Hayalperest hayal kırıklığı
Hayalperest hayal kırıklığı
Giderken kitap dosyasının çıktısının yanında on binlerce fotoğraf ve video da götürdüm. Yazıları kime gösterdiysem iki karıştırıp bırakıyordu. Çıktı alıp gelmiştim bir de; gözlerinin önünde, ellerinin altında olsun diye. Ama görseller ise elden ele, telefondan telefona uygulamadan uygulamaya sosyal medyada paylaşılıyor. Yazısız (sözlü) kültürle binlerce yıldır idare eden coğrafya, şimdi de tabii ki tercihini görselden yana kullanacaktı. Sözlü kültür, yazıyı es geçmiş, gözlü kültüre terfi etmişti. Sözlü kültürde dinleyen zaten anlatılanların yazılı formunu değil, görselini zihninde canlandırıyordu. Değişen bir şey yoktu, şimdi sadece zihinler tembelleşmişti.
Bakması için dosyayı verdiğim, nispeten bu işleri bilen biri, göz gezdirirken, hangi kısmı okuduğunu sordum. Konuşma çizgileriyle aktardığım diyalogu gösterdi. Evet, bu sözlü gözlü kültür kadar metinde de boşluklu kısımlara odaklanan okuyucuyla karşı karşıyayız.
İl Kültür Müdürlüğüne götürdüm kitabı. Müdür yardımcısıyla sohbet ederken bir, en fazla iki dakika inceledi ilk sayfaları, o kadar. Olmazlandı tabii. Sürekli aceleci hareketlerle sağa sola bakıp benim bile dikkatimi dağıttı. İletişim bilgilerimi almadığı gibi, birilerine de yönlendirmedi. Bana kalsa, hemen telefona sarılıp il müdürünü araması, valilikle irtibata geçmesi, beni de yanına alıp en aşağı vali yardımcısına yollanması gerekirdi. Ama yok, vizyon meselesi. Çay ikram etmesi, güler yüzle karşılaması falan standart işlerdi zaten, daha fazlasını beklerdim.
Oradan götürülmediğim valiliğe kendim geçtim. Kültür işleriyle ilgilenen yardımcının kapısına vardım. Sekretere derdimi yükledim, bilgilerimi bıraktım. İçeri girip dillendirdi, ‘öyle bir projemiz yok’ cevabıyla önce kapıdan sonra binadan ayrıldım. Ne yapmalıyım, nasıl etmeliyim bilemiyorum. Her yerde kapı duvar. Maalesef makes bulmuyor. Şehir hakkında tek satır yazmış fikir üretmiş biri bana gelse, oturup dinlerim, yapabileceğim her şeyi yaparım. Resmî olarak elim yetmiyorsa da, sadece dinlemek sohbet muhabbet etmek, yönlendirmek için vakit ayırırım. Yok oğlu yok.
Bir arkadaş vesilesiyle İl Millî Eğitim Müdüründen randevu aldım. Dosya kapağıyla birlikte gönderdiğimiz mesaja gayet olumlu cevap verdi. Gidince güler yüzle ayakta karşıladı. İçeride bilin bakalım kim vardı; İstanbul’a gittiğimde dergilerde şiir yayınlamak isteğiyle arayan şube müdürü. Onunla da ayaküstü görüştük. Bir iki kelâmdan sonra dosyayı takdim etmek üzere çantaya eğildim. Yok, şimdi değil, kitap basılınca imzalı bir nüsha gönderirmişim. Kültür müdürlüğünde karıştırılan birkaç sayfa, bu sefer sıfırı tüketti. Şaka gibi. Madem öyle, ben de içeriğinden bahsettim biraz. İlgiliydi en azından. Arada mecburen birçok telefon konuşması yaptığı için sürekli kesildi sohbet. Rutin uygulama; sekreter gelip fotoğrafımızı çekti, pay’laşmak için. Müdür bey, ismimi almasını, paylaşıma eklemesini söyledi. Daha fazla uzatmadan müsaade isteyip kalktım. Çıktığımda bizim meşhur Hacı vardı koltukta. Diğer sekreter ismimi alamadı hâliyle. Muhtemelen arkadaşın gönderdiği fotoğraftan kitabın ve benim isimlerimize bakabilirler, akıllarına gelirse. Oradan çıkınca bir daha herhangi bir yere uğramamaya karar verdim. Keşke hiçbirine uğramasaydım. Kimsenin umurunda değil. Varsın olmasın. Entelektüel çölleşme her yerde. Çölemerik, yeşil çöl demekse, bunu da çok görmemeliydim.
Şimdi şöyle düşünelim, ben hatırlı ve makamlı birilerini araya sokabilseydim, gitmeme gerek kalmadan telefonla aranırdım. Diyalog şöyle gelişirdi; ‘buyurun hocam, şimdi sizin iş tam olarak nasıldı, ne yapmamızı gerekiyor?’ Kurduğum ilişkinin yaptığım işten; çıkan sesin söylediğim sözden daha fazla dikkat gördüğünü bilmeme rağmen bir umuttu işte, şehre bu fırsatı çok göremezdim.
Köyde de birilerine gösterdim kitabı. Şöyle bir bakıp, ‘hocam bizim çocuk da şunları okuyor’ deyip içeriden bir dolu vatpet kitapları getirdi. Sohbet o taraflara, nasihat ve tavsiyelerle ilerledi. Mevzu araya kaynadı tabii. Yarım saat sonra şöyle oldu: Abi iki gün sonra bizim depremin yıldönümü. ‘He valla hocam, bu sene de ne büyük deprem oldu öyle ya. Ben şu kadar yaşındayım, tarihte öyle deprem görmedim. Şubat depremi daha büyük ama.’ Yani her muhabbet böyle. Olmaz ki canım. Tuttuğumuz elimizde kalsın biraz.
Çok şey mi bekliyordum ki? Evet, belki de öyleydi. İnsan, fotoğrafını çeken makinenin nasıl çalıştığını bilmese de olur; kendini anlatan kitabın numaralarından da haberi olmayabilir. Halktan insanlar, köylüler neyse; bu kategoriye dâhil edilebilirler. Ama entelektüel birikimi olduğunu düşündüğüm, olmasını umduğum, olması gereken kişiler ve hatta buna zorunlu olan kurumlar tarafından anlaşılmaması, umursanmaması şaşırtmıştı beni. CERN’de bu ay yapılan deneyden kimsenin haberi olmaz, ama herkes iPhone 14 Pro Max’in kaç para ettiğini bilir. Sonuçta Prag’da gezerken de arkadaşımın amansız istek ve yönlendirmesiyle Goethe Enstitüsü değil de dans eden ev rotasını seçmiştik.
Selahattin Şimşek hakkında daha detaylı bilgi alabilirim diye Şehit Selahattin İlkokuluna gittim. Gayet iyi ağırlandım müdür ve İzmirli bir hoca tarafından. O da 5 yıldır buradaymış. Selahattin hocanın kızı Olcay Hoca da yakın zamanlarda gelmiş, okulu ziyaret etmiş. Babasının suya kapıldığı mevsimde gelmesi, yaşanan şartları müşahede etmesi ve hissetmesi bakımından manidar olmuş.[3] Babasının Hakkâri Dedikleri kitabından getirmiş, ama maalesef okulda bulamadık, başkalarına vermişler. Bence bir nüsha, girişteki Selahattin hocanın fotoğrafı[4] ve tanıtım yazısının yanında sergilenmeli, her öğretmen tarafından okunmalı, öğrencilere de mümkün mertebe okutulmalıydı. Ama kitabın içeriğinden ve hocanın Mahmut Makal’la irtibatı ve ilişkisinden bahsettiğimde arkadaşların bilgisiz ama neyse ki en azından eser miktarda ilgili olduklarını fark ettim. Sultanbeyli’de okula gelen kitapçıya Cemil Meriç’in geçen ay çıkan yeni kitabını sormuştum. Gidip arabaya baktı geldi, ‘yokmuş hocam’ dedi. Yoklama çektiğimi çakınca da ‘yani yeni baskısı yokmuş’ diye diğer kitaplardan birinin adını söyledi. (Olcay Hocanın numarasını verdiler, arayıp görüştük. İstanbul’da müsait ve münasip bir zamanda buluşmak üzere sözleştik.) Bu arkadaşların da gözlerinin içine soka soka karıştırıp içerikten bahsettiğim hâlde hiç önlerine alıp da incelemediler. Gerçekten ilginç. Ne yapmam gerektiğini bilemiyorum. Silah zoruyla deneyeceğim bir dahakine. İşin şakası, gittiğim her yerde daha önceki başıma gelenler, insanların ve makam sahiplerinin ilgisizliğini dile getirdiğim hâlde yine de uyanıp ve utanıp alıp bakmadılar. Vatsapta yaptığım paylaşımların da en basit ve en eğlenceli olanlarına yorumlar geliyordu.
Azad’ın optik dükkânında onun lise hocasıyla konuşmamız sırasında bu durumları aktardım. Hemen konudan sapıp insanların makam mevki dertlerinin entelektüel çabalardan çok önce geldiğini söyledi. Aynı şekilde İstanbul’da da bahsettiğim, birikimli olduğunu düşündüğüm bir arkadaş, hemen bürokrasinin sıkıntılarından dem vurup dosyanın içeriğinden uzaklaştı. O da magazine yönelip çalışmalarımın ne durumda olduğunu falan sonraki buluşmalara erteledi, olursa tabii.
545 no’lu fotoğraf
Şehit Selahattin’le ilgili bilgi almak için gittiğim gazete bürosunda, söylediklerimle aydınlanan genç arkadaş, çoğunu yeni duyduğu için ilgiyle muhabbet başlattı. Hazırladığım dosyayı gazetede haber yapmak için metin ve fotoğraf istedi. Hazırlayıp haber verdim, ama geri dönmedi, ben de yollamadım. İşte burada: Şehrimizde, Taşbaşı Köyünde 2009-2014 yılları arasında, sınıf öğretmeni olarak beş yıl görev yapan Mustafa Zahid Ergün, burada yaşadıkları ve şahit oldukları hakkında biyografik anlatı türünde bir kitap kaleme aldı. Hakkâri’de 19 Mevsim başlıklı kitap tamamlandı sayılır, ama daha basımı gerçekleşmedi. Baskı öncesi hazırlık aşamasında Hakkâri’yi tekrar ziyaret eden yazar, şimdiki izlenimlerini de kitabına eklemleyecek. Görev süresince aldığı notlar, hatırladıkları, o dönem çektiği fotoğraf ve videolardan çözümledikleriyle geniş kapsamlı bir bakış atarak, yaklaşık on yıllık seyrek ve son beş yıllık yoğun bir çalışma sonucunda anlatıyı tamamladı. İstanbul’a tayin olduktan sonra da Hakkâri’yle irtibatı koparmadığı için, yazım aşamasında sanki buradaymış gibi canlı tasvirlerle cümlelerini kurdu. Bir yabancı olarak geldiği şehrimizi, içten tanıklığıyla anlattı. Özellikle Taşbaşı’nın da içinde bulunduğu Zap Vadisini, hiç anlatılmayan yönleriyle ele aldı. Dağlar, sular, insanlar, hava, vadiler, mevsimler kar güneş yağmur rüzgâr, yaylalar, yaşayış, esnaf, memurluk, gidiş gelişler, gurbet sıla, memleket hasreti, aile bireylerinin kendisini ziyaretleri, Hakkâri’yi diğer şehirlerden farklı kılan yönleri, eksiklikleri fazlalıkları, eğitim sağlık siyaset gibi birçok açıdan konulara yaklaştı.
Yorumlar
Yorum Gönder