Asê üzerine
Asê
üzerine
“Oğlumu 4,5 yaşında kaybettim. Böbrek
hastasıydı.
Onun tedavisi için 5 yıl Ankara’da yaşadık.
Eşim böbreğini verdi.
Böbreği iyi oldu ama biz hastane enfeksiyonundan
kaybettik çocuğumuzu.
Umutlarla gittiğimiz Ankara’dan buraya
cenaze aracıyla döndük.
Asê’nin acısını kitapta bu kadar derin
anlatmanın en büyük sebebi oğlumu kaybetmiş olmam.
Şimdi bir oğlum bir de kızım var.
İnsanlar kederlerini azaltmak için
tatile, kurslara giderler, resim yaparlar.
Ben yazmayı seçtim. Bana o iyi geldi.”
Hakkâri’ye gittiğimde
haberim oldu kendisinden. Memo Kırtasiyeyi kapatıp kuyumcuda kalfalık yapmaya
başlayan Nusret bahsetti Zennure Erik ve kitabı Asê’den. Telefon numarasını edindim, geldiğimde aradım, görüştük.
Evine temizliğe gelen kadından (Asê’nin kızı) dinlemiş; derdi içine oturunca, o
da bütün kadınların yükünü omuzladığından oturup başlamış yazmaya. Daha önce kendince
hikâyeler kaleme almış ama bu ebatta yazarlık tecrübesi olmamasına rağmen,
içini dolduran çelişkiler, dinlediği ve şahit olduğu vakalar akmaya başlamış
ekrana. Yalın bir üslûpla yaklaşık bir senede tamamlamış metni. Neredeyse
ekstra araştırma yapmasına gerek duymadan aktardıklarını, ‘içeriden’ birinci
ağızdan dinliyoruz. Üç bölümden oluşan 350 sayfalık akıcı, kurgusu sağlam, konu
bağlamında ve edebî açıdan altı çizilesi birçok cümle barındıran başarılı bir
ilk kitap. Baştan söyleyeyim, okuyacaklarınız safça bir erkek karşıtlığı, düşmanlığı
ya da ne bileyim feminizm ayaklarına sallanan yumruklardan değil. Zaten herkesin
hakkını teslim ediyor, haksızların hakkından da gayet başarıyla geliyor ve şöyle
açıyor sayfaları: “Kızlarını başka kimselerin sevgisine, şefkatine muhtaç etmeyecek
kadar çok seven babama ve hasret denizinde boğulduğum, sönmeyen yürek yangınım,
oğlum Jehat’a”
1970’lerde Asê,
Çukurca’nın bir köyünde ailesiyle, hayatına erken yaşlarında giren acılara
rağmen mutlu denebilecek yıllar geçiriyor. İlçe merkezine yerleşen amcasının
evinde kaldıkları bir gece, ismi lâzım değil sapık manyak amcaoğlunun şedit
tacizine maruz kalıyor. 12 yaşında benliğinde onulmaz yaralar açacak bu eylem,
tacizcinin aynı zamanda korkak olmasından ötürü yarıda kalıyor. (Yazarın
çekinmeden sakınmadan anlattığı bu tür olaylar yüzünden kitabı okurken de bu
satırları yazarken de içim kalktı çoğu zaman. Tabii ki anlatacak, yapan
utanmıyor da, yazan niye çekinsin!) Annesinden sonra babası da vefat ediyor ve
evin reisliğine büyük abi geçiyor. Birkaç sene sonra abisi bir kıza talip
oluyor. Kızın babası, bekâr ablaları dururken onu evlendirmesinin doğru
olmayacağını, milletin ablalarda kusur arayacağını öne sürüp engelliyor. Hatta
evlenmesi için onları teklif ediyor töre gereği. Sanki tezgâhtan karpuz seçiliyor.
Abi ısrar edince herifin içindeki ifrit çıkıyor meydana. Kızı karşılığında
Asê’yi kendisine berdel[1]
istiyor. Arada 50 yaş olması umurunda değil, resmen hayatının son yıllarında seks
kölesi arıyor. Abi önce kabullenemiyor bunu, ama içlerindeki nasıl bir
acımasızlıksa, gözlerindeki nasıl bir kararmaysa sevdiği kızla birlikte kendi
aşkları için razı geliyor buna.
Babası hayatta olsaydı
yaşamayacağı onca pisliğe töredir, gelenektir diye kimse de ses etmiyor.
Doğduğu andan itibaren edilgen sürdürdüğü hayatının her döneminde onun adına
kararları alan erkeklerin egemenliğinde fırtınada savrulan kuru otlar gibi
kadınlar.[2]
O anlayışın baskısıyla yetişmiş erkeksi ve erkekçi nineler de destek çıkınca
uygulamalara, canları çıkasıya eziliyorlar. ‘İyi koca anne babadan, kötü koca
sokaklardan iyidir’ sözde atasözüyle kanıksatmaya çalışıyorlar zehirlerini.
Asê’nin, kendisi karşılığında babasına berdel geleceğini çok iyi bilen kız da ayıp
ediyor aslında. Ve orta yerlerde bazı erkeklerin lağım ağzından konuşan nineler
de az anasının gözü değil.[3]
Hayatın zaten açıktan ve acımasızca tattırdığı ölüm gibi ağır travmalar yaşayan
kızcağızın, üzeri örtülmeye çalışılan taciz gibi yapışkan kâbuslar sığdırdığı küçücük
hayatı kimsenin umurunda değil.
65’lik herifle o kadar
küçük yaşta evlendiriliyor ki Asê; eve gelen misafirler hangisi İsmail’in kızı
hangisi karısı ayıramıyorlar. Bütün bunlar ilkelliğin sadece bir tık ilerisi.
Asê’nin yaşlı birine verilmesini yadırgayan görece iyi niyetli biri bile, o
kadar güzel bir kızın aileden gitmesini kayıp olarak görüyor. Yani yine kadını
nesneleştiriyor.
Metin boyunca kadın, hep
hakkında karar verilen, ‘evlendirmek, nikâhına almak, kimse almazsa, hakkında
ne diyecekler, namusu kirletildi’ gibi edilgen yaklaşımlarla karşılaşıyor. Evlendirilip
koca evine götürülen kız, kimseyle tanışmamakla birlikte kocası tarafından bile
ilk defa görülüyor. Hiç görmediği, tanımadığı ve dahası sevmediği biriyle
evlendirilmek: ‘Böyleydi işte evlilik bu yörelerde. Baban veya abin uygun
gördüyse, sana kabul etmek düşerdi. Sevmek bir yana dursun, görmek, konuşmak
bile nadirdi. Çoğu çift birbirlerini, düğün gecesine kadar görmezlerdi. Babanın
kabul ettiğine, sorgusuz razı gelirdi kız. Kendi yerine kendi bedenine,
hayatına, ömrüne değecek, dokunacak adamı, hayatındaki diğer adamlar seçerdi.’
Her ne kadar kızsa da kız,
duyduğu öfke boşunadır. Çünkü koca bir ailedirler ve birbirlerinden
ayrılamazlar, ayrılamayacak kadar bireysellikten uzak, kişisel gelişimlerini bu
yönde tamamlayamamış, tamamlamalarına müsaade edilmemişlerdir. Olaya bak, kıza
hemen ertesi gün düğününün olacağı tebliğ ediliyor, niye zahmet ettiniz ki,
hemen o saat düğünsüz de verebilirdiniz yeni sahibine köleyi. Öyle ya, kız
çocuk elin malı, eninde sonunda gider ele varır. Oysa erkek çocuk baba evinin
kapısını açık tutmalıdır. Anne babanın yokluğunda soğuk ve eksik de olsa, erkek
kardeşin varsa, baba evin de var demektir.
Doğumda zorlanan kadına
ebenin tesellisi; nasılsa çok çocuğu olduğu için kocanın artık bebekle derdi
olmuyor, tek kadın ölmesin doğumda. Asê bir çocuk doğurup ikincisine hamileyken
kocası nalları dikip tahtalıköyü boyluyor. 70’ine merdiven dayamışken,
hayatının sonlarında kendine cariye satın almakla, hayatının baharındaki kızın
ömrünü karartıyor. Kocası ölen kadının, doğurduğu çocukları bırakıp baba evine
geri dönmesi gerekiyor. Çünkü çocuklar erkeğindir, elâlemindir, onun genlerini ve
soyadını almışlardır; kadın sadece taşıyıcıdır. Kadın koca evinden geri alınır,
ama ‘başkasının’ çocuklarına hizmet etmesi istenmez. Dinde de anneye, bebekleri
emzirdiği için baba tarafından ücret ödenir. Bu, dinin kadına verdiği önem gibi
lanse edilir, ama çöl Araplarından gelen bu âdetin kökü, dağlı törelerle
aynıdır.
“Kural açık; kocası ölen
kadın, eğer kocasının devlet güvencesi, maaşı varsa evinde kalabilir[4],
çocuklarına bakabilir, zira medenî kanun erkeğin maaşını ve güvencesini kadına
verir. Ama buralarda medenî kanun, resmî nikâh ne gezer, varsa da ilk eşindir.
Asê ikinci eşti ve resmî nikâhı yoktu ki, olsa da zaten İsmail’in bir güvencesi
ve maaşı yoktu. Bu yüzden kadın barınamadığı için çocuklarını bırakıp babasının
evine dönmek zorunda kalır. Çünkü çocuklar ‘el’in çocuklarıdır. Kadın taşımış,
doğurmuştur; o kadar. Eğer hayattaysa bekâr veya evli kayınlarından biriyle
evlendirilir, böylece aynı evde, çocuklarından ayrılmadan yaşayabilir. Abisi gözüyle
baktığı kaynına bedenini peşkeş çekmesi karşılığı ayrılmazdı yavrularından. Öyle
bedelsiz bakılmazdı kadına; emek verdiği ev, çocuk verdiği aile, sofrada bir tas
yemeği çok görürdü. Öyle ya şeriaten de mümkün değildi kocası ölen kadının
namahremlerinin olduğu evde yaşaması, uyuması, yıkanması, nefes alması. Yeni
doğmuş bebeği varsa, sütten kesilene kadar müsaade edilirdi sadece.”
Dul kadın, her an
ulaşılabilecek cinsel bir meta olarak görülüyor ve yolda izde böyle bir tacize
maruz kaldığında bunu saklamak zorunda kalıyor. Çünkü ailelerin kulağına
giderse kavgaya dönüşür ve ölümlere sebep olabilir. Ölen kadınlık ve insanlık
gururu kimsenin umurunda değil. Dedikodular ayyuka çıksa, ‘hakkı ölümdür bunun’
derler ve oracıkta o saatte vururlar ya da atarlar uçurumdan; taşlanmaktır esas
hakkı ama yakınları o kadar da gaddar değildirler!
Bebeği sütten kesilene
kadar kendi baba evinde kalıyor. Dedikodular çoğaldıkça evlendirme baskıları
artıyor. Çocuklarından ayrı kalacağı kesinken bari merhametli biriyle
evlenebilseydi diye umut ediyoruz. Gel gör ki, kahrolası şartlar, tacizcisiyle (olaydan
kimsenin haberi yok tabii) apar topar evlendirilmesini doğuruyor. Abisi bu
konularda çok müsamahasız, hiç acıması yok; kendi görece aşkı için kardeşini
vermeye razı olmuştu zaten. Oraya da kuma olarak gidiyor Asê. Kısır sanılan
kadının üzerine, erkek çocuk doğurmak için kuluçkaya yatırılıyor sanki. Yirmi yıla
yayılan iğrençliklerin sadece bir kısmı; yarım kalan tacizin ve çeşit çeşit
binlercesinin tamamlanmasını, fizikî etkisi bile günlerce silinmeyen ağır şiddetin
çatırtılarını okuyoruz içimiz şişe şişe. Bu arada çocuklarını da görmesi
neredeyse yasaklanıyor. Geldi mi hepsi birden gelen dertlerin türlüsüne geriyor
gencecik göğsünü, gözlerindeki hüznü okunaklı hâle getiren dokunaklı olaylar
yaşıyor. Ali okuluna bile gitmediği hâlde alfabesini kolayca çözüyor
gördüklerinin. Sakat erkek egemen toplumun tersliklerinin saçmalıklarının her
an gömüldüğü kitabın kapağında harabe olmuş, metruk taş-toprak ev, Asê’nin bahtı gibi yıkılmış, önde, bakanı
ürküten derinliğe sahip gözleri her şeyi detaylıca anlatıyor, anlayana.
Köy boşaltmaları sebebiyle
çocukları il merkezine taşınınca hepten ayrı düşüyorlar. Neyse ki, merhametli üvey
abi ara sıra getiriyor yavrularını, ama psikopat koca kendi evinde istemediği
için, abisinin evinde hasret gideriyorlar kısacık saatlerde. Ayrılık, ölüme
benziyor ve Asê ikisini de dibine kadar yaşıyor.
Abisi çobanlıkta kör
kurşunlara hedef oluyor, kocası denen herif beyin kanaması sonucu felçli
kalıyor. Abisini iyi anıyor yine de ve kocasına, artık bir şey yapamayacağından
emin olduğundan güvenli mesafeden sitemli ve kızgın konuşsa da hizmetini
esirgemiyorlar kader ortaklığı yaptıkları kuması Ayşe’yle. Asê (Asiye’nin
Kürtçe kısaltılmışı ve söylenişi); ‘sütun, direk, acılı, isyan eden, kederli
üzüntülü kadın’ anlamlarına da gelen isminin hakkını verebildiği zamanlar nadir
oluyor. Ne zaman isyan etmeye kalksa bastırılıyor, ama eline fırsat geçtiğinde de
ceberut davranmıyor, insanlığını koruyor.
Bu boşlukta ve zaten lise
dönemlerinde sürekli kendisini ziyaret eden çocuklarıyla yeni bir hayata
başlıyorlar. Kızı bir minibüs şoförüyle evleniyor, oğlu da sınıf öğretmeni
olarak atanıp Çukurca’ya, yıllarca annelik hakkının elinden alındığı, nispeten yabancılaştıkları
annelerinin yanına yerleşiyorlar. Yeniden bir hayat kurup birbirlerinin sil baştan
tanıyıp hasret gideriyorlar. O kadar acı sayfalardan sonra, bir miktar
nefeslenmemizi sağlıyor kelimeler.
Asê nerede peki şu an, neler yapıyor, hayatı nasıl şekilleniyor: ‘Annelik hakkı
elinden alınan bir kadın olarak çocuklarıyla geçiremediği yılları telafi etmeye
çalışıyor. Hâlâ amcasının oğlu ile evli. Ama eskisinden daha rahat.’
Fonda dağlar, Zap,
tabiatın güzelliği ve zorluğu, hayvancılık, düğünler, sevinçler, cenazeler,
yaslar, kaçlar göçler ve Bağdat radyosuyla birlikte işleyen etnik meseleler
kendini unutturmadan varlığını sürdürüyor. Buna medyada şurada burada Kürt
Meselesi deniyor. Bence öyle adlandırmak ayıptır. Dense dense şöyle denebilir;
Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde meydana gelen, getirilen
karışıklıklar. Bu minval üzere akan kitap, Halepçe’den sonra yeni bir
katliamdan kaçan Iraklıların Çukurca’ya sığınmasına da değiniyor. Asê, ‘Sınırdan kaçıp gelen bir mülteciye (Semir)
âşık oluyor. Adam her şeyi ayarlıyor. Kanada’ya gidecekler, ama yapamıyor.
Çocuklarını belki senede bir kere görebilmek uğruna gitmiyor. Aşkından
vazgeçiyor.’
Yanı sıra Zennure Erik,
bölgeyi, mekânlarını, türküleri ağıtları, tabiatı, eşyayı ve onlarla yaşanan
hayatın tüm kodlarını çok iyi biliyor. Her ne kadar şartların gerektirmesi
yüzünden olduğunu bilse de, binlerce yıldır süregelen aksaklıkları kör göze
parmak sokmuyor çöp gibi, ustaca cümlelere yediriyor. Ama keşke sağlam bir
edisyon ve redaksiyon hizmeti de alsaydı dedirten her paragraftaki hatalar ve
eksiklikler, konunun ve kurgunun hatırına görmezden gelinemeyecek kadar çoklar.
Sanki bir kerede alelacele yazılmış ve basılmış zannı uyandıran kısımlar öyle
çok ki. Metnin genelinde dil bakımından döktürüldüğü hâlde, çoğu yerde de dilin
kuralları (imlâ) tel tel dökülüyor.
Bunlara kafayı takmadan
okuduğumuzda, Soraya’yı Taşlamak (Cryus
Nowrastes, 2008) filminde gördüğümüz Süreyya’nın dramını Dünyaya duyuran cesur
gazeteci gibi, yazar da önemli bir vazifeyi sakınmadan tüm çıplaklığıyla ifa ettiğini
söyleyebiliriz. Hüseyin Râci Efendi’nin kaleminden Zağra Müftüsünün Hatıraları’nı okurken annem de kitaba bir göz atmıştı.
Birkaç sayfa okumaya güç yetirememişti. Gözleri nemlendi ve bana bunları nasıl okuyabildiğimi
sormuştu. Haklı tabii, birden karşılaşınca çarpmıştı metnin sertliği. Gündelik hayatlarımıza
devam ederken Dünyanın dört bir yanında kim bilir (hadi len hepimiz biliyoruz, sadece
görmezden geliyoruz) ne trajediler yaşanıyor. Bir saldırı haberinden sonra tatlımızı
yemeye, meyve suyumuzu içmeye devam ederken orada işlerin nasıl devam ettiği umurumuzda
değil. İnsanların hayatları kararıyor ve bunları kitaplardan okumaya filmlerden
izlemeye bile mecalimiz olmuyor.
[1] Berdel: Yaşarken
ölmenin diğer adı yahut simetrik evlilik yahut mübadele evliliği…
[2] Kahramanlar bir
yere vardıklarında genelde erkekler keyif çatarken, kadınlar daima zorlu
işlerle uğraşıyor oluyorlar.
[3] Verdiği bir röportajda
şunları söylüyor yazar: ‘Anneannem ve babaannem de anne-babasız kaldıktan sonra 13
yaşında 50-60 yaşındaki insanlarla kuma olarak evlendirilmiş. Bu konuda fazla
konuşmazlardı, onlar için normaldi çünkü. Erkek egemen zihniyette ‘olması
gereken bu’ olarak görülüyordu. 14 yaşında bir kız çocuğunun evlenebilmesi,
kuma olması normal karşılanıyordu. Erkek nasıl olsa yaşlanmaz gibi bir zihniyet
var o yıllarda.
[4] Aynı röportajdan:
“Eğer bir
kadının ekonomik bağımsızlığı yoksa 2017’de bile boşansa çocuklarını alamaz.
Babanın işsiz olması, evdeki babaannenin kötü olması filan bunların hiçbiri
önemli olmuyor. Ama kadın çalışırsa, para kazanırsa güçlü olur. Çünkü o zaman
kimseye muhtaç olmaz. Doğu’daki boşanmaların azlığının sebebi de budur.
Kadınlar çocuklarından ayrılmamak adına her şeyi görmezden geliyor.”
7 bitirdi olaylar
bizi
başlığı altındaki Cahit Zarifoğlu dipnotunda da belirtmişti. Kayda alınmadığı için,
daha fenası dillendirilmediği için yok sayılıyor birçok şey.
Yorumlar
Yorum Gönder