Son saltolu salvo

             Son saltolu salvo

2009’da ilk gidişimde nasıl belirsizdi birçok şey. Şimdiyse aradan 14 sene geçti ve olay yerine geri dönüyorum. 2014’te ayrılmıştım en son, şehir de ben de çok değiştik. İki insanın birbirine o kadar bakmaması gereken yakınlıktan şahit oldum. 19 mevsim boyunca içime işleyenler bakalım nasılmış? Zap nice akarmış, dağlar yüce dururmuş, çocuklar gram gram nasıl büyür ve bazısı bir anda nasıl ölürmüş; köy nasıl yerleşir, şehir nasıl dönüşürmüş, insanların alnına çizgiler şakaklarına beyazlar nasıl yerleşirmiş; göreceğim. Bu gidişim ilkine göre daha metazoriydi. Zorunluluk olmakla birlikte son derece uhuletle ve suhuletle tamamladım günleri. O defa gitmeyebilirdim bir şekilde ve gündemimde olmadığı kadar herhangi bir şehir olarak kalırdı. Ama şimdi madem bir kere görmüştüm, artık avantaja bıraktığım bir dolu faulle birlikte devam mecburiyeti olan hayat boyu dersimdi. Dövüşçülerin binlerce tekniği birer kez çalışmak yerine bir tekniği binlerce kez çalışması gibi, ben de bir şehri yüzlerce sayfa yazdım.

 

Uçakta Vanlı Servet’le (50) tanıştık. Cam kenarında ayırttığım koltuğu kapmış ben gelmeden. Açık kalp ameliyatı olmuş. Ortalarda daralıyormuş, kabul edersem dışarıyı seyretmek ona iyi gelecekmiş. Ara sıra muhabbet de eder miymişim, yoklamak için. Oysa ben evde kaydettiğim Pelè belgeselini çoktan açmış, kulaklığımı da takmıştım. Tabii Servetçim, ne demek, şeker gibi adamsın besbelli. Koltuk da cam da manzara da sana feda olsun. 25 sene Beyoğlu sokaklarını tepmiş postacı olarak. EYT’den emekliye ayrılmış. Yeni girdiği işte, kriz geçirmiş, hastaneye kaldırmışlar, bacağından damar alıp kalbine nakletmişler. On gün sonra seyahat izni çıkmış. Annesi çağırmış, ‘gel ben bakayım sana nekahet evresinde’ demiş. (Nekahet dememiştir de, ben öyle yakıştırdım.) Olur ya, Hakkâri arabasını kaçırsaydım Van’da kalacağım yer belliydi artık. Telefon numaralarımızı aldık. Dönüşte “Van’daki bir kahvaltı salonunda” buluşmak üzere ayrıldık.

 

Gidişin yol ve yöntemlerini ezbere bildiğimden pek kimseye minnet etmiyordum. Saygı ve ölçü çerçevesinde ‘merhaba-merhaba’ o kadar. Her gözden medet umma ve her dudaktan yol gösterici birkaç kelime duyma ihtiyacı ortadan kalkmıştı. Benim gibi dışarıdan gelen birileriyleyse göz teması kurmak için fırsat kolluyordum. Şimdi varsa öyle biri, ki bu mevsimde, Ağustos’un 7’sinde kimsenin olacağını sanmıyorum, gelip kendisi beni bulmalı. Zira benim yerim yurdum belli, yolu izi bilen benim. Gel bul beni, öğreteyim sana.

 

Nitekim henüz uçaktan iner inmez, daha binaya girmeden İshak hocayla karşılaştık. İstanbul’da da görmüştüm uzaktan, ama o mudur değil midir derken yanaşmadım. Buraya geldiğinde odur herhâlde deyip selam verdim ve başladık konuşmaya. Kuzenleri almaya geldi onu, beni de Van Gölü Turizm’in 2 Nisan Bulvarındaki Hakkâri arabaları yazıhanesine bıraktılar. İshak beni tanıyamadı ilkin, gençleşmişim. Birlikte köydeki eski fotoğraflarıma baktık. Bana da öyle geldi. Sonra yazıhanedeki bankodaki görevli de ‘pek genç gösteriyorsun’ dedi. Bana yine öyle geldi.

 

Uçakta Türkçe Kürtçe yarı yarıyaydı. Minibüste herkes 1. kanala geçti. 10 senelik ve en fazla 40-50 kelimelik kekeme ve kırık Kürtçemle sözlere yapışıp kulak misafiri olduğum muhabbetleri anlamlandırmaya çalışıyorum.

 

Yola 15 dakika gecikmeli çıktık. Varan 1. Üstüne bir de 2 dakika sonra yakıt almak için istasyona girdik. Varan 2. Yanlış anlaşılmasın, resmî yasal istasyon. 2009’dakilerden değil. Benzinlikten çıktık. 50 m. sonra bir genç rastgele el etti ve Hakkâri yolcusuymuş, geldi bindi. Akşam son araç, mesafe 200 km., başka şansı yok, denk gelmese kalacak Van’da. Biraz daha yürüyüp yazıhaneden bilet alabilecekken niçin böyle yapıyor ki. Varan 3. Şehirden çıktık, 10 km. sonra bir otomobil işaret verip durdurdu minibüsü. Yer olup olmadığını sordu. Şoför iç lambayı yakıp baktı, olmadığını gördü, reddetti müstakbel yolcuyu. Israr etmedi o da, boynunu büktü, baktı işine. Demek ki yolcu arada ya da merdivende oturamazdı, öyle olsaydı diretirdi belki. Varan 4. Otomobildeki kişiler de rastgele davranıyor, şoförün de minibüsteki yolculardan haberi yok. Varan 5. Bu arada bizim şoför çift şeritli ana yolun sağ şeridinde pervasızca duruyor. Arkadan biri gömçürse hepimiz kötü yaralanır ya da ölürüz. Varan 6.

 

Aralık’ta öğleden sonra gelmiştim. Yolda, Ova’yı geçince hava kararmıştı. Ağustos’ta 7 aracıyla şehirden çıkmadan alacalandı ve Kurubaş’tan inerken artık iyice karardı. Merkezden ayrılırken telefondan radyoyu bir açtım, Cumhurbaşkanı konuşuyor. Gündemden ne kadar uzaklaşmışsam yadırgadım sesini. 50. km.de yol çalışması vardı. 10 senedir nasıl bitmemiş.
Gittikçe aşinalığım artıyor. İki saat sonra Depin’den çıkarken hiç ara vermemişim gibi hissedeceğimi sanıyorum.

 

İsmiyle bu dağlık coğrafyaya meydan okuyan, adıyla ufuk kesen dağların boyunu küçülten mekânda, Ova Dinlenme Tesisleri’ndeyiz. 100. km de, tam ortada yani. Biraz aynı biraz değişik. Tanıdık yüzler arıyorum, ama bulamıyorum. Hissiyat baki... 2009’da ortalık zırhlı araçlarla doluydu, ya da öyle denk gelmişti. Şimdi sakin, kontrol noktalarında hiç durdurulmadık.

 

Başkale’de ilçe merkezine uğramayan, Doğusundan çevreyolu açılmış. Yolların birçok yeri duble olmuş. Yeni ölçülere göre km-dk hesabım şaştı. Azad, merkezde bekliyor. Hep küçük sayılar söylüyor varış için. Bence daha fazla olmalı diyordum, haklı galiba. Ama o da ne, duble yol kandırdı beni, çok az sürdü. Yanlarda 90’lik dağlar olduğunu unutmadım, bir umuttu işte. Eski usul devam… Bizim delibozuk Zap da soldan akıyor. Şu saatte göremiyorum kendisini. Yarın onunla da görüşeceğiz. Hakkında onlarca sayfa yazı yazdım, dedikodusunu yaptım, bakalım hatırlayacak mı.

 

Merkeze vardık. Azad’la buluştuk. Bir kafede oturup kaçak çay içtik ritüel olarak, Hakkâri’ye hoş geldin kabulü sadedinde. Zekeriya ve Zeynel de geldi. Birlikte arabayla şehir turu attık. Çok yer değişmiş. Hemen hepsini tanıdım, çıkaramadığım birkaç yer vardı. Oraları da zorlamayla seçebildim. En üzüldüğüm, öğretmenevinin metruk hâliydi. Yenisi yapılmış aşağılara, ama şen olmayan bahçesinde ayaküstü kim gidip oturacak. Çok lüks, ama şimdilik kişiliğini bulamamış bir yer olarak gözüktü.[1] Eskisinin asmalı ve havuzlu bahçesinde saatler geçirmeyi isterdim oysaki. Çelik konstrüksiyondan koskoca iskele vardı bahçede. Kafe yapacaklarmış. Başka ne olabilir ki zaten, değil mi! Eski kaldığımız evin önünden geçtik. Dükkân kapanmış, manav ikinci el eşyacı olmuş. Depin’den çıkarkenki dirseğe Seyir terası yapmışlar. Karanlık ve puslu vadi, kıvrıla kıvrıla uzanıyor, aşağılardan Zap coşkun akıyor bu mevsimde de. Sümbül, arkasından yükselen yarım ayla harikaydı. Her yer daha çok ışıklandırılmış. Çıkıştaki dağların dibinden yukarılara doğru renkli spotlar yakmışlar. Tel örgüler, onları zapt etmek isteyen balıkçı ağları gibi.

 

***

 

Sabah kalktım, 1700 rakımda kupkuru hava dudaklarımı kurutmuş. Neyse ki dilim var. Yolculukta pelteleşmeye başlayan burnum tıkanmaz umarım. Geceleri giyerim diye ince mont getirdim yanımda. Dün gece hiç ihtiyaç olmadı, bu ne demek, gündüz kavrulacağız. Gece 2’de bile serinleyemeyen hava, öğlen 2’de canımıza okuyacak besbelli. Tek teselli, ter yok.

 

Hakkâri ‘ne yana baksan dağ’dır ya, yanına üç harfli marketleri ve pırtlak gibi bitmiş ama neyse ki çay evlerini henüz bitirememiş kafe katlarını da ekleyelim.[2]

 

Seyir terasında Ali’yi gördük. 2014’teki lise tanıtım turunda sokaktaki yürüyüşünün aynısından tanıdım uzaktan, dağlarla yarışan siluetini. Askerden yeni gelmiş, bana komutanım çekiyor. Suriye’de sözleşmeli asker Mehmet’le görüştük görüntülü. O da ikide bir tekmil verecek neredeyse. Yakmış sigarasını, dertleştik biraz. Fotoğraflardan başka öğrencilerin yeni hâllerini de gördüm. Zekeriya’nın kardeşi Serkan da Diyarbakır’da askermiş. Dağ gibi cüssesiyle kirpinin yanındaki tam teçhizatlı pozunda tombul ve al yanaklarından izler arıyorum. Bulmakta hiç zorlanmıyorum. Onunla da görüşseydik, gece gece üçüncü kere komutan olmam an meselesiydi. Hepsinin çocukken şahsiyetlerini yansıtan izler çehrelerinde duruyor. Tanımamı, yaş büyüterek aşinalık sağlamamı kolaylaştırıyor. Kaz ayakları, gamzeler, elmacık kemikleri, yara izleri, burun kemerleri, hareketlerdeki küçücük detaylar ele veriyor. Ben hiç değişmemişim; heh he, öyle zannediyorlar.

 

Teras öyle yüksek ki, insanın içinde atlama dürtüsü heyheyleniyor. Ayakuçlarından başlayıp saç diplerini de hareketlendiren titreme peydahlanıyor. Karınca deliği gibi tüneller, serilmiş yılan gibi yol, ne kadar arkalara yaslansan da kadraja giremeyen Sümbül, tüten çöplük, oyuncak arabalar, pul pul parıldayan Zap, uzayıp (pardon kıvrılıp) giden vadi.

 

Şehri biraz daha turlayınca misafir olmaktan kolayca sıyrılıyorum; sakin’leşmem anlık iş. Birkaç temas, birkaç tanıdık detay. Bazen buğulu gözler, bazen titreşen kalp, dile yerleşen ama belli ki çok sakil duran Kürtçe. Ne dağlar, ne Zap, ne şehir, ne vadi; beni çeken hikâyenin kendisi. Uzun aradan sonra ekranlara dönen ama tat vermeyen diziler gibi değil. Kadro aynı, senaryo benzer, akış ritminde.

 

İlerleyen günlerde mihmandarlarım serbest bırakma konusunda tedirgin değiller. Herhangi bir an, birlikte otururken çat diye sakınımsız yanımdan fırlayıp işlerini hâlledip dönüyorlar. Sorun yok. Şehri ve itiyatlarını tanıyorum. Her gidilen yerden ufak tefek hediyelik şeyler alınır. Bunu turistler yapar. Hakkâri’ye turist olarak tatile gelmedim. Şehri sömüren hızlı adımlarla caddeleri topuklamadım. Görmeyen bakışlarla insanları, tabiatı ve şehri tarassut etmedim. Görev günlerindeki kadar mesai yaptım neredeyse. Peki, beni değiştiren şehri, bir nebze değiştirebilecek miyim bakalım? Yanı sıra değiştirmeli miyim ki?

 

Esnaf işin kolayını bulmuş, artık veresiye yok, IBAN var. Calibri stilinde bilgisayar çıktısı, üstüne transparan koli bandı, 24 haneli numarayı yaz yazabilirsen. Kardeşim QR kod koysanız ya şuraya, taratıp rahatça ödesek. Sonradan öğrendim ki kameralar rakamları da çözümleyebiliyormuş. Gördüğüm kadarıyla orta büyüklükte bir markette vardı sadece. Valilik Parkı işletmecisine söylediğimde, bakışlarından hemen o an niyetlendiğini anladım. Birkaç kişiye daha çıtlattım. Ama ‘daha buna yeni alıştık, gel etme eyleme’ der gibi donuktu göz bebekleri. Kaçak elektrik gibi bu da. POS cihazına vergi ödememek için kenardan dolanma hareketi. Çöpün Zap’a atılıp tâ denize kadar götürtülmesi yoluyla şehrin problemini kendi içinde çözemeyip çareyi merkezden beklemesi gibi. Merak ediyorum, acaba doğalgaza bu muamele ne zaman çekilecek? Şimdi İdem çay ocağındayım, elleri çelik kelepçe gibi sert, davranışları tam aksi İsa’ya da anlatırım. Kendi bilmese de kızı anlar gibi. 10 liralık hesap için 24 hane rakam yazılmaz, bu kod işini yaygınlaştırmadan ya da halefime görevi tevdi etmeden ayrılmıyorum. İsacım işi ilerletmiş, leb demeden leblebiyi anladı. Ama zamanı yokmuş, ilk fırsatta yapacakmış, aklına yattı, uyumasa bari. Köydeki iki bakkalda da gördüm. ‘Artık sistem böyle’ dediler. Şaka gibi. Halaydaki gibi nasıl da ayak uydurulmuş hemen. Oturuşumu gevşetip sırtımı duvara yasladığımın üçüncü saniyesinde bacaklarım kalça hizasından aşağı doğru karıncalanmaya başladı. Nasıl da unutmuşum. Aslında gördüğümde bilinçaltım hemen acı çekmeye başlamalıydı. Demir iskeletli, ortası mekik dokunmuş tabureler öteden beri ortopedik açıdan canımı yakıyor. Ufak ufak sağa sola kaykılarak kasların yerli yerine gelmesini sağlıyorum. Yan masada 6 kişilik aile üyeleri hararetli bir konuşma sürdürüyorlar on dakikadır. Hiçbir şey anlamadığım için dikkatim dağılmıyor. İçlerinden birinin içmediği olsa gerek, çaycı elindeki bardağı eğik başımla yüzüme yanaştırdı. Gülümseyerek def ettim. Etrafa bakınıyorum, herkes telefonla meşgul, kalabalık otursalar da bu böyle. Tekrar gömülüyorum, İsa önümden geçiyor, terliklerinden tanıyorum. Zamanında, birkaç pislikçe suçsuz yere mıcırlı yolda dikenlerin üstünde yürütülen çıplak ayakları kanlanıyor. Ocağa kadar izliyorum, kızıyla şakalaşıyor, rahatlıyorum. He bir de, doğalgaz bağlatmış o da, ocağına incir ağacı diken 500 liralık tüplerden kurtulmuş.

 

08.08.2023

Bugün yaptığım görüşmeler neticesinde şunu kesinleştirdim. Kitap dosyasını artık 3 değil, 4 editöre okutacağım.

1.       Tashih, dil bilgisi noktalama,

2.       Kanunî sakınca,

3.       Estetik, sanat, entel dantel işler,

4.       Hakkâri özel,

 

13.08.2023

Belediyenin önündeki kamelyalarda oturuyorum. Azad’la biraz önce ayrıldık. AHS’de bir şeyler içip lafladık ve kitap dosyasına dair ateşiyle destekledi beni. Selva kasadaydı, Artvin isimli masanın hesabı, biz kalkmadan çoktan kapatılmış. Birazdan Yılmaz Dondurma’dan sütlü kakaolu ve bol soslu birer top alıp yokuş aşağı salacağım. Caddenin sesini kısan fıskiyelerin ardından gördüğüm bebekli aile karşımdaki banka oturdu. Kadın çekingen hareketlerle yerleşirken, adam çocuğun ellerini suda şıplattırmaya başladı. 5-6 aydır işgal ettiği dünyada alacağı azamî kâm bu olsa gerek, canlı gülüşleriyle babasını daha çok güçlendiriyordu yorulan kollarına rağmen. Anne kaçırmadı bu ânı, parmaklarının ezbere hareketleriyle video moduna geçti çabucak. Şırıltılara karışan cıvıltılar gecenin bu vaktinde yorgunluk alan cinstendi. Yabancı memurların hafta sonları melûl geçer genelde. İş meşguliyeti gurbetin bazen boğucu havasını izale ederken, tatil günleri sıla hasretleri daha çok depreşir. Gün boyu herkes düğünlerde olduğundan seyrekleşen Mecburiyet Caddesi, evde daraldığı için kendini dar atan sakinleriyle sükûnetini sürdürür. Şimdi bunları yazarken aklıma gelmesi için beklediğim kelimeleri davet ederken etrafa baktığımda önümün boşaldığını fark ettim. Sağı solu aranırken eski öğretmenevinin köşesinden dönerlerken yakaladım. Yazmaya ara verip sırtımı ahşap arkalıklara dayadım. Aşağı yukarı sürtünerek, geçen gün köyde yanan cildimi tatlı tatlı kaşıdım. Karşıdaki bitişik düzen binaların, ilk büyük depremde çekiçleme etkisiyle topluca yıkılacaklarını düşünürken, her şeyi düzeltmeye kalkışmanın çok da iyi bir şey olmadığını dillendiren büyük şaire bir daha aşk ile katıldım.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1