Şehirden ayrılış

 Şehirden ayrılış

 

‘Bilsinler ki, adam geder ad kalar,
Yahşı-pisden ağızda bir dad kalar.’

‘Menim ruhum ele bilin ordadır,

Kehlik kimi batıb kalıb, kardadır.’

Şehriyar

 

Gaddar ellerin bin demir kapısıyla hesaplaşırken çürüyen omzum, sabah güneşini şehre taze ulaştıran Sümbül’e yaslanarak şifalanıyor. Minibüsün camından kadraja aldığım dağ, dağ gibi omzumla hizalanıyor. (Gün ucalıb, artar dağın celâli/ Tebietin cevanlanar cemâli)

 

Merkezin etrafındaki dağlar tozutabilme özelliğindedir ve tozu tutabilecek herhangi bir bitki örtüsü de yoktur. Sadece yere çöktüğünde belediye arazözü ortalığı sular ve tozu yola yapıştırıp hapseder. Mücavir alandaki dağlar ise kayalıktır, tozutmazlar, ama oralarda birtakım kendini bilmezler pek güzel kafayı tozutmuşlardır.

 

İşin aslı Zap’ın başlangıçta yukarılarda cılız gövdesiyle nispeten geniş yatağında menderesler çizmesiyle de, aşağılarda sakinleşip yayılmasıyla da pek ilgilenmiyorum. Benim Zap’ım Yeniköprü civarından Köprülü’ye kadar olan 100 km.lik koşusuyla malûldür. Yine de Zap’la konuşmalarımız hep kaçak göçekti. Çünkü seyir hâlindeyken sürücüyle konuşmak yasaktı.

 

Bilerek ve isteyerek tabelayı tam da oraya koymuşlar. Arazi bu kadar mı değişir. Sanki birileri kayalıklara toprak epelemiştir. Eteklerde birikir yığıntılar. Hakkâri’de hareketli dağlar, buradaki ölü toprağıyla gevşemiştir. Van il sınırını geçtin mi, alçalıp uzaklaşırlar ve sarp kayalıklarda keçiler yerine geniş otlaklarda koyunlar ve inekler peydah olur. Buna benzer traktörler ve tarım araçları da yollarda arzı endam eder. Küçülen dağların tersine ağaçlar uzar ve sıkılaşır.

 

Dönerken gidişin aksine dört kere tam teşekküllü kontrol yapıldı. Kimlik uzatırken orta ve işaret parmağının arasında tutmakla işaret ve baş parmağın arasında tutmak; net bir mantalite ve bakış açısı turnusoludur.

 

Hakkâri girişinde Kürtçe ‘Uğurlar olsun’ yazıyor, Van’daysa ‘Allah selamet versin.’

 

Zap aynı Zap, vadi aynı vadi, dağlar aynı dağ iken, şehirde ilk ve en çok fark edilen, terör ve karışıklıkların neredeyse sona ermesiydi. Kontaklar açık, kepenkler toparlanmıştı. Eskiden sabotaj riski olan dağlardan, şimdi sakinken doğalgaz gelmiş, polisler askerler üniformalarıyla şehrin göbeğinde gayet rahat dolaşır hatta otostop çekebilir olmuş. Siyasî partilerin dincisi de muhafazakârı da milliyetçisi de en merkezî yerlerde il başkanlığı açabilmiş ve en küçük bir sataşma izi yok. Yanı sıra kaldırımlar, ışıklandırmalar onarılmış güzelleştirilmiş ve hiç kullanılmasa da bisiklet yolları bile yapılmıştı. İldeki yaylaların, gezi bölgelerinin açılmasının yanında tarihî binalar, mesela Meydan Medresesi de elden geçirilmiş, göze gelmiş ve ziyarete açılmış. İl müdürünün demesine göre ildeki üniversite kazanan öğrenci sayısının yıldan yıla artmasını da sakinleşme emaresi olarak sayabiliriz. Merkezde ekipçe veya bireysel dolaşan turistler şehri keşfediyor, yaylalarda düzenlenen festivallerle dört bir yandan sert tabiat meraklıları şehre akıyordu.[5] Silahlı kuvvetler artık içeriden çok sınır dışında varlık gösteriyor. Kontrol noktalarında tabii ki genel tedbirlerini almakla birlikte gayet rahatlar. Özellikle yazın kavurucu sıcağında mıcırların üstüne çıkan ziftli yolda gitmektense gecenin serinliğini tercih eden nakliyecilerle vadide gece trafiği yoğunlaşmış. Eski köylere kalıcı göçler imkânlı (emekli maaşı olan ve okullu çocuğu olmayanlar) ve heveslilerce başlamış. Kaba kaçakçılık da sona ermiş gibi. Yani katırla mazot vs işleri artık yok. Araçla gidip gelenler tabii ki malzeme getiriyor, ama sınırdan ve pasaportla. O sebeple katırlar eşekler piyasayı motorlara bırakmış.

 

Hedefimizde Sat Gölleri, buzullar, Reşko Tepesi vardı. Ama bir ay önce yaşanan kaza sebebiyle gidişler tedbiren durdurulmuştu. Dört kişi fotoğraf çekilebilmek için çıktıkları buzların kırılmasıyla buz gibi uçurumlara düşmüştü. Sosyal medyaya içerik üretebilmek için aldıkları riskler sonucu ikisi ölmüş, ikisi kurtulmuştu. Biz de yakınlardaki 2700 m. rakımdaki Otluca Yaylasına tırmandık. Mor sümbüller arasında eski öğrenciler yeni arkadaşlarla… Yüzde bilerek kurulanmayan kaynak suyu damlaları, içeride görev zamanı karışıklıklardan dolayı adını anmaya çekinilen yaylalarda rahatça dolaşabilmenin ferahlığı.

 

546 no’lu fotoğraf

 

Hafta sonu da Berçelan’a çıktık hazırlık yaparak. 3700 yapamasak da 3000’i geçmişizdir rakım olarak. Dağların böylesi tepelerine ilk defa çıkıyordum. Çıktıkça artları gözüküyor, hepsi birbirini tekrar eden sıralar hâlinde diziliyorlardı. Bilmeyene öyleydi tabii, ama birçoğunun adı vardı kendine özel. Karşıda soldan sağa Kürek Dağı, Kisara (Kurt) Dağı, Sümbül Doğu Zirve, Sümbül Batı Zirve, Gare Dağı, İkiz Tepeler ve Cilo kütlesinin en yüksek şahikası meşhur Reşko (Karataş) Tepesi- diğer adıyla Gelyaşin (Yeşil Vadi)…

 

Beyazsu’ya da gidemedik, Reşko’ya da çıkamadık. Bir dahaki sefer istikamet orası… Ama Zap Vadisi yine de tatmin edici.

 

Gitmeden önce öğrenmiştim, ama insanlardan yüz yüze detayları dinleyince daha da acıtıyor. Kandırılıp bir şekilde örgüte dâhil olan, çeşitli yaşlarda altı öğrencimin altısının da neredeyse feci şekillerde ölmüş olmaları, olayın tüm boyutlarıyla beni ziyadesiyle üzdü.

 

Köyde cibinlikler içinde uyanınca kendimi tutamayıp köy içinde dolaştım. Dere kenarında dolaşırken küçücük bir aradan görüp seslendim. Sabah güneşi gibi doğdu Gurgin. Suyun sesine rağmen duydu, durdu ve geldi. Sırtında hâlâ kömür çuvallarının izi vardı. İŞKUR’a müracaata gidiyormuş. O sigara parasına yüzlerce kilo taşırdı, ben bedavaya. Ondan ayrılınca birkaç çocuğun yeni küçük gölette yüzdüğünü gördüm. Seslendim, devam edeceklerse hazırlanıp geleceğim. Şortumu giydim gittim. Başkaları da geldi, daha büyüklerle üstteki büyük gölete gittik. Öğlen sıcağının tepeden bastırdığı saatlerde hayli iyi geldi buz gibi su. Gölette kadınlar kızlar yüzmez. Onlar eski köyde kendilerince havuzlarda yüzerler.

 

Etrafa bambaşka gözlerle bakıyorum. Tabiat insana yaklaştıkça -aslında tersi, insan tabiata yaklaştıkça- şahsileşiyor, anılması artıyor, isimlendirilmeyi hak ediyor. Dağlar her ne kadar şehre yakın olsa da (aslında şehir dağlara yakındır) üstlerine erişmek yürek ister. Hatta imkânsızdır. Ama su öyle değildir. Yeterince ve yerinde beklerseniz yanınıza geliverir. He isterseniz ilk göz ağrısına da çıkabilirsiniz. Zaten aşağı inen de yukarıda kaynayan değildir. Yol onu da değiştirir. Zap’ın Hakkâri’de başka, aşağılarda başka davranması gibi, aslında içeriği de değişiktir. Geçtiği yerlerin huyunu suyunu alır, oralara huy ve su bıraktığı gibi.

 

İki hafta içerisinde o kadar çok düğün oldu ki, misafir kaldığım aile[6] sürekli bölüşüp gittiler, birinden eksik kalmamak için. Tabii ki düğünlerdeki masarif ve takı problemi de hep konuşuluyordu. Standart paket tören yaklaşık yarım milyon ediyordu. Bunlara ekstra istenen takılar vs eklenirse tam milyona dayanıyordu rakamlar. Eve alınan eşyaların çeşidine ve kalitesine göre tüm aile yıllarca borç ödüyordu. Müzik grubu 30 bin, kuaför 10 bin, yemek 200 bin, altınlar en az 500 bin tutuyormuş. Diğer kangren mesele de ev sorunuydu. Merkezde kiralık ev yoktu. Polis ve asker lojmanlarının yıkılması, oralardaki tüm personeli şehre dağıtmıştı. Önceden neredeyse sadece öğretmenlerin kiralık evlerde kalmasını şimdi bütün kurumlar yaşıyordu. Köylülerin birçoğunun hem köyde hem merkezde evinin olması, her hafta neredeyse otuz düğün sonucu yeni evler açılması zorunluluğu piyasayı aşırı sıkıştırıyordu. Şehir dışına göçen bazıları da, köylülerin köydeki evlerini kapatmamaları gibi evlerini boşaltmayınca sistem iyice tıkanmıştı. Herkesin dilinde bu mevzu, konuşmalar onuncu dakikada kesin buraya bağlanıyor.

 

Kalınacak ev sorunu vardı, onun yanında bir de Hakkâri Evi açılmıştı kültür merkezinin arka tarafına. 2015’te yapılmış Bursa Belediyesi tarafından. Görür görmez şunu yazdım: Bir yerde hayat objeleşmişse, kültür çoktan değişime uğramış, nostalji hâlini almıştır. Temsilî evin aynısından birçok vardı elbette, ama yavaş yavaş o kültür iyice terk ediliyor, betonarme hâkim oluyordu. Şehirde toprak evler can çekişiyordu, köylerde bile betonarmeler yapılmaya başlanmıştı. Taşbaşı’da üç tane üç katlı beton ev yapılmış, cami de aynı şekilde yeniden inşa edilmişti. Onca seneden beri konuşulan köyün boşaltılması artık gündemden düşmüş, millet nesiller boyu yerleşmeye hazırlanmıştı.

 

Merkezde ve köyde rastlaştığımız birçok kişiye eski fotoğraflarını gösterdim. Onlara benzer pozlar vererek tekrar çekildik. Dokuz sene içerisinde değişen sadece saçlardaki beyazların artması değilmiş, onu fark ettim.

 

Merkezde görüştüğüm birçok öğrencimin maruz kaldığı çok büyük bir problem daha gördüm. Bazısı dükkân işletiyor, bazısı korucu olmuş belini doğrultmuşken, birçoğu asgarî ücretin yarısı paraya ve sigortasız çalışmak zorunda kalıyordu. Şikâyet etmeye hakkı yok, işi bıraksa yeri hemen dolacak. Günde 12 saati bulan mesailer üstelik, herkes öylesine kabullenmiş ki, ne yetkililer ne de aşiret büyükleri bu işle ilgileniyor. Çok kötü… Taksicilik yapan bir öğrencim her türlü riski alıyor, dağ bayır müşteri taşıyor; kaza yapsa, müşteri saldırsa, gece bir yerde mahsur kalsa tutunacak en küçük bir dalı bile yok resmî olarak. İkinci olarak, minibüsle köye giderken rastlaştığımız, aynı dönemde köyde çalıştığımız Sakine hemşireden bahsetmem gerekiyor. Biz görevimizi bitirip günlerimizi tamamlayıp tayinlerimizi aldık. Bizden sonra gidenler de süreçlerini tamamladılar. Ama o hâlâ Taşbaşı Sağlık Ocağında vazife başında. Hem de hiç de iyi olmayan şartlarda. Her gün 100 lira yol parası veriyor ve Çukurca arabalarının neredeyse keyfine kalmış şekilde mesaisi sarkıyor. Ya sabahın köründe gidecek ya da geç kalacak. Kimsenin şikâyet etmeye hakkı olmadığı gibi, bazen il müdürlüğüne telefon edenler de oluyormuş. On iki senedir her gün gidip geliyor 45 km.yi.

 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1