere teftişe gittiği zamanlar Mahizer Hoca toprak damlı evlerinde kalır, derslerle okulla öğrencilerle çocuklarla ilgilenirmiş. Gece gördüğü rüyayı eşine aktarmış. Onu boğulmuş ve bedeninin şişmiş olduğunu gördüğünü söylemiş. Rüyalarla hareket etmeyen Hoca, yine de eşinin gönlü olsun diye gitmeyi ertelemiş. Ama sonradan ne olduysa birkaç saat içerisinde tekrar hazırlanmış ve çok oyalanmadan yola koyulmuş. Zaten her zaman tehlikeli yollardan, dağlardan, sulardan geçip yol teptiğinden eşinin bu tür rüyalar görmesi, kâbuslara gark olması normaldi. Deniz kıyısında yaşasalardı, teknesinin battığını görürdü. Günlerce, haftalarca yayan ve katır sırtında süren teftiş yolculukları sırasında Mahizer Hocanın evde tek başına neler hissettiği, nasıl teselli bulduğunu ben anlatmaya çalışmayayım da sizler 5-10 dakika tefekkür ederek anlamaya çalışın.

 

Sudan geçmek için sadece bir insanın sığabileceği kadar küçük bir halat köprü varmış. Katırcı yoldaşı köprüden hocanın geçmesini teklif etse de hoca kabul etmeyip katırla kendisi geçmek istemiş. Sonra ne olduysa olanlar olmuş. Hoca açık hava mezarlığı olan sulara kapılmış ve katırcının çaresiz bakışları arasında kaybolup yitip gitmiş. Tal Tepesinde, uçurum kenarlarında, vahşi hayvanların arasında gelmeyen ölüm, Mayıs ayının azgın sularında bulmuş onu.

 

Sonraki süreçte taşınmışlar tabii. Büyük oğlu askeri okula, Olcay Hoca da parasız yatılıya kaydolup hayatlarına devam etmişler. 1980’lerde ayrıca yayıncılık işiyle de ilgilenip 2000’lerde devretmişler. Mahizer Hoca 2010 senesinde, yıllarca mücadele ettiği kansere artık yenik düşerek vefat etmiş. Son yatışlarından birinde başhekim olmuş öğrencilerinden birinin refakatinde güzel ve huzurlu günler geçirmiş.

 

Sohbetimiz sırasında Olcay Hoca dosyayla çok yakından ilgilendi, yayıncılık geçmişi sayesinde elinden ne gelirse yapmaya hazır olduğunu belirtti. İlerleyen yıllarda, belki kitabımın basılma vesilesiyle birlikte gidebiliriz Hakkâri’ye.



[1] Yeni öğretmenevi binasının tabela harfleri gibi eksik kalanlar... Misal eski(meyen) öğretmenevinin havuzlu, asmalı ve düzayak bahçesinde buluşmaların pratikliği... Yerini çelik konstrüksiyon bir iskelete bırakmış. Yapıldığında yeni karşılaşanlar hayrını görsünler, ama bunu beklemezdim. Orası önemliydi. Benim için kişiliksiz hatırasız bir demir yığını artık. Yenisi de modernliğin ve parlaklığın iticiliğine sahip şimdilik.

[2] Sonraki günlerde şöyle bir şey oldu:

YANCI
Mecburiyet caddesinde sıralı bitişik nizam binaların kaldırımla hemzemin kapılarından giriyoruz. Kot farkından dolayı aşağı indiren merdivenlerden geçip, genişliği kalabalıktan gözükmeyen bahçeye çıkıyoruz. Arıkovanı gibi vızır vızır… Bütün şehir fayans döşüyor. Bir de iş yok diyorlar, yalan, herkes meşgul. Milleti çok rahatsız etmeden kafamı kaldırıp etrafı tarassut ediyorum. Yaklaşık yetmiş masa var. Her birinde minimum beşer kişiden 350 insan ve 700 el, durmaksızın işliyor. Merkezde bunun gibi elliye yakın salon var, onu da siz hesaplayın. Çaycı, gömleğinin iki düğmesi açık bağrı ve kızarmış yüzüyle otuz bardaklık tepsiyi ustaca taşıyor. Kilolu vücuduna rağmen kıvrak hareketlerle masalar arasında raks ederek siparişleri dağıtıyor, boşları topluyor. Peşinden çırak da koşturuyor. Bizim mıntıkaya bakan çocuk bile, mülayim olmasına rağmen satıcılıkta mecburen şedit davranıyor. Mitralyöz gibi gözlerle boğazı boş duranları anında tespit edip içeri rapor ediyorlar. Düzenli aralıklarla dolaşıp, çok da bıktırmayan ısrarlarla tüketimin azamî olmasını sağlıyorlar. Yancının tuttuğu puan kâğıtlarının yanında adisyonlar da garsonun peşinde kuyrukluk yapan çırak tarafından hızlıca dolduruluyor. Oyuncuların umursamayacağı desibellerde birbirlerine seslenerek kendi aralarında icat ettikleri bir dille anlaşıyorlar. Belki telsiz kullanmaları lâzım. Mevsim bitmeden voliyi vuracak gibi. Bu işleklikte bırak voliyi, röveşatanın âlâsını doksana çakar. Milleti rahat ettirmek için, sandalyeler kazık gibi olmasına rağmen yeter ki kalkmasınlar diye her şey düşünülmüş. Masalar dip dibe, yine de kimsenin kimseye aldırdığı yok. Çünkü herkes gerçekten çok meşgul. Telefonlar meydanda, bildirim geldiğinde çok acele etmeden, ama aksatmadan da cevaplar yazılıyor, işler takip ediliyor. Bazısı sevgilisinden madik yiyor, bazısı dükkânda bıraktığı çırağın, işleri kendi başına hâlledememesini okkalı küfürlerle bastırıyor. Araç anahtarları, çakmaklar, güneş gözlükleri ve sigaralar takım hâlinde sehpalarda boy gösteriyor. Okeyden zerre kadar anlamadığım gibi, masada ve çevrede dönen muhabbet de Kürtçe olduğundan, kendimce işte bunları yazarak takılıyorum. Benim için yancılık böyle sürüyor. Sigara içen arkadaşların yanında yıllarca dursam da tek bir fırt bile çekmedim, fayans işinde de as kadroya terfi etmedim hiç. Bir ara içecek almak zorunda kaldık, sistem öyle işliyor. Yancının masada yeri olmaz, yandaki kaldırım taşına koydum bardağı. Eğildiğimde kafileler hâlinde karıncalarla rastlaştım, kim bilir ne işleri var. Üstlerinde kopan kıyametten haberleri yok. Diğer yancı işi biliyor, karışıyor diye kızıyorlar ona. Benden yana dertleri yok. Kafalar tertemiz, istekalar dolup dolup boşalıyor. Hepsinin hesabı kitabı var, öyle boş iş değil. Ama beni pek çekmiyor. Yancı, esas görevi saf saf etrafı izlemekle beraber, hararetli hareketlerden dolayı sağa sola saçılan taşları da toplar. Üstümüzden ara sıra toz ve yaprak düşüyor, bahçe komple ağaç ve asma dolu. Sigara dumanlarını gökyüzüne, güneş ışığını da aşağı salmıyor olabilirler, o kadar sıklar. Bitkilerden kalan boşlukları türlü çeşit şemsiyelerle kapatmışlar, yeter ki ustalar rahat etsin, masayı terk etmesinler. Dallara asılı duran su dolu poşetler de bunun için vazife görüyor. Nasıl beceriyorlarsa, sudan başka hiçbir kimyasal kullanılmamasına rağmen ortalıkta çok az sinek var. Onlar da nöbetleşe masaları dolaşıyor, sert kol hareketleriyle seyirlerine sırayla devam ediyorlar. Büyük kumarhanelerde salonlara oksijen ve serin hava basılması bunun yanında halt yemiş. Kimse saatlerce oturmaktan yorulmuyor, ara sıra kaykılanlar, dikkatlerini masadan uzaklaştırmadan kalçalarının diğer lobunu nöbete alıyor. Ayıptır söylemesi bunu aynı zamanda gaz çıkarmak için de yapıyorlar. Sürekli sıvı tüketildiği için sıkışan idrar torbaları da böylece bir miktar hacim ve bir süre zaman kazanıyor. Ben de bacak bacak üstüne atıp oturuyorum ve sanırım beş dakikada bir alt üst yapıyorum; otuz kere nöbet değişimiyle akşamı tamamlarım sanki. Masadakiler haklarında yazdığımdan habersiz, birileriyle mesajlaştığımı sanıyor. İlkokul terk olanlar bile matematik dehası kesiliyor hesap kitapta. Onu da beceremeyenler, kendilerininki yetmeyince telefonun aklına müracaat ediyor. Garsonlar sürekli kül boşaltıp şeker ve içecek takviyesi yapıyorlar. Tüm bahçede muhtemelen her dakika başı toplamda bir paket sigara bitiyor. İki saat içerisinde bir masanın ortalama harcaması yaklaşık 300 lira. Okey masalarının benim açımdan faydası bu, ya tashih yapıyorum, ya öyküler devşiriyorum. Meslekî seminer için gittiğimiz eğitim enstitüsünde de geceler boyu rahat koltuklarda yancılık yaparak yüzlerce sayfa yazı çalışmıştım. Mekândan bağımsız iş yapabilmek, nerede olduğunu önemsizleştiriyor. Akıllı telefon ve internet, ekmekten sonra üretilmiş en büyük nimetlerden. Bazen o kadar dalıyorlar ki, el bitene kadar çaylar soğuyor, kolalar ısınıyor. Damaklar şikâyet ettiğinde garsona bir el işareti ve onun da canına minnet, hemen teşrif ediyor. Mekâna yeni gelenler eskilerle selâmlaşıyor, telefonla kendini yükseltip yerini belli ediyor. Yandan köfte kokusu kahveye, öteden tost kokusu sigara dumanına karışıyor. Kapalı taşlardan alırken ne kadar hassaslarsa, el bittiğinde istekalar boşaltılırken daha beter hoyratça savuruyorlar taşları. Taşı güzel geldiğinde sevinçten ve karşıdakileri kızdırmak için sertçe çuhaya vuruluyor, iyi gelmediğinde de bu sefer kızgınlıkla yine olan taşa oluyor. Kafaları karışık taşların yazıları hep silinmiş, darbelerle canı çıkmış mika istekalar koli bandıyla sağlamlaştırılmış. Her gün bir takım ıskartaya çıkabilir. Sadece zar, küçücük vazifesini görüp kenarda melûl mahzun bekliyor. Kimsenin eli kolu rahat durmuyor. Ya taşlarla ya su şişesiyle ya zarla ya kalemle ya telefonla; ama illa ki bir malzemeyle oynuyor, meşgul oluyor. Kafamı telefondan ve masadan kaldırıp göğe baktığımda havanın kararmış olduğunu görüyorum. Sigara dumanlarının ışık altında masmavi görüntüleri dağılarak dalların arasından sıyrılıp sızıyor. Saatlerdir buradayız. Çıktığımızda zifiri karanlık olacak. Ortadaki fıskiyeli havuz kupkuru. Aksaydı belki taşların takır tukurları arasında şırıl şırıl melodi katardı ortama. Ayakkabısını terliğini çıkaranlar, ayakları üşüdüğünde sağdan soldan topluyor o dağınıklıkta. Mutfakta birkaç kadın sürekli bardak yıkıyor, sırtını sağlama almış patron, göbeğini kaşıyıp hesapları kontrol ediyor. Yaş ortalaması otuzlarda koskoca bir topluluğun gençliğini emeğini cebini geleceğini sülük gibi emiyor.

[3] https://www.hakkarihabertv.com/mobi/author_article_detail.php?id=7590

Sümbül’e bakan Hakkâri Dedikleri bakalım nice yermiş, merakıyla caddede okumaya dalmıştı Rahmi abi. Selahattin Hocanın kızı Olcay Hocanın hediyesi kitap. O da üç yaşında bebekken ayrıldığı şehre 62 sene sonra (3 ay önce) gelmiş, babasının suya kapıldığı yerleri ve isminin verildiği okulu ziyaret etmiş.

547no’lu fotoğraf

Bunun yanında eski hatıraları canlandırmak içi biri daha gelmiş köye. Soyadını ve memleketini maalesef köylüden öğrenemediğim, 1970’lerin sonunda şimdiki eski köyde görev yapmış İsmail Hoca da 70’li yaşlarında, yaklaşık 50 yıl sonra tekrar buluşmuş eski öğrencileriyle. Onun öğrencileri, benim öğrencilerimin birçoğunun babalarından bile yaşlı. Bir kere Mamostê olduktan sonra toprak -pardon kayalıklar ve taşlar- hep çekiyor demek ki.

[4] Hocanın okuldaki fotoğrafını yıllar sonra kızı göndermiş de öyle çerçeveletmişler.

[5] Sonrasında internette “Hakkâri’den araba alınmaz” diye paylaşımlar olmuş. Büyük şehirlerin olanca konforundan sonra o yolları görünce haklılar tabii.

[6] Azad, Çimenli’de 5. sınıfta öğrencimdi. Babası İzzettin’i siz de tanıyorsunuz, okulun karşısında bakkalı vardı. Kardeşleri Zeynep ve Zeynel de benim sınıfımda olmamakla birlikte idareten öğrencilerimdi. Emira ablanın yemeğini köyde de çok yemiştik, sağ olsun yine iyi baktı bize. Yemek meyse de, çekingen davranmama rağmen bütün çamaşırlarımı yıkayıp ütülediler. Her türlü güzelce ağırladıkları gibi, sıkboğaz da etmediler, rahatça gezdim tozdum ve hatta gecenin bir saatinde geldiğim de oldu eve. Ben çok içmesem de her daim çayı ikramı yine hazırdı. İzzet, evin hemen yanında yıkamacı işletiyor, o da işime geldi. Ofisinde oturup muhabbet edebildik. Zeynep çevreyolundaki Rüya Plaza’da güzellik merkezinde çalışıyordu. Zeynel de abisinin peşinde optisyenlik okuyor Van’da. Azad Kars’ta okumuştu. Çevreyolunda, hastane tarafındaki dükkânı pırıl pırıl ve iş bilirce işletiyor. Zeynel mezun olup askere gidip geldikten sonra ona da bir şube açacaklar, hadi bakalım.

[7] Hakkâri Dedikleri başlığı bile dışarıdan, benimsemeyen bir isim gibi duruyor. Hakkâri Dediğimiz olsaydı daha içten ve içeriden olabilirdi. Selahattin Hoca öldüğü için notlarının basılı hâlini göremedi. Basında, arkadaşları arasında nasıl makes buldu, duyamadı. Mahmut Makal’ın Türkiye’den Dünyadan kitabı hakkındaki sitayişler gibi ona da illaki yazılar yazanlar olmuştur. Ama bunları ancak kendisi toparlayabilirdi, nasip olmadı. Şimdi de geçti tabi. Hem belki, belki değil illaki fikirleri de değişecekti.

Onca yoğunluk arasında yazı işlerini de yetiştirirmiş Selahattin Hoca. Olcay Hocadan dinlediğime göre; teftişe gitmediği bir gün, eşi eve gelmiş, yemek hazırlıklarına başlamış, çocukların ihtiyaçlarını görmüş, sofraya çağırdığında ancak haberi olmuş hocanın, eşinin eve geldiğinden.

Kafka, romanlarında terör dünyasının garip hâllerini bütün derinliğiyle acımasız bir dille anlatan bir adam olmasına rağmen, sevgilisiyle buluşmak için patronundan izin isteyemeyecek kadar çekingen ve belki de tenezzül etmeyen birisidir. Bu yönümüzle hocayla birlikte kendimde Kafkaesk havalar sezinliyorum açıkçası. Metnimin içeriğinin Selahattin Hocanın ve Mahmut Hocanın yazdıklarıyla paralellik göstermesi, her birimizin de yabancı ve yabansı gözlerle mekânı ve işleyişi incelediğimizdendir. Bu eserlerde bahsedilenlerle benim anlattıklarım nasıl da paralellik gösteriyor değil mi?

[8] Iğdır’dan gelirken Ağrı Dağı da ovada uç vermiş küçücük bir sivilce gibi durur. Ne yani, bu muymuş dedirtir. Gökyüzüne doğru uzanmasını, bulutlara ve diğer tabakalara erişmesini beklersiniz. Ama yok, coğrafya öylesine geniştir ki, havsalanız almaz insanı yutabileceğini. Tabii, yanına yaklaştıkça o da yutuculuğuyla erişilmezleşir.

[9] ‘Yaylanın törelerinden birisi de budur. Bir komşuya gelen konuk, bütün yaylanın sayılır. Herkes öğün zamanı konuğun indiği eve birer kap yiyecek bir şey götürürler.’

[10] Günlük rutin işlerine karar verirken de buradan dışarıyı gözlerler. Havanın serinlemesiyle hayvanların toparlanması gerektiğini anlarlar, ‘gün indi’ denir buna. ‘İkindi’ kelimesi de buralardan bir yerlerden gelir.

[11] Bu tip eleştirileri Hakkâri özelinde yapınca bazı Hakkârililer kızıyorlar. Oysa genel bir sıkıntı bu, ülkenin dünyanın her yeri böyleleriyle dolup taşmış. Ama bu tür küçük yerlerde okların gittiği hedef illaki birilerinin yakını ve akrabası aşireti olduğundan işi şahsileştirebiliyorlar.

[12] Kaldırımdaki şirket arabasını kaldırmaları için dükkân çalışanlarını uyarırsın, ‘mal indirip yüklüyoruz’ cevabıyla malları karıştırırsın. Nasıl yani, o araç tüm gün kaldırımı işgal edecek ve siz kafanıza göre tahmil ve tahliye mi yapacaksınız? Yüz hatlarından, sövmemek için kendini zor tuttuğunu anladığınız mimiklerle ‘içeriye söyleriz’ der, çeker giderler. Yalandan seğirtirler o yöne doğru. Sen de bu arada yoluna devam edersin, arkandan kıs kıs gülerler, duruma jaluziler arkasından şahit olan patronun alaycı küfürleri eşliğinde.

[13] Taşbaşı’nın etrafını da böyle kelleştirmişlerdi. Yılda 40 ton odun kesip satanları yazmıştım, her yerde doyumsuzlar aynı demek ki. 2023 ziyaretimde aynı kişinin dağlarda yaban keçisi kovaladığını duydum ve bizzat gözlerimle de gördüm.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1