Hakkâri’de Bir Mevsim üzerine

 

Hakkâri’de Bir Mevsim üzerine

 

Çalışmam ete kemiğe büründüğünde, ‘bu kitabı, dosyayı tamamladığımda okumalıyım,’ diye bir totem oluştu içimde.

Güya rakip mi alıyordum kendime, yoksa nazire olacağından benzemesini mi istemiyordum, etkileyeceğini mi düşünüyordum, bilemiyorum.

Yazılarımdan kime bahsettiysem, tabii ki buna atıfla, okuyup okumadığımı soruyordu.

Onlara şık bir cevap verebilmek için de ertelemiş olabilirim.

Ama neticede, nihayetinde, kaçarım yok; okumuş, yorumlamış ve aktarmış bulundum.

 

İlk baskısı 1977’de[1]  yapılan roman, Hak(kâri) iline nasıl ve ne zaman geldiğinin farkında bile olmayan, kendini sürgün ya da kazazede olarak tanımlayan isimsiz öğretmenin (O)bir kış mevsiminde, 13 hane ve 114 kişiden oluşan, yörenin en yüksek köyü Pir(kanıs) ve halkını anla(t)ma hikâyesidir. Çorak ve dayanılmaz iklimiyle cedelleşen bölgenin ne yolu vardır ne suyu; yarlar arasından akan ve yaza doğru dağlardan eriyen karlarla birlikte taşan Zap’ı saymazsak tabii.

 

Eline geçen broşürde gerekli bütün bilgiler var: Dış çevre ile kapalı yaşamış, buraya milletler kolay kolay girerek yerleşememişlerdir. Yurdumuzun en engebeli, aşılmaz dağlarla çevrili, yolsuz, ıssız bir köşesidir. Her yanını kuşatan dağların yükseklikleri 4000 m.ye yaklaşır. Burada derin ve korkunç vadiler de uçurumlar hâlindedir. Kasaba ve köylere motorlu taşıtlar yaz aylarında dahi işlemez. Toktağanlar (hiç erimeyen kar) her daim vardır. Merkezin, Zap Vadisi’nden yüksekliği 1040 m.dir.

 

Köşede yer alan çok engebeli ve şehir görünümünden uzak vilayet merkezi, eskiden Çölemerik kasabasıymış. Dr. Onur Okyar’ın makalesinde tavsiye edilip öngörülen de bu eski düzendir; yani bugünkü merkez, yine Çölemerik ilçesi olarak dönüşecek, yeni il merkezi ise Başkale tarafında ovaya kaydırılacak. O dönem yarısı asker olan nüfus toplam 10.000 kişiymiş, şimdi parametreler değişti tabii.

 

Birkaç da uyarısı var girişte: ‘Bu kitapta yazılı olanları anlamakta güçlük çekebilirsin. Okurken elinin altında, büyük gezginlerin sözlükleri, andaçları bulunsun. Çünkü burada yazılanlar, insancıl bir deneyin damıtılmış parçaları. Ola ki, bir gün, yolunu şaşırmış ya da yitirmiş bir başka gezginin işine yarar.’

 

Gerçeğin inanılmaz bir düşe dönüştüğü bu şaşırtıcı öyküde, eğer içinde yaşadığı koşulları gerçekçi bir yaklaşımla yazmaya çalışsaydı, şimdiye kadarki en karamsar ve umutsuz kitabının bu olacağını söylemiş Ferit Edgü. Yolunu yitirdiğinde, artık eski yolunu bulmaya çalışmayan, kendine yeni bir yol arayan O’nun hikâyesi. ‘Yoksa bir hiç mi O? 0, yani olmayan.’

 

Kitabın, gerçek ortamda çekilmiş filminde yüce dağlar başındaki yan yana tepelerden sıyrılarak bir görünüp bir kaybolarak yol alır O. (Kuru Otlar Üstüne de, insanın içine işleyip üşüten aynı karlı sahnede öğretmenin dümdüz ovada kesintisiz yürüyüşüyle açılıyor.) Başları bulutlarda kayalıkların bu eteklerine sığıntı olarak mı gelmiş? Yoksa son dölünü vermek ve ölmek için mi dönmüş buraya? Aslında hiçbirinin önemi yok!

 

Muhtarın ilk sorusu; ‘Kaliysen?’ (Hatırlayın, bana da aynısı sorulmuştu.) Sonrasında okul denen dört duvara gittiklerinde anlıyoruz kimsenin kalmadığını, hatta belki de gelmediğini bile. İçi örümcek ağlarıyla kaplanmış, karanlık metruk yapıya girdiklerinde fareler kaçışıyor ortalıkta, yürüdükçe her yerdeki tozlar uçuşuyor ve cam açılıp, doğal şartlar ve yapım şeklinden dolayı küçücük -bazen de hiç olmayan- boyutlardaki pencerelerden ışık geldiğinde terk edilmişlik ayan oluyor; her yer her yerde. Az şey talep eden muhtar, okuma yazma ve hesap kitap öğretse yeteceğini temenni ediyor ve karşılaştığı bu manzara karşısında ne yapacağını düşünen öğretmene yönelip imalı imalı ekliyor; ‘Hele bir başla, sonu gelir. Başaracaksın, çünkü yalnız bizim için değil, kendin için de.’

 

Alıyor eline keseri testereyi, hâle yola koyuyor ortalığı; kerestelerden karatahta ve sıraları oluşturuyor, düzeni kuruyor. Her sene başında benim de yaşadıklarımla, daha gelir gelmez karşılaşıyor.

 

Akşamına ev oturmasında milletle tanışıyor. Filmde tam, şekeri kırtlama için azı dişlerine değil de bardağa koyduğundan karıştıracak kaşık bulamadı diye güldüklerini düşünürken, kameranın açı değiştirmesiyle sigara tüttürtülen 5-6 yaşlarında bir bebeye güldüklerini değişik bir acıyla anlıyoruz.

 

Sorulu gözlerini korkuyla yönelten çocukların ayaklarında taşıt lastiklerinden kesilip biçilmiş ayakkabılar, dağ tepesinde kamyon izleriyle karşılaşan Selahattin Hocanın anlatımlarında da var. Yalınayak, ama karlar üstünde yalınayak, mosmor ayaklı yalınayak çocuklar; Taşbaşı’ya gelen vasıfsız yardım gönüllülerinin ‘bot denen şey ne sıcakmış’ dedikleri gibi.

 

Beklemekle bir arpa boyu yol alınmıyor, kendi işini kendi görmesi gerektiğini çabucak kavrayıp varıyor kent denilen büyükçe köye. Valinin evi, hükümet konağı ve ikisinin ortasında her kademeyi barındıran tek katlı bir okul. Selahattin Hocanın ‘zaten onlardan başka fotoğrafı ve (çilesi) çekilesi bina yok’ dediği üçlü yapı bunlar olsa gerek.

 

Müdürlüğe çıktığında muhataplarının görev başında uyuklayıp gazete okuduğunu, içeri girmesiyle de uyanmadıklarını aktarıyor. Köyde linguistik dillerini anlamıyor bölge insanının, ilde de bürokratik dille cebelleşiyor. Müdür Bey’in iyi adam olduğunu, merkezde birkaç gün kalıp eğitimi aksatmasına göz yumacağını söylüyor memur. Zaten nasıl gidecek ki; ilk otobüs iki gün sonra.

 

Önündeki uzun kış için yüklü kumanya almaya gittiği yer, Millî Eğitimle de anlaşmalı Rize Bakkaliyesi. Nereden çıktı değil mi, Rizeli’nin ne işi var Hakkâri’de? Sadece o değil, o dönemlerde Trabzonlular da, Artvinliler de gelip kısmen yerleşmişler; özellikle inşaat ve fırıncılık pastacılık sektörlerinde faaliyet göstermişler.

 

Gezerken etrafı inceliyor ve yüce dağların, köydeki gibi ufku kestiğini görüyor: ‘Bir denizci için ne büyük işkence. Ufuksuz bir toprak parçası. Kenti çevreleyen, salt sarp kayalardan oluşan, üstünde hiçbir bitki örtüsü seçilmeyen dağ, güneşin ışıklarını kente yansıtan bir ayna gibi. Gözlerim alışacak mı bir gün bu görüntüye?’ Bakalım anlaşabilecek mi; üstlerinde koyu renk, çizgili bir kumaştan hemen hemen bir örnek ceket, yüzleri güneş yanığıyla esmer, kiminin gözleri sürmeli, başları değişik bir örtüyle kapalı bu adamlarla?

 

Yollar çamur, nefeslenmek için uğradığı dar kapılı ve penceresiz ve enteresan kitapçı dükkânı koyu karanlık, gözünün alışması zaman alıyor. Kitapçıdan ilginç ve tutulası tavsiyeler alıyor: ‘Uzun gecelerde, yalnızlığın gecelerinde, bir de bakarsınız ki, o dilinden anlamadığınız kitap, sizin dilinizden anlamaya başlamış ve size açılıyor./ İnsan, çok basit şeylere bile, nasıl söyleyeyim, ilgi duymuyorsa ya da o konuları sevmiyorsa, ne diye anlamaya çaba göstersin?’

 

Mahkemenin önünden geçerken kalabalığa denk geliyor. Hemen herkesin bir davası var. Duruşmalar, yollar kapalı diye ertelenecek değil a! (Selahattin Hocanın dediği; ya askere ya da birini öldürdüklerinde mahkemeye gitmek için köyden çıkan insanlar.) Herkes herkesi tanıyor; soru sormadan, izleyerek dinleyerek hissederek anlamaya, anlamlandırmaya çabalıyor.

 

Müdürün, kalın kaşlarını kaldırıp etkisini ölçmek istermiş gibi tepeden tırnağa süzerek sarf ettiği sözler: ‘Biliyorum, burada hiçbir şey yok. Ne yaparsınız, devletimiz her yere elini uzatamıyor.’ Ve ekliyor: ‘Buranın havası size yarayacak.’ Sonunda anlıyoruz ki, yaramıyor. Bana da yaramamıştı. Zorluğuyla birlikte iyi yanından bakmasını da tavsiye eder: ‘Bu çıplak dağları bir de kar altında görün. Tüm yollar kapanır, günlerce, haftalarca kapalı kalırız burada. Güneydeki kazalarla, köylerle ilişkiler kesilir. Ama görünüme diyecek yoktur. Bu yükseklikte, bu ufuksuz topraklarda, bu sonsuz beyazlıkta insan kendini bambaşka duyar, daha özgür.’[2]

 

Kucağında kitap defter, tümü açılmış bir tomar mektup, gazete, dergi ve her köy öğretmeninden beklenen dermanlarla yolları arşınlar.[3] Öğretmen, devlet adına ıssız dağ başında her şeydir; öğretir, dilekçe yazar, tedavi eder, yol gösterir. Defter ve kalemleri kendisi alır. Kitaplarla birlikte dergileri ve devletin oralarda varlığının kanıtı iki de bayrak verirler. Teslim tesellüm kâğıdı uzatırlar; alınır, karşılıklı imzalanır. Mal ve insan (2010’larda Sadi’nin kamyonetinde yazan tabeşayı hatırlayın: Yük ve insan taşınır) arayan kamyoncuyla anlaşır, kasasına yerleşir; kazazedeler, sürgünler, vurulmuşlar, vurgun yemişler, atılmışlar, yadsınmışlar, kargınmışlar gibi. Şoför mahalli tutulmuştur. Yaban başka nerede oturabilir ki, ben de Selahattin Hoca da arkalarda oturmuşuzdur ilk zamanlarda. Yanında cüzamlı babalar, oğullar, yardım faslından un çuvalları, süt tozu kutuları ve ilaçlar, iki koyun, üç keçi koyulurlar yola. Zorlu tabiat şartlarında içleri dışlarına çıka çıka, derin derin soluyup, insanların yazgısı üstünde kafa yorup, bağırlarını kâh rüzgâra açıp kâh kapayıp, kâh terleyip kâh üşüyüp, kendi kendilerine sarılarak 60 km.lik yolu alırlar. Kimsesiz dağ yollarında, kimsesiz bir yolcu olarak dilinde, sanki daha önce yüzyıllardır söylenen türküler mırıldanır.

 

Yol ayrımından sonra çevreyi bilen atla ve katırla devam eder yoluna: ‘Haritasını biliyor gittiği yolun. At götürüyor bizi, at buluyor yolumuzu. At buralı, biz değiliz.’ Yine de güvensizdir zorlu yolculuk: ‘Ama korkuyor. Korkmaktan ve kendinden. Dağ başında böylesi bir yolculukta korkar insan, dağdan, kurttan, yolunu şaşırabilecek attan. Her şeyden ve kendinden.’

 

Köyde her gece karanlığa gömülür tabiatın ortasında, pardon tepesinde. Ama karanlıkta sesler daha bir duyulmaya başlar. Dağ başı gecesinin çıkardığı seslere kulak vererek beklemekten usanır. Her şey olabilir, akla gelen ya da gelmeyen her şey.

 

Kendini dağ başında bulan herkes gibi zamanla öğrenir birçok şeyi. En başta dillerini öğrenmeye çalışıyor, faydalı olabilmek için. Birbirlerinin dillerini az çok veya çok az anlıyorlar. ‘Sözcüklerini ortak sözcüklerimizi öğreneceğim onlardan. O sözcüklerle konuşmaya çalışacağım onlarla ve yenilerini ekleyeceğim.’ Gökyüzüne yakın bir dağ başında, insanoğlu nelere dayanmadı, O da dayanıyor. Köydeki çocukları değiştirmeye/eğitmeye çalışırken aslında köy de onu değiştiriyor/eğitiyor.[4]

 

Ölen bebeler ve dermansızlık

2010’lu yıllardan sonra benim gördüğüm; en uzak dağ köylerinde bile insanların, her türlü imkâna günübirlik ulaşma konusunda neredeyse merkezdekiler kadar fırsatları olduğuydu. Ama 1950’ler, 1970’ler böyle değildi. Bir kere şimdi herkesin elinde akıllı telefonlar ve internet olması, insanları kıs(tır)ılmışlık hissinden kurtarıyor. Yolların açılması ve araçların da yaygınlaşması, bir âfet olmadığı sürece günlük hayatı daha katlanılabilir kılıyor. Rutin günlerde hastaneye yetişemediği için veya ilaçsızlık yüzünden ölen, sakat kalan hiç kimseye rastlamadım. Ama eskiden bunlar her gün yaşanan, hele bir de salgın başladığında insanların ve kurumların elini kolunu bağlayan canavarlardı.

 

Göz göre göre ilkin karınları, sonra elleri ve ayakları şişen bebeklere bildikleri tüm otları kaynatıp içiriyorlar, yumuşattıkları yaprakları yağ ile havanda dövüp tülbende sarıp şiş karnın üstüne koyuyorlar. Yetmiyor, görünmez güçlerden medet umup yastığının altına -ne işe yarayacaksa- muskalar ve başucuna -ne iş görecekse- Mushaf yerleştiriyorlar. Ancak üç-dört gün yaşayabildikten sonra, yine canını tutamıyor yavrucaklar. Birinin başında beklerken başka bir evden cenaze haberi geliyor, gece vakti hocanın kapısı acil koduyla çalınıyor; görmüş geçirmişliği var ne de olsa, ama onun da eli kolu bağlı. Ne olduğunu bilmiyor ki, çantasında ona göre donanım veya ilaç yok ki. Ancak plesebo etkisiyle kandırmaya yarıyor hastaları; o da havale geçiren ve kendinde olmayan çocukta etkili olmuyor. Plesebo, bilinç gerektirir.

 

‘Daha soğumamış, soğumasını yavaş yavaş avuçlarımda duyduğum bir çocuk ölüsü önünde tutamadım kendimi. Odadakilerden, yalnız çocuğun anasının gözyaşları eşlik ediyordu benimkine. Görünce şaşırdılar. Birbirimize hiçbir şey söylemedik. Yalnız bakıştık. Bugün köyde sanki olağanüstü bir şey olmamış gibi. Ve sonra birlikte yürüdük./ Eğildi, yavrunun yamalı beze sarılı ölüsünü çukurun içine bıraktı./ Hepsi olağan bir iş yapar gibiydiler. Örneğin, ağaç diker, buğday eker, odun keser, yün kırpar gibi./ Duymadığım, duyduklarımı da anlamadığım sözcükler./ Ben değil, adımlarım izledi onların adımlarını. Donuk, anlamsız, acı çekmeyen, acısını dışa vurmayan bir yüz. Burada hayat bu, çaresiz.’

 

Babalar altı çocuğunu bırakıp gurbete ayrıldığı evine döndüğünde bazen yarısının öldüğünü görüyor. Haber ulaşmamış, ama zaten bekliyor böyle bir kaybı. Acaba hangisi öldü, acaba hangisi ölüm döşeğinde? Kimler şahit oldu son anlarına, çok çile çekti mi; bunları öğrenmesinin bir anlamı olmasa da haftalar aylar sonra münasip bir zamanda usulca anlatılıyor yarası fazla deşilmeden.

 

Olmadan olana ve yaşamadan ölene çare bulamayınca durumu merkeze bildirmeye karar veriliyor kızgınca. Tabii her zamanki gibi vurulan başlar çatladığıyla kalıyor, o kadar. Beş çocuk yerine, sekiz yazıyor, durumun vahametini kavrasınlar diye. İstersen iki katını yaz, zaten ordu malı hediklerle de olsa ulak[5] gidip gelene kadar, o sayıya da ulaşılır. Ayrıca bir çocuk da kıymetli değil midir, sayıyla mı ölçeceğiz canın ehemmiyetini! Hoca, bilir işlerin nasıl yürütülmediğini, ‘yukarıya yazmak’la bırakmaz peşini. Sorar, sorgular, araştırır, dertlenir, takip eder, hesap sorar, gücü yetiyorsa neticelendirir. ‘Ne kadar kısa yaşıyoruz/ Ne uzun ölüyoruz/ Oy ölüm/ Sen de ölesin.’ ‘Ya kentten beklenen ve gelmeyen haberler ya bir başkaldırma; ya dün geceki ağıt ya da benim kendi ölümüm, beklediğim; ya da ansımaya çalıştığım ya da gördüklerimin ya da gömdüklerimin anısı. Bilmiyorum.’

 

Çocuklara yazdırdığı cümlelerin içine de sızıyor ölüm ve çaresizlik. Fayda etmesi beklenen yukarıya yazılanlar yerine, kendilerince dert ortağı olurlar bari: ‘Bebeler hasta toktor yok ilaç öretme./ Ahmetli kardeş hasta yok aşı yok toktor yok sabu yıkanmaz evden ele geçer bulaşıcı hastalık çocukla bebele ölür.’ Roller değişir; onlara öğretirken kendi de öğrencisi olur yaşananların.

 

Ulak güya ana yoldan gidip gelecektir; tabii açıksa. “Jipten Gezne’de inecekler. Yanlarına iki jandarma alacaklar. Her geçtikleri köyde konaklayacaklar. Eğer böyleyse, Gezne’den buraya, yolculukları üç gün sürebilir. Ama hangi doktor bu kış kıyamette tırmanır bu dağlara bebeler ölüyor diye? Ramazan gelmedi. Gezne’den bir köylü geldi. Bir bebeleri daha ölmüş dün. Haberlerin arasında bunu verdi.” Ramazan gelse ne işe yarayacak, yanında doktor ilaç getiremeyeceği o kadar belliyken, yine de ümitlenirler işte, başka tutamakları olmadığından.

 

Karların, buzlu kayaların üstünde ve ağaçsız çıplak dağlarda da doğan, tüm güzelliğiyle ve tüm korkunçluğuyla karşı tepeden yükselen güneşle gelen haberci belki iyi haberler getirir. Yok oğlu yok; kanmıştır yine boş yere. “Kimse yoktur gelecek, sen bilmez misin? Elimden aldılar mektubu. ‘Biz verik’ dediler. Sokmadılar beni yanına. Dört gün bekledim. Handa kaldım. Her gün gidip sordum. ‘Verdik, sen git’ dediler. Ben gitmem, cevabı almadan gitmem, böyle dedim. Dört gece yattım handa. Param bitti, döndüm. Onlar da duymuşlar. Ama gelecek kimse yoktur. Verecekleri derman yoktur.”

 

Ne çok acı var: ‘Sen git, biz gerekeni yapacağız.’ Gereken dağları taşları aşıp derman ulaştırmakken, yaptıklarıysa ‘yukarıya yazmak’tır. Bu kadar beceriksiz, vasıfsız ve yoksunken bile Hocanın taleplerine kızıyor, kendilerini baypas ve paspas edip Bakanlığa doğrudan telgraf çekmesinden rahatsız oluyorlar. Ne istiyorsa bizden istesin diyenler, sadece bunu demekle ve sözlerini yemekle kalıyorlar.[6] Size bir şey söyleyeyim mi, işin aslı onlar da Hoca gibi her şeyin farkındadırlar. Ama aradaki en büyük fark, onların alışmış olmalarıdır.

 

Merkez tarafından ciddiye alınmadığında çıldırasıya kızar Hoca. On gün içinde on yedi çocuk, yine teşhis edilemeyen bir hastalıktan ölmüştür. Muhtara söyler; ‘Eğer sen gitmezsen, ben giderim. Ama bir daha da geri dönmem, bilesin.’ diye tehdit de eder. Yol iz bilemeyeceğini, dağ başlarında yiteceğini, kurda kuşa yem olacağını söyleyen muhtarı güç bela ikna eder de gönderir. ‘Kurtlara yem olmazsan, dinlenmek için gireceğin bir kovukta, yorgunluktan, soğuktan bir an için gözlerini kaparsın ve bir daha açamazsın, donup gidersin.’[7] (Yaşananlar ne kadar gerçek ve o kadar da saçma ki, yani iş ne kadar ehemmiyetli olursa olsun, ilişkilerin sağlam değilse maalesef kimse ilgilenmiyor.) Bunların, tüm bunların üstüne Hoca delleniyor ve gemileri yakıp hediksiz korumasız vuruyor kendini karın tipinin içine ve şehre yollanıyor. Neden sonra gittiği fark ediliyor da, peşinden ulaşılıp -muhtarın kehaneti gerçekleşiyor- donmak üzereyken kızaklı sedyeyle kurtarılıyor. Muhtar gidecektir gitmesine de, çaresizlikten başka neyin cevabını getirebilir ki? Umuttan ümit kesilen noktadadır herkes. Sadece gözleri ve burnu açık, sarmalanmış bedeniyle, ayaklarına hedikleri geçirmiş, beline tabancasını koynuna zarfları dilekçeleri yerleştirmiş, bu dağların adamı olarak çıkıyor yola. Hoca tipide muhtarın siluetini gözden yitirir yitirmez anlıyor, sonucu belli olan mektupları götürmenin saçmalığını. Valinin karşısına ne kadar çıkmak istese de aradaki duvarlardan geçemez muhtar da. (Dere ıslahı konusunda yaşadığımız mağduriyeti şube müdürüne bildirdiğimizde de aynı cevapsızlıkla karşılaşmıştık. ‘İsteklerimi, umutlarımı geciktiren her an bana dayanılmaz bir uzunlukta gelir’ cümlesi, köşesine cümlemiz için kurulmuştur sanki.) ‘Benim görevim bu. Ben yazar durumu bildiririm. İlgililer ne yaparsa yapar. Günah benden gitti. Bu mu?’

 

Nihayet muhatap alan Vali, yolları açıp derman göndermek yerine Hocayı sorar muhtara, ‘sakıncalı ve dedikleri kadar üşütük zavallı’ diye söylenir arkasından. Köyde ne yaptığını, çocukları iyi okutup okutmadığını, köylüyle neler konuştuğunu merak eder. Türkçesi kısıtlı olan muhtar, tümden dilsiz kesilir, dile getiremez taleplerini. Eli boş döner köye. ‘İnsanoğlu kendine yetmesini bilseydi, önemli bir sorunu çözümlemiş olurdu. Ancak bir çılgın yetebilir kendine. Çünkü onun dünyası başkalarıyla doludur. Henüz çıldırmayan bir insan nasıl yetebilir kendine. Akıl denen o bela henüz başındayken. Yaşam tüm çıplaklığı içinde belirir. Tüm çıplaklığı içinde, yani acımasız ve insanoğluna kendi kendine yetmeyeceğini bildirerek. Gerçekliklerden doğan başkaldırıcı olaylar var. Saçmalıklar. Dayanılmazlıklar. Sonra tehlikeler var. Salgın hastalık. Kapalı yollar. Donma. Kurtlar.’

 

Cevap yine dört gün sonra saman rengi bir zarfın içinde gelir. Yollar açılır açılmaz geleceklermiş. Yolları açmak kimin görevi peki! Yırtıp sobaya atar. Haftalar geçiyor, bebeler bir yandan doğmaya, bir yandan ölmeye devam ediyor.

 

Çocuklardan sonra, koyunlar da başlar ölmeye. Ölmeden yetişip kesemediklerine hayıflanır köylü. Peki, ya bebekler, onları da ölmeden once son bir kez öpemeyen babaları kahırlanmaz mı sanırsınız?

 

‘Hadi, çak kibritini, titrek ışığında lambanın yazmak için yaşamadan ölenleri, ölmekte olanları. Yatağın üstündeki kilimi attı. Kilimin altında bir battaniye, onun da altında bir yorgan var. Kendinin olmayan bu akşamda yaz bakalım ne olduysa. Odanın bir ucundaki konserve kutusunun içindeki sidik. İçimde biriktirdiğim, içimde, kafamın bir kıyısında kalmış, benden öç almak isteyen, eski, unutulmuş bir ses. Bu dağ başında, bu yalnızlıkta, bu ufuksuz topraklarda, bu ıssızlıkta, bu kadınsızlıkta. Biz çıldırırsak buradakiler ne yapsın? Sonra yanmayan lamba. Kalkamamak, yürüyememek, yalnız alt ve üst çenenin birbirine vurması. Titreyen ve parçalanan yürek.’

 

Ölen bebeler için elinden hiçbir şey gelmemesinden artık çok sıkılır. Bu kışta kıyamette ne çılgınlık! Evet, ama artık dayanamaz, ayağına hedikleri geçirir, yanına Ramazan’ı alıp yola koyulur. Sekiz saatte varır kente. Dört saat dağdan iniş. Yayan. İki saat jandarma karakolunda araç bekleyiş. İki saat otobüs yolculuğu. Sonuçlar yine benzer olsa da, harekete geçmiş, mesuliyetinin sınırlarını sonuna kadar zorlamıştır.

 

Anlatamayacağı, sözcüklere sığmayan bir duygu peydahlanıyor içinde. Kandilin soluk ve titrek ışığında dışarıdan gelen köpek ulumalarını, çaresiz gecelerde yalnız bırakmıyorlar diye seviyor. Ondan elli sene sonra, ne yapabileceğimizi bilmeden, öylece oturup kaldığımız yatağın üstünde, çatışma seslerine de bu şekilde mi mukabele edecektik?

 

Karlar eriyip de yollar açıldığında, artık ölecek bebe kalmıyor; kış yükünü alıp gittiğinde ağlayacak yaş kalmadığı gibi gözlerde. ‘Ölüleri de aşılayacak mısınız’ diye sitemle sorar doktora Hoca, ‘açalım mı mezarları.’

 

Yaşadıkları karşısında bazen aklına mukayyet olamayıp uzun yıllardır oralarda yaşadığını vehmeden Hoca, mevsim dönüp Güneş esas yüzünü gösterip karlar eridiğinde köye gelen müfettişin, özgürlüğünü tebliğ etmesi karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor. Çaydanlık elinde, soru dolu gözlerle nereye gideceğini, gidecek bir yerinin olmadığını, artık bundan sonra gitmesinin anlamsız olduğunu söylüyor. Her tayin döneminden, özellikle son sene yine orada kaldığımızı öğrendikten sonra biraz daha oralı olmaya başlayan bizlerin, gidiş kararnamemizi elimize aldığımızda hissettiklerimizi yaşıyor. Ben öyle zannetmek istiyorum ki, bu müfettiş Selahattin Şimşek olsun. İleride bakarsınız bir film çevrilir de, O’nun yanına gidip gelirken görürüz onu sahnelerde.

 

Kuma

1.      Asê

Önceki bölümde detaylıca okudunuz.

 

2.      Zazi

Burada da Asê’yle aynı derdin ortağı Zazi’dir, üstüne kuma getirir muhtar. Asê de kuma gitmişti ve bu, üstüne gidilen kadar, kumanın da hikâyesinin ızdıraplarla dolu olduğunu bilmemizi sağlıyor. Kim bilir, şehir merkezinde çamurlu yollarda müstakbel kocasının iki metre arkasından yürüyen kadın, hayatta daha ne geriliklere muhatap oluyor ve olacaktır! Zazi ne kadar kahretse de kocasına, yine de kumasının yatağını kendisi döşer, yorganını diker, düğün alayının en önünde yeni geline yol göstererek evine yerleştirir, elleriyle kocasına teslim eder. Asê’yi güzel karşılayan, ablalık yapan Ayşe gibidir. Zaten ezildikleri bu sistemde bir de birbirlerini ezmezler, altta kalanın canı çıksın demezler. Ama adamlara bilenirler. Herif ne zaman Zazi’ye yanaşmak istese yüz bulamaz, ama şu okkalı cevabı bulur karşısında; ‘Bundan böyle kardeşiz muhtar, bunu böyle bilesin.’

 

Sadece kumacılık değil, pezevenklik de yapıyor muhtar: Öğretmene yemek gönderdiğinde; ‘Yardım gerektir; yabancıya, yoksula.’ diyor ve ekliyor, ‘bekâra’. Sonra niyetini açık ediyor. Erkek adama avrat gerektiğini söylüyor. Ücreti mukabilinde bir kız ayarlayabileceğini, hizmetini göreceğini ve memleketine giderken de bırakabileceğini dillendiriyor. Neymiş, sonrasında babası kızı bir başkasına satarmış, boşta kalmazmış! Hoca elinin tersiyle itiyor tabii iğrençliği.

 

Onca yoksulluğun içinde düğünlerin ne kadar önemli olduğunu gösteren bir sahne; muhtar karın kışın ortasında nereden bulmuşsa bir jeneratör tedarik etmiş, düğünde her tarafın gündüz gibi olmasını sağlıyor; evlenirken söz verdiği Zazi’nin içi karanlıkta kan ağlarken.

 

3.      Ayşe

Kuma (Umut Dağ, 2012)

Kansere yakalanan ve ölümle pençeleşircesine hastalığı ilerlediği için, çocukları sahipsiz kalmasın, emin ellerde olsun diye, kocasının, üstüne yeniden evlenmesini hayattayken kendi elleriyle gerçekleştiren Fatma. Evli büyük kızının bu işin üstesinden gelebileceğine inanmıyor. O da yeni gelinin gerdek yatağını bile yine kendi elleriyle hazırlıyor. Bu ne merhamet, bu ne menem özveri? Etrafın sorgulu bakışlarını başarıyla cevaplıyor. Pek kimse de yadırgamıyor açıkçası, başlarda gurbetçilerin “Anadolu’dan helal süt emmiş, temiz aile kızı alma” düğünü gibi gözüken töreni. Ayşe nasıl ve ne için razı geliyor acaba böyle bir gelinliğe? Evin oğluyla evlendiği imajı verilip Avrupa’ya gittiklerinde ancak anlıyoruz kazın ayağının öyle olmadığını. Terk edilemeyen, yıkılamayan, yakılamayan gelenek ve törelerin arasına sıkışan bir aile; alelacele bir çocuk da yapıyorlar ki, bağ güçlensin. Evin, kendisiyle yaşıt ve büyük kızlarının ters bakışları kumayı kabullenmeye dönüyor zamanla. Ama yine de adapte olma çabaları, dil öğrenme girişimleri küçümseniyor, asla bünyeye uyum sağlayamayacak yabancının.

 

Filmin yarısında, senaristler yine kulağımızı ters elle tutturuyor. Türkiye’de bir mezarlıkta kızların ‘baba baba’ diye seslenmeleriyle uyanıyoruz meseleye. Beklenen değil, olacak olan oluyor. Kadın kanserden kurtuluyor, onun yerine adam ölüyor aniden. Her şeyi planlayan anne, çocuklarının aksi tavırlarına rağmen Ayşe’yi yuvada tutuyor, ailenin sabit bir üyesi sayarak. Elin kızı diye kakılıp hor görülüyor burada da kuma, her ne kadar Fatma ona arka çıksa da. Ama yine de, sabah programlarında rastladığımız çarpık ilişkiler yumağı sarmalanıyor birbiri ardınca. Önceki yaşananları normal karşılayan ahlâk eşiği, kim bilir daha neleri kaldırır diye çok da şa’apmıyoruz gördüklerimize.

 

Ayşe ailede tutunabilmek için çocuk yapmanın yanında para da yapması gerekliliğiyle markette işe başlıyor. Beklenen bu sefer oluyor ve reyon görevlisi Osman’la aşk yaşıyor, depolarda falan fingirdeşiyorlar. Beklentilerimi iyice bozutup evin oğluyla evlendirilir diye düşünürken, neyse ki Osman’la mercimek pişirmeleri havsalamı çok zorlamıyor. Aslında Ayşe de yürüyor evin oğluna, ama yine neyse ki herif gay çıkıyor da, bir de ensest görmüyoruz. Bunlar markette terli telaşlı debelendikleri bir akşamüstü, depoda yakalanıyorlar ev ahalisine topluca. Fatma Ayşe’yi tuttuğu gibi saç baş yolup Viyana’nın ortasında eve kadar sürüklüyor, sürtüklüğünü tescilliyor iyice. Kızlarını karşısına alma pahasına yanında durduğu kadın ‘bunu ona yapınca’ delleniyor, bu sefer kızlar onu teskin etmeye, elinden almaya çalışıyor. Yılların çabasıyla biriktirdiği her şeyi, ailesini, evini, yatağını, kocasını verdiği ve paylaştığı için karşılığının bu olması karşısında fıttırıyor, hasta vücudunun son gücüyle çullanıyor üstüne. Bir nevi hizmetçi olarak geldiği evde, aile için saçını süpürge ederken iyiydi, ama ‘kendisi için yaşama vakti’ geldiğinde ihanetle suçlanıyor. Aslında ortada ihanet falan yok; etrafın olayı farklı bilmesinden dolayı, evli bilinen Ayşe’nin bunu yapması ve sırlarının ortaya çıkması rezillik olarak algılanıyor. Yoksa dul bir kadının başkasıyla aşk ve cinsel birliktelik yaşaması değil yadırganan; mesele, aile namusunun görece iki paralık edilmesi. Ayşe de her daim bu tiyatroyu sürdüremeyip aklının önüne geçen hislerine mağlûp oluyor ve Batı’nın yamuk ahlâkı ile Anadolu’nun çarpık irfanı kombo yaparak ortalığın altını üstüne getiriyor. Yaşananlar gün yüzüne çıkmasın, en azından Ayşe’nin ailesi duymasın diye de onu sahipleniyorlar bir yandan. E bebek de var ortada, babanın kanını taşıyor sonuçta, Ayşe’yi gönderseler bile, çocuğu vermek işlerine gelmiyor. Anne evde istemiyor, ama kızlar ‘başımıza sen getirdin, şimdi de katlanacaksın’ diye ona yükleniyorlar. Kan kusuyor, kızılcık şerbeti içtim diyorlar. (Buna parelel izlediğim bir komedi skecinde de, yanlışlıkla damadıyla evlenen kayınpedere karısı şöyle diyordu; ‘konu komşuya ne diyeceğiz, herkes aşk-ı memnu senaryosu zannedecek.’ Gördüğünüz gibi, dar çerçevede kaldığında, etrafa yayılmadığında her şey meşru.) Günler geçip ortalık sakinleşince, olanların üstüne transparan da olsa perde çekip eski hayatlarına devam ediyorlar. Bu yönleri sinemaya kitaplara çok yansıtılmayan gurbet yaşamının kim bilir daha nice hikâyeleri vardır böylesi.

 

Türkiye’de resmî olarak evin oğlu Hasan’ın karısı gözüken Ayşe, Avusturya’da aile içinde babanın karısı oluyor. Şark kurnazlığına gel, uluslararası bağlantısızlıklardan faydalanmada üstünüze yok. Kazan kazan politikası, her masada varlar. Herkes bebeği Hasan’ın sanıyor, ama iş öyle değil. Diyelim ki aile bir trafik kazasında komple öldü, sırrı bilen kalmadı ve sadece bebek sağ kaldı. Akrabaları, komşuları, kamu görevlileri nasıl davranacak çocuğa, hayatı elinden çalınmış olmayacak mı! Alenen bildirme ve açıkça ilân etme üzerine kurulan nikâh akdi, bu şekilde bir çalıyı dolanmayı kaldırır mı? Onu bilemem, ama bu hamur çok su kaldırır.

 

4.      Hanım

Kuma (Atıf Yılmaz, 1974)

Fazla uzatmadan giriyorum mevzuya: Ali’nin anası gerdekte oynaşan çifte, özellikle de geline kapı eşiğinden seslenir; ‘Hanım kız, sana oğul verdim, senden de oğul isterim.’ Tam Asê’nin babaannesi, değil mi! Hanım çeşme başında eğleşen hamile kadınlara bakıp mahcup olur, çocuğu olmuyor diye. Beklenti o yönde hep ve büyük. Sudan dönerken kayınvalidesi başka bir akrabasının çocuğunu seviyordur, Hanım’a duyurarak onun altı çocuk yaptığını, her sene bir tane doğurduğunu, yedincinin de yolda olduğunu dillendirir. Ahırda süt sağan Hanım’ın önünden buzağıyı alır, ehleyip pehleyip, ünlemelerde bile hep dokundurarak; Öksüz’de Kezban’ın hayvan yavrularına öykünmesi gibi kıskanmaktadır oysa o da. Kadın dünya evine mi girdi, Yedikule zindanına mı belli değil. Tarlada çalışan oğlunu gösterip, ‘Bak tarlaya saçtığı tohumlar yeşerip boy atıyor, ya senin tarla, niçin kurak niçin verimsiz; hadi bak burada bile olur, şu ağacın altında gönülden sokul oğluma da iki tarlaya birden eksin, birine tohum diğerine döl.’ Kafayı yemiş kadın, Dallı sülalesinin dalları kuruyacak diye ödü kopuyor, düşmanları aykırı konuşacak diye ha bire zorluyor karı kocayı. Boş beşiklerde hayali bebekler uyutuyor, salıncaklar kuruyor, hırsla sallıyor. Ve tabii taşranın bir numaralı çaresi Cinci Ağaya gidiliyor. Bize de çocukken içirilen iğrenç kokulu mürekkepli okunmuş sulardan içirip kurşun döküyorlar. Kalemle kadının göbeğine yamuk yumuk harflerle güya sihirli sözler yazıyor, dört karılı Cinci. Hıdırellez gecesi kutlu ağacın altında oyuncak bebekleri koyduğu oyuncak beşikleri dehleyip temenna ettiriliyor. Yanına yanaşan altı çocuklu şırfıntı Hatçe kadın (o da Cinci’nin karılarından biridir) güya çok çocuktan yakınır, kimseye söylememesi koşuluyla Hanım’ı Cinci Ağa’nın evinin yanındaki gölete yönlendirir. Bilip veya bilmeden, uzaktan sunar kadını; ağaçların arkasından yutkunarak iç geçiren Ağaya. Sırada, yine yellöz Hatçe’nin yönlendirme ve ayartmasıyla, bunca köyün kadınına derman bulan İshak Dede vardır. Dicle kenarında bulgur yıkarlarken kandırır yine saf ve törelerin kör güdümündeki Hanım’ı. Ali’nin kasabaya indiği bir gece gidip çaputlu ağacın altında dualar ettiği sırada kim çıkagelir dersiniz. “Yumurtaya can veren Allah’ım, köylük yerde yüzümü yere eğdirme.” diye yakarır. Ne kadar acı değil mi, baskılar sonucu basireti bağlanıyor kadıncağızın, aradaki müzevvir taifesi de işini hakkıyla yapınca yalanlara kanıyor. (Kendi öz karısını şeyhine sunup kapıda bekleyen herifler gördü bu gözler gerçek hayatta, filmde de ne anlatılırsa yaşanmıştır diyebiliriz artık.) Nurettin Topçu’nun Taşralı’da anlattığı müsvedde üfürükçüler, burada da peydah olur çaresizlerin hayatına. (Kısa bir not: Yeşilçam, hocaları olmadıkları gibi kötü göstermiyor, kötü hocaları oldukları gibi gösteriyor.) Avına sessizce sinsice yanaşıp, gözleri kapalı dua eden kadına musallat olur. Ama neyse ki kurtulur Hanım, kandili rezilin sırtında parçalayıp cübbesini yakarak. Bütün kadınlar adına yakar cübbeyi aslında.

 

Ali artık ne köy meydanından geçebilir, ne de Cinci’nin organize ettiği çocukların bile dilinden kurtulabilir. ‘Tarlan nasıl, bu sene ürün verecek mi?’ diye sordukları, tabii ki Hanım’dır. Hanım da o sırada, eliyle yapıp sarmaladığı taş bebeğe can vermesi için yaradanına yakarmaktadır. Elleri vurmaya yeltenen Ali’yi durduran anası, ‘git de kısır karınla gör hesabını’ der. Bütün köyün şom ağızları önden arkadan, anası da kapının eşiğinden ‘hani çocuk nerede’ diye koro hâlinde dalga geçerler. Hatta anası, ‘çocuk yoksa ne işime yararsın’ bile der. Bunlardan bıkıp birbirlerine sığındıkları bir gün, köyden şehre göçüp ortadan kaybolma planları yapan Ali’ye Hanım, olmaz öyle; ‘Sen dölsüz değilsin, kusur varsa bendedir.’ deyip duvarlara yöneltiyor bakışlarını, ortamın havası değişiyor da en azından ve ‘o kadar da normal değilmiş diyecekleri’ fikri aşılanıyor seyirciye; ‘Getireceğim sana doğurgan bir kuma, boy boy çocukların olacak. Senin çocuklarını ben büyüteceğim.’ Yani bir yandan da bilinçaltında ve üstünde, çocukların adamın olduğunu kabullendikleri çok açık. Başkasından doğan bebelerin Ali’nin olduğunu söylüyor, ama kendi de doğursaydı durum değişmeyecekti ki. Viyana’daki Fatma gibi o da ‘kendi ayıbı’nı kapatıyor. Meseleyi açtıkları Ali’nin anası, fikri beğeniyor, ama ‘bedava avrat vermezler ki’ diye sertleşiyor ve Hanım, annesinden yadigâr kolyeyi teslim ediyor ve ana artık ‘güzelim, kızım’ diye sevmeye başlıyor gelinini. ‘Komşular görsünler de bu fedakârlık karşısında utansınlar’ demesi, aslında tüm işlerin çevreye ve gösterişe göre dizayn edildiği taşra gerçeğini suratımıza yine çarpıyor. Hanım, kuma bulmak için köy köy dolaşmaya çıktığında, gönlünü yeni kıza kaptırmayacağını taahhüt eden Ali’ye, ‘zaten güzel olmasa da olur, maksat çocuk değil mi’ diyor. ‘Yeni gelinin de çocuğu olmazsa, üstüne bir daha kuma mı arayacaksın’ diyenlere, yine “kusur Ali’de olamaz” diye kızıyor. Kime sorduysa, ‘bu parayla kız bulamazsın’ cevabını alıyor. Sanki mal almaya çıkmış. Kör, topal, kolsuz, bacaksız kızlara bile fiyat sorup peşin veya senetle kaça vereceklerini öğreniyor. Alıcıysa indirim yapacaklarını duyuyoruz, vay ki bu cenderedeki, babalarının abilerinin elinde mala dönüşen kız çocuklarının hâline! Babasının mezarıyla ve yıllar önce ayrıldığı yıkık dökük eviyle hasret gideriyor o taraflardan geçerken.

 

Yolda rastladığı kör kadın, ‘kurtar beni bu zalimlerin elinden, 1000 liraya bile verirler, çocuklarım da senin olur, hem güzel kuma başına dert bela olur tepene çıkar, sülalem doğurgandır, mesele çocuksa boy boy doğururum, hem çocuklar da senin olur, üzerine de geçiririm’ diyor. Şartları kabul ediyor ve kör kızın kaporasını verip ayrılıyor köyden. Haftasına da düğününü kendi elleriyle yapıyor, gerdek yatağını gönlünce döşüyor. Viyana’da ne olduysa Hasankeyf’te de aynısı oluyor, Ali kör kızın koynuna teslim ediliyor. Zeliha’da döl tuttuğunu müjdelemek için tarlaya koşan annesi, haberi verir vermez ölüyor, gözleri arkada gitmiyor. Döl tutunca körün gözü açılıyor ve Hanım’a hor davranmaya başlıyor. Artık o istediği akşamlarda paylaşıyor Ali’yi. Bebeği düşürürüm tehdit ve şantajıyla kendisini yedirtiyor, gezdirtiyor, tuvalete götürtüyor, yıkatıp paklatıyor. Bundan yakınan Hanım’a Ali, ‘o yumurtaya bastırılmış tavuk, kunlayacak eşek’ diye teselli veriyor. Zeliha, Hanım’ı Ali’ye şikâyet etmeyeceğini taahhüt ederken aslında kendi acizliğini garantiye alıyor: Ali’nin mahpus damlarına düşmemesi ve kendisinin de, koca avrat diye isimlendirdiği Hanım gibi bir hizmetçiden mahrum kalmaması adına gizliyor, güya şahit olduklarını.

 

Gönülleri bir olduğundan gizli gizli ahırları samanlıkları seyran edip hâlleşen ikili, neden sonra döl tutturuyorlar. O sırada başka bir mesele daha orta yere dökülüyor; köyde geçim derdi. Yarıcılıktan, toprağın verimsizliğinden, ağalıktan, cincilikten, yobazlıktan ve toptan imkânnsızlıklardan bıkıp şehre gitmeyi düşlüyor Ali. O gidince Zeliha, kuru gebelikten çocuksuz kalıp hava doğuruyor. Suç yine kalıyor Ali’ye, “tohum çürümüşse tarla ne’ylesin” diyor kör olasıca. O sıralarda Hanım’ın başı dönmeye midesi bulanmaya başlıyor. İki aydan fazla gebe olduğunu öğrendiğinde neşesi yerine geliyor, türkülerle şenlenip, orada burada yoktan yere oyunlar oynuyor. Zeliha, kör gözüne bakmadan, Ali’nin yokluğunda, bebeğin oynaşından olduğu dedikodusunu yayıyor; ‘kör avrat şahan gözlü de olsa, dile düşmüş avrattan iyidir.’ Hanım, dertten derde düşmüştür. Köye geldiğinde oğlunun müjdesini alıyor Ali. Ama kör tavuk onu da inandırmaya çalışıyor; ‘dölsüz Ali desinler de boynuzlu Ali demesinler.’ Köye yayılıyor ve herkes müjde beklermiş gibi kapıda bitiveriyor, namusunu temizlenmesi için baskı yapıyorlar. Sabaha kadar ‘kahpenin leşi’ni teslim etmezse günah onlardan gidecekmiş, bak hele. Hanım namusundan, onurundan ve insanlığından sonra, bu sefer de canını isteyen köylüye karşı kocasının yüzü düşmesin diye, madem öyle istiyorlar, kendisini öldürmesini salık veriyor. Ali delleniyor bu sözlere. Kör Zeliha’yı eşeğe yüklediği gibi köyüne gönderiyor. Eşek, Hakkâri’nin katırlarından hâllice yolu biliyor ya, kimse tasalanmıyor kaybolur diye. Gündoğumuyla kapıya yüklenen köylü, Cinci’nin ayartmasıyla linç ediyor, sevdiği adama zeval gelmesin diye kendisi teslim olan masum kadını. Ali evinde bağdaş kurmuş, törenin getirdiği felâketin alçakça bağırışmalarını dinlerken, günahkârlar Hanım’ı ağaca bağlayıp besmeleyle ve olanca hırslarıyla ve hınçlarıyla taşlıyorlar, Süreyya gibi. Neden sonra avcı Ali çıkageliyor da, ‘sen karışma, bu köyün meselesidir’ diyen haydutları silahıyla dağıtıp kurtarıyor gül gibi karısını.

 

Ali’nin son tiradı müthiştir ve her bir şeyi özetler: ‘Gidiyoruz işte, biriniz hele mâni olmaya kalksın, vururum. Köyünüzü de başınıza çalın, ne avradımdan ne de doğacak dölümden vazgeçiyorum. Dilediğiniz kadar namussuz deyin siz. Namusun ne demek olduğunu sizlerden; şu yobazdan (Cinci), su alçaktan (Muhtar), şu kan emiciden (Ağa) çok daha iyi bilirim ben.’ Ve herkes çil yavrusu gibi dağılıyor, yollarını açmak zorunda kalıyorlar. Bu sefer muhatap, kucağında tuttuğu ve ağzı yüzü kan içindeki Hanım’dır: ‘Şehirde fabrikaya girdim. Kadınlar bile çalışıyor. Bir güzel evimiz olacak. Adam gibi çalışıp, adam gibi yaşayacağız. Oğlumuz (belki kızdır be Ali, he, ona da razı gelirsin sen, bilirim) cahil kalmayacak, okuyacak. Kimsenin değil, kendimizin kulu olacağız bundan böyle.’

 

***

 

O, klasik öğretmen davranışlarının dışına taşıyor çoğu zaman: ‘Ama silgilerinizi pek kullanmayın. Yazdığınız hiçbir şeyi silmeyin, yanlış da olsa silmeyin; ben de öyle yazıyorum, yanlışlarımın üstünü çizmeden yazıyorum. İlerde, kendi öz ellerimle yaptığım yanlışımı görmek ve günü geldiğinde düzeltmek için. Onları, defterleri, kalemleri ve bellekleriyle baş başa bırakıyorum.’

 

Köylülerin donuk ve yavaş hareketlerini ‘bu karlı dağ başlarında yaşaya yaşaya kanları donmuş’ diye açıklıyor, gördükleri karşısında kanı donmayıp kaynayan bir yabancı olarak: ‘Mektuplarımı ancak üçüncü çayını içerken çıkarıp vermeyi akıl etti.’ Bu köyde de bir evi olan ufak tefek, sıska, gazel yaprağını andırır Oramarlı bir adam; ‘Ben yabancıları severim, kim bilir, belki kendim de bir yabancı olduğum için. En az senin kadar bir yabancıyım burada.’[8] diyor. Uzaktan, yaban ellerinden gelen biri için ne kadar anlamlı. Yabancı olduğu bu köyde iki katlı ev yapmasının ayıp karşılanacağını bildiğinden, kendi köyüne inşa etme hayalleri kuruyor. Adamın bütün hayali Oramar’da iki katlı ev yapıp keyif sürmek; bütün gün dürbünle dağları izlemek, radyodan türkü dinlemek ve misafir ağırlamak. Yabancının gurbette mal mülk edinmesi, hele ki yerlilerden öteye geçmesi mümkün değildir, kabul edilemezdir. Arada bir insanın kendini yerine koyacağı bir başkası o. Nasıl da biliyor yaşamak zorunda kaldığı yerleri. Van Gölü’nün oluşumunu anlatan balıkçı gibi, uydurdukları efsaneyi aktarır O’ya: ‘Allah bu dağları yaratırken dağlar ağlamış. Hem de çok ağlamış. Bize kim bakacak demiş. Bizi bu kadar karlı, bu kadar ıssız yaratıyorsun. Hiç kimse gelmez bu dağlara demiş. Allah dağlara bizleri göstermiş. Demiş ki, bunlar çaresizdir. Tek çareleri yoktur. Bunlar orada oturur, size bakar demiş. Dağlar beklemiş, dağlar ağlamış. Sonra biz bu dağlara konmuşuz işte.’

 

Köylünün bütün dertleriyle ilgilenir Hoca, yekten çözüm ortağıdır. ‘Birazdan gelecekler. Dolduracaklar odayı. Tütünleri çıkarıp cigaralarını saracaklar. Konuşacaklar. Susacaklar. Birkaç sözcük öğreteceğim. Birkaç toplama. Birkaç çıkarma. Konuşacaklar, onları dinleyeceğim. Birkaç sözcük öğreneceğim. Birkaç dağ. Birkaç kaya. Hastalardan söz edilecek. Hastalardan söz edeceğim. Dermanlarını dağıtacağım. Muska isterler, önce yazmayacağım, sonra yalandan bir şeyler karalayacağım.[9] Dilekçelerini yazacağım. Askerdekilere mektup yazacağım. Çaylar içilecek. Radyo dinlenecek. Sonra hep birlikte kalkıp gidecekler. Ben, açtığım deftere bunları yazacağım.’

 

Başka bir gece Hoca gecenin kör karanlığında cılız gaz lambasının dibinde oturmuş sigarasını sararken Alaattin sokulur içeri. Kapı açıktır zaten, mahremiyet yoktur, açar girer. Kardeşinin ateşler içinde hasta yattığını bildirir. Hoca ilaç vermeye yeltendiğinde, ilaç istemediğini, bir portakal (aslında purtakal) verirse daha iyi olacağını, kardeşinin hayatında hiç portakal yemediğini söyler.[10] Tüm bu yoklukta, karanlıkta, soğukta, hastalıkta öte yanda jeneratör tüm gücüyle çalışıp avuç içi kadar meydanı aydınlatır ve muhtar, yeni karısının sıcak koynunda keyfine bakmaktadır.

 

Sonlara doğru Hoca, o uzun ve meşhur tiradını çeker. Siz, Keyifsizlik mevsimi’nde Karın merkezli olmayan kardeşlik başlığı altında okudunuz onu, dilerseniz bir daha dönün ve yeniden okuyun.

 

Filmin sonunda okuluyla odasıyla köyüyle vedalaşan Hoca’nın, geldiği gibi yalnız başına ayrılışına şahitlik ederiz. Bitiş müziği bir yandan çalarken, bir yandan da dibekteki malzemeyi elindeki taşla döven kadının tak tak’ları duyulur. Bunlar zafer tâk’ları olarak zannedilebileceği gibi, çaresizliklerin, yokluların, cahilliklerin başını ezen öğretilerin darbelerinden de geliyor olabilir.

 

Uzun susuşlarla ancak devam edebilen sohbetlerin mekânından heybesine dolanlarla uzaklaşır. ‘Konuşmalardan daha uzun bir süreyi susuşlar aldı. Gerçek bir yazar bu susuşları değerlendirir ve daha derinlere inerdi.’ Olayları değerlendirebilmek ve nesnel olabilmek için geçmesi gereken süreyi kullanacağı upuzun bir yolculuk ve düşündükçe havsalası darlanacağı yıllarca vakti olacaktır.

 

***

 

Bizim Köy gibi bu kitap da alakâlı çevrelerce sitayişle karşılanır. ‘Yazmaktan okumaya vakit bulamıyorsunuz. Dolayısıyla, yayımlansa bile size ulaşamayacak bu sözcüklerim.’ sitemine bir güzel cevaptır: “Anlatılan ‘öykü’ hiçbir şeye bağlanmıyor ve hiçbir yere varmıyor. Sessizce kendi varlığını kabul ettiriyor. Hiçbir şey ‘söylemiyor’ ama okudukça kişinin en gizli köşelerine varıyorsunuz. (La Presse Française, Paris)

 

‘Şiir yanı ağır basan bir ezgi. Dünyamızı kangrenleştiren bu saçmalıklar karşısında bu kitaptan biraz sersemlemiş gibi çıkıyoruz, sanki çok uzaklarda, bir dağ köyünde uzun bir süre yaşamışız gibi.’ (Le Soir, Brüksel)

 

‘Kendine has bir şiirsellikle, sözcüklerle resim çizerek, hiçbir kameranın çekemeyeceği biçimde görüntülüyor.’ (Tagesanzeiger, İsviçre)



[1] ‘Kandilli- Mayıs-Aralık 1976’ yazıyor kapak içinde. Sekiz ayda yazmış demek ki.

[2]Özgürlük insana tıpkı bir pınar suyu gibi, hiç bedel ödemeden, hiçbir maddî manevî çaba göstermeden hazır bir veri olarak sunuldu mu, hayatını daha iyiye doğru değiştirme yolunda insanın bu özgürlüğün nimetlerinden yararlanması imkânsızlaşıyor.’ (Adnrey Tarkovski)

[3] Kış başında gelip karlar eriyene kadar gelemeyen şair ruhlu postacıya fazla iş düşmez sair zamanlarda da, gelen gidenle gönderilir her şey.

[4] ‘Yaşamını sürdürebilmek için, kendine bir başka uğraş seçmiş bir öğretmen. Biliyorsun değil mi, okur olmak da biraz öğrenci olmaya benzer. Benzemez. Öyledir. Burada yaratılması gereken bir karşı koyuş. Ancak bununla bulabilirsin çıkış yolunu. Öğretecek bir şeyi olmayan bir öğretmen; başkalarını ve kendisini öğrenmeye çalışan. Ansımaya çalışan, dilini, adını, geldiği yerleri ve aralarında yaşadığı insanların dilini. Ama özellikle kendini. Çocukların sözcüklerini toplamaya çalışıyorum. Çocukların ansıdıkları, bildikleri sözcükleri, bir kâğıda geçiriyorum. Ortak dili bulma çabası.’

[5] Kente gidiş-dönüş ücreti otuz lira iken bu kış kıyamette elli liraya çıkıyor. Çukurca sevkiyatlarında Tal tepesi sebebiyle uygulanan kış tarifesi gibi.

[6] İşte bu sözler, filmin 5 (beş) yıl boyunca ülkemizde yasaklı kalmasının altındaki sebepleri de aşikâr ediyor.

[7] Bu tip kondurmalar çoğaldıkça Hoca da kendi kendine telkinlerle söz verir: ‘Burasını öğren, burasını bil, bu insanların dilini, buranın iklimini, bitkilerini, hayvanlarını, kurtlarını, silahlarını, ölümlerini. Kendimi unutmak için mi? Geldiğim yerleri? Bildiğim insanları? Başına ne gelirse gelsin, nerede olursan ol, yaşamını sürdürmeyi bil, gereksiz sorular sorma. Mutluluk soruların bittiği yerde başlıyor olmalı.’

‘Küçümencik bir gerçeği saptadım. Bu dağ başında artık itiraf edebilirim. İnsanın kendi kendine, artık dayanamayıp yaptığı itiraftır. Her şey gibi insanın da değişeceğini.’

Öte yandan, tabiat şartlarının zorluğuna rağmen, o dönemlerde jandarmanın tek başına tek kırmasıyla elini kolunu sallaya sallaya, terör derdi duymaksızın dağ başlarında rahatça dolaşabildiğini ve hükmünü yürütebildiğini görürüz.

[8] Edebiyat profesörü Bahtiyar Bey’in, herkesi idare eden resepsiyonist -Zebercet’ten hâllice- Ayzek’e dediğidir: ‘Biz seninle iki yabancıyız neticede. Yani yabancı olmamızdan kaynaklanan bir avantajımız var. En yakınlarımıza bile söyleyemediklerimizi birbirimize söyleyebiliriz.’ Do Not Disturb (Cem Yılmaz, 2023)

[9] Veba’nın ateist doktoru Bernard Rieux gibi O da nesnel ve somut çareler, arıyor dualar ve yakarışlardan bir fayda ummadığı ve gelmeyeceği için.

Tevfik Fikret’in Şermin’deki Umacı şiirinde dediği gibi; ‘Çocuk aldanır her şeye/ Lâkin artık yüreğini/ Oynatmıyor ne ecinni/ Ne cadı, ne dev, ne şeytan/ Çünkü hepsi yalan.’

[10] Hoca kıyamaz ve portakalları ikiye çıkarır. Kayıt Dışı Anılar’da Ahmet Murat, televizyonda masalarda gördükleri meyve tabaklarından nasıl olup da oyuncuların yemediklerini gördüklerinde hayli şaşırdıklarını yazar. Evlerine nadiren giren portakalı da yemelere kıyamayıp sile sile pasparlak yaparlarmış.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1