Hakkâri’de Bir Mevsim üzerine
Hakkâri’de Bir Mevsim üzerine
Çalışmam ete kemiğe büründüğünde, ‘bu
kitabı, dosyayı tamamladığımda okumalıyım,’ diye bir totem oluştu içimde.
Güya rakip mi alıyordum kendime, yoksa
nazire olacağından benzemesini mi istemiyordum, etkileyeceğini mi düşünüyordum,
bilemiyorum.
Yazılarımdan kime bahsettiysem, tabii ki
buna atıfla, okuyup okumadığımı soruyordu.
Onlara şık bir cevap verebilmek için de
ertelemiş olabilirim.
Ama neticede, nihayetinde, kaçarım yok; okumuş, yorumlamış ve aktarmış bulundum.
İlk
baskısı 1977’de[1] yapılan roman, Hak(kâri) iline
nasıl ve ne zaman geldiğinin farkında bile olmayan, kendini
sürgün ya da kazazede olarak tanımlayan isimsiz öğretmenin (O)bir kış mevsiminde, 13 hane ve 114 kişiden
oluşan, yörenin en yüksek köyü Pir(kanıs)
ve halkını anla(t)ma hikâyesidir. Çorak
ve dayanılmaz iklimiyle cedelleşen bölgenin ne yolu vardır ne suyu; yarlar arasından
akan ve yaza doğru dağlardan eriyen karlarla birlikte taşan Zap’ı saymazsak
tabii.
Eline
geçen broşürde gerekli bütün bilgiler var: Dış çevre ile kapalı yaşamış, buraya
milletler kolay kolay girerek yerleşememişlerdir. Yurdumuzun en engebeli, aşılmaz
dağlarla çevrili, yolsuz, ıssız bir köşesidir. Her yanını kuşatan dağların
yükseklikleri 4000 m.ye yaklaşır. Burada derin ve korkunç vadiler de uçurumlar
hâlindedir. Kasaba ve köylere motorlu taşıtlar yaz aylarında dahi işlemez. Toktağanlar
(hiç erimeyen kar) her daim vardır. Merkezin, Zap Vadisi’nden yüksekliği 1040
m.dir.
Köşede
yer alan çok engebeli ve şehir görünümünden uzak vilayet merkezi, eskiden Çölemerik
kasabasıymış. Dr. Onur Okyar’ın makalesinde tavsiye edilip öngörülen de bu eski
düzendir; yani bugünkü merkez, yine Çölemerik ilçesi olarak dönüşecek, yeni il
merkezi ise Başkale tarafında ovaya kaydırılacak. O dönem yarısı asker olan nüfus
toplam 10.000 kişiymiş, şimdi parametreler değişti tabii.
Birkaç
da uyarısı var girişte: ‘Bu kitapta yazılı olanları anlamakta güçlük
çekebilirsin. Okurken elinin altında, büyük gezginlerin sözlükleri, andaçları
bulunsun. Çünkü burada yazılanlar, insancıl bir deneyin damıtılmış parçaları.
Ola ki, bir gün, yolunu şaşırmış ya da yitirmiş bir başka gezginin işine yarar.’
Gerçeğin inanılmaz bir düşe dönüştüğü bu
şaşırtıcı öyküde, eğer içinde yaşadığı koşulları gerçekçi bir yaklaşımla
yazmaya çalışsaydı, şimdiye kadarki en karamsar ve umutsuz kitabının bu olacağını
söylemiş Ferit Edgü. Yolunu yitirdiğinde, artık eski yolunu bulmaya çalışmayan,
kendine yeni bir yol arayan O’nun
hikâyesi. ‘Yoksa bir
hiç mi O? 0, yani olmayan.’
Kitabın,
gerçek ortamda çekilmiş filminde yüce dağlar başındaki yan yana tepelerden
sıyrılarak bir görünüp bir kaybolarak yol alır O. (Kuru Otlar Üstüne de,
insanın içine işleyip üşüten aynı karlı sahnede öğretmenin dümdüz ovada
kesintisiz yürüyüşüyle açılıyor.) Başları bulutlarda kayalıkların bu eteklerine
sığıntı olarak mı gelmiş? Yoksa son dölünü vermek ve ölmek için mi dönmüş
buraya? Aslında hiçbirinin önemi yok!
Muhtarın
ilk sorusu; ‘Kaliysen?’ (Hatırlayın, bana da aynısı sorulmuştu.) Sonrasında
okul denen dört duvara gittiklerinde anlıyoruz kimsenin kalmadığını, hatta
belki de gelmediğini bile. İçi
örümcek ağlarıyla kaplanmış, karanlık metruk yapıya girdiklerinde fareler
kaçışıyor ortalıkta, yürüdükçe her yerdeki tozlar uçuşuyor ve cam açılıp, doğal
şartlar ve yapım şeklinden dolayı küçücük -bazen de hiç olmayan- boyutlardaki
pencerelerden ışık geldiğinde terk
edilmişlik ayan oluyor; her yer her yerde. Az şey talep eden muhtar, okuma yazma ve hesap kitap öğretse
yeteceğini temenni ediyor ve karşılaştığı bu manzara karşısında ne yapacağını
düşünen öğretmene yönelip imalı imalı ekliyor; ‘Hele bir başla, sonu
gelir. Başaracaksın, çünkü yalnız bizim için değil, kendin için de.’
Alıyor
eline keseri testereyi, hâle yola koyuyor ortalığı; kerestelerden karatahta ve
sıraları oluşturuyor, düzeni kuruyor. Her sene başında
benim de yaşadıklarımla, daha gelir gelmez karşılaşıyor.
Akşamına
ev oturmasında milletle tanışıyor. Filmde tam, şekeri kırtlama için azı
dişlerine değil de bardağa koyduğundan karıştıracak kaşık bulamadı diye
güldüklerini düşünürken, kameranın açı değiştirmesiyle sigara tüttürtülen 5-6
yaşlarında bir bebeye güldüklerini değişik bir acıyla anlıyoruz.
Sorulu
gözlerini korkuyla yönelten çocukların ayaklarında taşıt lastiklerinden kesilip
biçilmiş ayakkabılar, dağ tepesinde kamyon izleriyle karşılaşan
Selahattin Hocanın anlatımlarında da var. Yalınayak,
ama karlar üstünde yalınayak, mosmor ayaklı yalınayak çocuklar; Taşbaşı’ya
gelen vasıfsız yardım gönüllülerinin ‘bot denen şey ne sıcakmış’ dedikleri gibi.
Beklemekle bir arpa boyu yol alınmıyor, kendi işini kendi görmesi
gerektiğini çabucak kavrayıp varıyor kent denilen büyükçe köye. Valinin evi, hükümet konağı ve ikisinin
ortasında her kademeyi barındıran tek katlı bir okul. Selahattin Hocanın ‘zaten onlardan başka fotoğrafı ve (çilesi) çekilesi
bina yok’ dediği üçlü yapı bunlar olsa gerek.
Müdürlüğe çıktığında muhataplarının görev başında uyuklayıp gazete
okuduğunu, içeri girmesiyle de uyanmadıklarını aktarıyor. Köyde linguistik
dillerini anlamıyor bölge insanının, ilde de bürokratik dille cebelleşiyor. Müdür Bey’in iyi adam olduğunu,
merkezde birkaç gün kalıp eğitimi aksatmasına göz yumacağını söylüyor memur.
Zaten nasıl gidecek ki; ilk otobüs iki gün sonra.
Önündeki
uzun kış için yüklü kumanya almaya gittiği yer, Millî Eğitimle de anlaşmalı
Rize Bakkaliyesi. Nereden çıktı değil mi, Rizeli’nin ne işi var Hakkâri’de?
Sadece o değil, o dönemlerde Trabzonlular da, Artvinliler de gelip kısmen
yerleşmişler; özellikle inşaat ve fırıncılık pastacılık sektörlerinde faaliyet
göstermişler.
Gezerken
etrafı inceliyor ve yüce dağların, köydeki gibi ufku kestiğini görüyor: ‘Bir
denizci için ne büyük işkence. Ufuksuz bir toprak parçası. Kenti çevreleyen,
salt sarp kayalardan oluşan, üstünde hiçbir bitki örtüsü seçilmeyen dağ,
güneşin ışıklarını kente yansıtan bir ayna gibi. Gözlerim alışacak mı bir gün
bu görüntüye?’ Bakalım anlaşabilecek mi; üstlerinde koyu renk, çizgili bir
kumaştan hemen hemen bir örnek ceket, yüzleri güneş yanığıyla esmer, kiminin
gözleri sürmeli, başları değişik bir örtüyle kapalı bu adamlarla?
Yollar
çamur, nefeslenmek için uğradığı dar kapılı ve penceresiz ve enteresan kitapçı
dükkânı koyu karanlık, gözünün alışması zaman alıyor. Kitapçıdan ilginç ve
tutulası tavsiyeler alıyor: ‘Uzun gecelerde, yalnızlığın gecelerinde, bir de
bakarsınız ki, o dilinden anlamadığınız kitap, sizin dilinizden anlamaya
başlamış ve size açılıyor./ İnsan, çok basit şeylere bile, nasıl söyleyeyim,
ilgi duymuyorsa ya da o konuları sevmiyorsa, ne diye anlamaya çaba göstersin?’
Mahkemenin
önünden geçerken kalabalığa denk geliyor. Hemen herkesin bir davası var. Duruşmalar,
yollar kapalı diye ertelenecek değil a! (Selahattin Hocanın dediği; ya askere ya da birini öldürdüklerinde
mahkemeye gitmek için köyden çıkan insanlar.) Herkes herkesi tanıyor; soru sormadan, izleyerek
dinleyerek hissederek anlamaya, anlamlandırmaya çabalıyor.
Müdürün,
kalın kaşlarını kaldırıp etkisini ölçmek istermiş gibi tepeden tırnağa süzerek
sarf ettiği sözler: ‘Biliyorum, burada hiçbir şey yok. Ne yaparsınız,
devletimiz her yere elini uzatamıyor.’ Ve ekliyor: ‘Buranın havası size yarayacak.’ Sonunda anlıyoruz ki, yaramıyor. Bana da
yaramamıştı. Zorluğuyla birlikte iyi yanından bakmasını da tavsiye eder: ‘Bu çıplak dağları bir de kar altında
görün. Tüm yollar kapanır, günlerce, haftalarca kapalı kalırız burada.
Güneydeki kazalarla, köylerle ilişkiler kesilir. Ama görünüme diyecek yoktur.
Bu yükseklikte, bu ufuksuz topraklarda, bu sonsuz beyazlıkta insan kendini
bambaşka duyar, daha özgür.’[2]
Kucağında
kitap defter, tümü açılmış bir tomar mektup, gazete, dergi ve her köy
öğretmeninden beklenen dermanlarla yolları arşınlar.[3]
Öğretmen, devlet adına ıssız dağ başında her şeydir; öğretir, dilekçe yazar,
tedavi eder, yol gösterir. Defter ve kalemleri kendisi alır. Kitaplarla
birlikte dergileri ve devletin oralarda varlığının kanıtı iki de bayrak verirler.
Teslim tesellüm kâğıdı uzatırlar; alınır, karşılıklı imzalanır. Mal ve insan (2010’larda
Sadi’nin kamyonetinde yazan tabeşayı hatırlayın: Yük ve insan taşınır) arayan
kamyoncuyla anlaşır, kasasına yerleşir; kazazedeler, sürgünler, vurulmuşlar,
vurgun yemişler, atılmışlar, yadsınmışlar, kargınmışlar gibi. Şoför mahalli
tutulmuştur. Yaban başka nerede oturabilir ki, ben de
Selahattin Hoca da arkalarda oturmuşuzdur ilk zamanlarda. Yanında cüzamlı babalar, oğullar,
yardım faslından un çuvalları, süt tozu kutuları ve ilaçlar, iki koyun, üç keçi
koyulurlar yola. Zorlu tabiat şartlarında içleri dışlarına çıka çıka, derin
derin soluyup, insanların yazgısı üstünde kafa yorup, bağırlarını kâh rüzgâra
açıp kâh kapayıp, kâh terleyip kâh üşüyüp, kendi kendilerine sarılarak 60 km.lik
yolu alırlar. Kimsesiz dağ yollarında, kimsesiz bir yolcu olarak dilinde, sanki
daha önce yüzyıllardır söylenen türküler mırıldanır.
Yol
ayrımından sonra çevreyi bilen atla ve katırla devam eder yoluna: ‘Haritasını
biliyor gittiği yolun. At götürüyor bizi, at buluyor yolumuzu. At buralı, biz
değiliz.’ Yine de güvensizdir zorlu yolculuk: ‘Ama korkuyor. Korkmaktan ve kendinden.
Dağ başında böylesi bir yolculukta korkar insan, dağdan, kurttan, yolunu şaşırabilecek
attan. Her şeyden ve kendinden.’
Köyde
her gece karanlığa gömülür tabiatın ortasında, pardon tepesinde. Ama karanlıkta
sesler daha bir duyulmaya başlar. Dağ başı gecesinin çıkardığı seslere kulak
vererek beklemekten usanır. Her şey olabilir, akla gelen ya da gelmeyen her
şey.
Kendini dağ başında bulan herkes gibi zamanla
öğrenir birçok şeyi. En başta dillerini öğrenmeye çalışıyor, faydalı olabilmek
için. Birbirlerinin
dillerini az çok veya çok az anlıyorlar. ‘Sözcüklerini ortak sözcüklerimizi
öğreneceğim onlardan. O sözcüklerle konuşmaya çalışacağım onlarla ve yenilerini
ekleyeceğim.’ Gökyüzüne yakın bir dağ başında, insanoğlu nelere dayanmadı, O da dayanıyor. Köydeki çocukları değiştirmeye/eğitmeye çalışırken
aslında köy de onu değiştiriyor/eğitiyor.[4]
Ölen bebeler ve
dermansızlık
2010’lu
yıllardan sonra benim gördüğüm; en uzak dağ köylerinde bile insanların, her
türlü imkâna günübirlik ulaşma konusunda neredeyse merkezdekiler kadar
fırsatları olduğuydu. Ama 1950’ler, 1970’ler böyle değildi. Bir kere şimdi
herkesin elinde akıllı telefonlar ve internet olması, insanları kıs(tır)ılmışlık
hissinden kurtarıyor. Yolların açılması ve araçların da yaygınlaşması, bir âfet
olmadığı sürece günlük hayatı daha katlanılabilir kılıyor. Rutin günlerde
hastaneye yetişemediği için veya ilaçsızlık yüzünden ölen, sakat kalan hiç
kimseye rastlamadım. Ama eskiden bunlar her gün yaşanan, hele bir de salgın
başladığında insanların ve kurumların elini kolunu bağlayan canavarlardı.
Göz
göre göre ilkin karınları, sonra elleri ve ayakları şişen bebeklere bildikleri
tüm otları kaynatıp içiriyorlar, yumuşattıkları yaprakları yağ ile havanda
dövüp tülbende sarıp şiş karnın üstüne koyuyorlar. Yetmiyor, görünmez güçlerden
medet umup yastığının altına -ne işe yarayacaksa- muskalar ve başucuna -ne iş
görecekse- Mushaf yerleştiriyorlar. Ancak üç-dört gün yaşayabildikten sonra,
yine canını tutamıyor yavrucaklar. Birinin başında beklerken başka bir evden
cenaze haberi geliyor, gece vakti hocanın kapısı acil koduyla çalınıyor; görmüş
geçirmişliği var ne de olsa, ama onun da eli kolu bağlı. Ne olduğunu bilmiyor
ki, çantasında ona göre donanım veya ilaç yok ki. Ancak plesebo etkisiyle
kandırmaya yarıyor hastaları; o da havale geçiren ve kendinde olmayan çocukta
etkili olmuyor. Plesebo, bilinç gerektirir.
‘Daha
soğumamış, soğumasını yavaş yavaş avuçlarımda duyduğum bir çocuk ölüsü önünde
tutamadım kendimi. Odadakilerden, yalnız çocuğun anasının gözyaşları eşlik
ediyordu benimkine. Görünce şaşırdılar. Birbirimize hiçbir şey söylemedik.
Yalnız bakıştık. Bugün köyde sanki olağanüstü bir şey olmamış gibi. Ve sonra
birlikte yürüdük./ Eğildi, yavrunun yamalı beze sarılı ölüsünü çukurun içine
bıraktı./ Hepsi olağan bir iş yapar gibiydiler. Örneğin, ağaç diker, buğday
eker, odun keser, yün kırpar gibi./ Duymadığım, duyduklarımı da anlamadığım
sözcükler./ Ben değil, adımlarım izledi onların adımlarını. Donuk, anlamsız, acı
çekmeyen, acısını dışa vurmayan bir yüz. Burada hayat bu, çaresiz.’
Babalar
altı çocuğunu bırakıp gurbete ayrıldığı evine döndüğünde bazen yarısının
öldüğünü görüyor. Haber ulaşmamış, ama zaten bekliyor böyle bir kaybı. Acaba
hangisi öldü, acaba hangisi ölüm döşeğinde? Kimler şahit oldu son anlarına, çok
çile çekti mi; bunları öğrenmesinin bir anlamı olmasa da haftalar aylar sonra
münasip bir zamanda usulca anlatılıyor yarası fazla deşilmeden.
Olmadan
olana ve yaşamadan ölene çare bulamayınca durumu merkeze bildirmeye karar
veriliyor kızgınca. Tabii her zamanki gibi vurulan başlar çatladığıyla kalıyor,
o kadar. Beş çocuk yerine, sekiz yazıyor, durumun vahametini kavrasınlar diye.
İstersen iki katını yaz, zaten ordu malı hediklerle de olsa ulak[5]
gidip gelene kadar, o sayıya da ulaşılır. Ayrıca bir çocuk da kıymetli değil
midir, sayıyla mı ölçeceğiz canın ehemmiyetini! Hoca, bilir işlerin nasıl
yürütülmediğini, ‘yukarıya yazmak’la bırakmaz peşini. Sorar, sorgular,
araştırır, dertlenir, takip eder, hesap sorar, gücü yetiyorsa neticelendirir. ‘Ne
kadar kısa yaşıyoruz/ Ne uzun ölüyoruz/ Oy ölüm/ Sen de ölesin.’ ‘Ya kentten
beklenen ve gelmeyen haberler ya bir başkaldırma; ya dün geceki ağıt ya da
benim kendi ölümüm, beklediğim; ya da ansımaya çalıştığım ya da gördüklerimin
ya da gömdüklerimin anısı. Bilmiyorum.’
Çocuklara
yazdırdığı cümlelerin içine de sızıyor ölüm ve çaresizlik. Fayda etmesi
beklenen yukarıya yazılanlar yerine, kendilerince dert ortağı olurlar bari: ‘Bebeler
hasta toktor yok ilaç öretme./ Ahmetli kardeş hasta yok aşı yok toktor yok sabu
yıkanmaz evden ele geçer bulaşıcı hastalık çocukla bebele ölür.’ Roller
değişir; onlara öğretirken kendi de öğrencisi olur yaşananların.
Ulak
güya ana yoldan gidip gelecektir; tabii açıksa. “Jipten Gezne’de inecekler.
Yanlarına iki jandarma alacaklar. Her geçtikleri köyde konaklayacaklar. Eğer
böyleyse, Gezne’den buraya, yolculukları üç gün sürebilir. Ama hangi doktor bu
kış kıyamette tırmanır bu dağlara bebeler ölüyor diye? Ramazan gelmedi.
Gezne’den bir köylü geldi. Bir bebeleri daha ölmüş dün. Haberlerin arasında
bunu verdi.” Ramazan gelse ne işe yarayacak, yanında doktor ilaç getiremeyeceği
o kadar belliyken, yine de ümitlenirler işte, başka tutamakları olmadığından.
Karların,
buzlu kayaların üstünde ve ağaçsız çıplak dağlarda da doğan, tüm güzelliğiyle
ve tüm korkunçluğuyla karşı tepeden yükselen güneşle gelen haberci belki iyi
haberler getirir. Yok oğlu yok; kanmıştır yine boş yere. “Kimse yoktur gelecek,
sen bilmez misin? Elimden aldılar mektubu. ‘Biz verik’ dediler. Sokmadılar beni
yanına. Dört gün bekledim. Handa kaldım. Her gün gidip sordum. ‘Verdik, sen git’
dediler. Ben gitmem, cevabı almadan gitmem, böyle dedim. Dört gece yattım
handa. Param bitti, döndüm. Onlar da duymuşlar. Ama gelecek kimse yoktur.
Verecekleri derman yoktur.”
Ne
çok acı var: ‘Sen git, biz gerekeni yapacağız.’ Gereken dağları taşları aşıp
derman ulaştırmakken, yaptıklarıysa ‘yukarıya yazmak’tır. Bu kadar beceriksiz,
vasıfsız ve yoksunken bile Hocanın taleplerine kızıyor, kendilerini baypas ve
paspas edip Bakanlığa doğrudan telgraf çekmesinden rahatsız oluyorlar. Ne
istiyorsa bizden istesin diyenler, sadece bunu demekle ve sözlerini yemekle
kalıyorlar.[6] Size bir
şey söyleyeyim mi, işin aslı onlar da Hoca gibi her şeyin farkındadırlar. Ama
aradaki en büyük fark, onların alışmış olmalarıdır.
Merkez
tarafından ciddiye alınmadığında çıldırasıya kızar Hoca. On gün içinde on yedi
çocuk, yine teşhis edilemeyen bir hastalıktan ölmüştür. Muhtara söyler; ‘Eğer
sen gitmezsen, ben giderim. Ama bir daha da geri dönmem, bilesin.’ diye tehdit
de eder. Yol iz bilemeyeceğini, dağ başlarında yiteceğini, kurda kuşa yem olacağını
söyleyen muhtarı güç bela ikna eder de gönderir. ‘Kurtlara yem olmazsan,
dinlenmek için gireceğin bir kovukta, yorgunluktan, soğuktan bir an için
gözlerini kaparsın ve bir daha açamazsın, donup gidersin.’[7] (Yaşananlar ne kadar gerçek ve o kadar da saçma ki, yani iş ne kadar
ehemmiyetli olursa olsun, ilişkilerin sağlam değilse maalesef kimse
ilgilenmiyor.) Bunların,
tüm bunların üstüne Hoca delleniyor ve gemileri yakıp hediksiz korumasız
vuruyor kendini karın tipinin içine ve şehre yollanıyor. Neden sonra gittiği
fark ediliyor da, peşinden ulaşılıp -muhtarın kehaneti gerçekleşiyor- donmak
üzereyken kızaklı sedyeyle kurtarılıyor. Muhtar gidecektir gitmesine de, çaresizlikten
başka neyin cevabını getirebilir ki? Umuttan ümit kesilen noktadadır herkes. Sadece gözleri ve burnu açık, sarmalanmış bedeniyle, ayaklarına hedikleri geçirmiş, beline
tabancasını koynuna zarfları dilekçeleri yerleştirmiş, bu dağların adamı olarak
çıkıyor yola. Hoca tipide muhtarın siluetini gözden yitirir yitirmez anlıyor,
sonucu belli olan mektupları götürmenin saçmalığını. Valinin
karşısına ne kadar çıkmak istese de aradaki duvarlardan geçemez muhtar da. (Dere ıslahı konusunda yaşadığımız mağduriyeti şube müdürüne
bildirdiğimizde de aynı cevapsızlıkla karşılaşmıştık. ‘İsteklerimi, umutlarımı geciktiren her an bana
dayanılmaz bir uzunlukta gelir’ cümlesi, köşesine cümlemiz için kurulmuştur
sanki.) ‘Benim
görevim bu. Ben yazar durumu bildiririm. İlgililer ne yaparsa yapar. Günah
benden gitti. Bu mu?’
Nihayet
muhatap alan Vali, yolları açıp derman göndermek yerine Hocayı sorar muhtara,
‘sakıncalı ve dedikleri kadar üşütük zavallı’ diye söylenir arkasından. Köyde
ne yaptığını, çocukları iyi okutup okutmadığını, köylüyle neler konuştuğunu merak
eder. Türkçesi kısıtlı olan muhtar, tümden dilsiz kesilir, dile getiremez
taleplerini. Eli boş döner köye. ‘İnsanoğlu kendine yetmesini bilseydi, önemli
bir sorunu çözümlemiş olurdu. Ancak bir çılgın yetebilir kendine. Çünkü onun
dünyası başkalarıyla doludur. Henüz çıldırmayan bir insan nasıl yetebilir
kendine. Akıl denen o bela henüz başındayken. Yaşam tüm çıplaklığı içinde
belirir. Tüm çıplaklığı içinde, yani acımasız ve insanoğluna kendi kendine
yetmeyeceğini bildirerek. Gerçekliklerden doğan başkaldırıcı olaylar var.
Saçmalıklar. Dayanılmazlıklar. Sonra tehlikeler var. Salgın hastalık. Kapalı
yollar. Donma. Kurtlar.’
Cevap
yine dört gün sonra saman rengi bir zarfın içinde gelir. Yollar açılır açılmaz
geleceklermiş. Yolları açmak kimin görevi peki! Yırtıp sobaya atar. Haftalar
geçiyor, bebeler bir yandan doğmaya, bir yandan ölmeye devam ediyor.
Çocuklardan
sonra, koyunlar da başlar ölmeye. Ölmeden yetişip kesemediklerine hayıflanır
köylü. Peki, ya bebekler, onları da ölmeden
once son bir kez öpemeyen babaları kahırlanmaz mı sanırsınız?
‘Hadi,
çak kibritini, titrek ışığında lambanın yazmak için yaşamadan ölenleri, ölmekte
olanları. Yatağın üstündeki kilimi attı. Kilimin altında bir battaniye, onun da
altında bir yorgan var. Kendinin olmayan bu akşamda yaz bakalım ne olduysa. Odanın
bir ucundaki konserve kutusunun içindeki sidik. İçimde biriktirdiğim, içimde,
kafamın bir kıyısında kalmış, benden öç almak isteyen, eski, unutulmuş bir ses.
Bu dağ başında, bu yalnızlıkta, bu ufuksuz topraklarda, bu ıssızlıkta, bu
kadınsızlıkta. Biz çıldırırsak buradakiler ne yapsın? Sonra yanmayan lamba. Kalkamamak,
yürüyememek, yalnız alt ve üst çenenin birbirine vurması. Titreyen ve
parçalanan yürek.’
Ölen
bebeler için elinden hiçbir şey gelmemesinden artık çok sıkılır. Bu kışta
kıyamette ne çılgınlık! Evet, ama artık dayanamaz, ayağına hedikleri geçirir,
yanına Ramazan’ı alıp yola koyulur. Sekiz saatte varır kente. Dört saat dağdan
iniş. Yayan. İki saat jandarma karakolunda araç bekleyiş. İki saat otobüs
yolculuğu. Sonuçlar yine benzer olsa da, harekete geçmiş, mesuliyetinin
sınırlarını sonuna kadar zorlamıştır.
Anlatamayacağı,
sözcüklere sığmayan bir duygu peydahlanıyor içinde. Kandilin soluk ve titrek
ışığında dışarıdan gelen köpek ulumalarını, çaresiz gecelerde yalnız
bırakmıyorlar diye seviyor. Ondan elli sene sonra, ne yapabileceğimizi
bilmeden, öylece oturup kaldığımız yatağın üstünde, çatışma seslerine de bu şekilde mi mukabele edecektik?
Karlar
eriyip de yollar açıldığında, artık ölecek bebe kalmıyor; kış yükünü alıp
gittiğinde ağlayacak yaş kalmadığı gibi gözlerde. ‘Ölüleri de aşılayacak
mısınız’ diye sitemle sorar doktora Hoca, ‘açalım mı mezarları.’
Yaşadıkları
karşısında bazen aklına mukayyet olamayıp uzun yıllardır oralarda yaşadığını
vehmeden Hoca, mevsim dönüp Güneş esas yüzünü gösterip karlar eridiğinde köye
gelen müfettişin, özgürlüğünü tebliğ etmesi karşısında şaşkınlığını
gizleyemiyor. Çaydanlık elinde, soru dolu gözlerle nereye gideceğini, gidecek
bir yerinin olmadığını, artık bundan sonra gitmesinin anlamsız olduğunu
söylüyor. Her tayin döneminden, özellikle son sene yine orada kaldığımızı
öğrendikten sonra biraz daha oralı olmaya başlayan bizlerin, gidiş
kararnamemizi elimize aldığımızda hissettiklerimizi yaşıyor. Ben öyle zannetmek
istiyorum ki, bu müfettiş Selahattin Şimşek olsun. İleride bakarsınız bir film
çevrilir de, O’nun yanına gidip
gelirken görürüz onu sahnelerde.
Kuma
1.
Asê
Önceki
bölümde detaylıca okudunuz.
2.
Zazi
Burada
da Asê’yle aynı derdin ortağı Zazi’dir, üstüne kuma getirir muhtar. Asê de kuma
gitmişti ve bu, üstüne gidilen kadar, kumanın da hikâyesinin ızdıraplarla dolu
olduğunu bilmemizi sağlıyor. Kim bilir, şehir merkezinde çamurlu yollarda
müstakbel kocasının iki metre arkasından yürüyen kadın, hayatta daha ne
geriliklere muhatap oluyor ve olacaktır! Zazi ne kadar kahretse de kocasına,
yine de kumasının yatağını kendisi döşer, yorganını diker, düğün alayının en
önünde yeni geline yol göstererek evine yerleştirir, elleriyle kocasına teslim
eder. Asê’yi güzel karşılayan, ablalık yapan Ayşe gibidir. Zaten ezildikleri bu
sistemde bir de birbirlerini ezmezler, altta kalanın canı çıksın demezler. Ama
adamlara bilenirler. Herif ne zaman Zazi’ye yanaşmak istese yüz bulamaz, ama şu
okkalı cevabı bulur karşısında; ‘Bundan böyle kardeşiz muhtar, bunu böyle
bilesin.’
Sadece
kumacılık değil, pezevenklik de yapıyor muhtar: Öğretmene yemek gönderdiğinde; ‘Yardım
gerektir; yabancıya, yoksula.’ diyor ve ekliyor, ‘bekâra’. Sonra niyetini açık
ediyor. Erkek adama avrat gerektiğini söylüyor. Ücreti mukabilinde bir kız
ayarlayabileceğini, hizmetini göreceğini ve memleketine giderken de
bırakabileceğini dillendiriyor. Neymiş, sonrasında babası kızı bir başkasına
satarmış, boşta kalmazmış! Hoca elinin tersiyle itiyor tabii iğrençliği.
Onca
yoksulluğun içinde düğünlerin ne kadar önemli olduğunu gösteren bir sahne;
muhtar karın kışın ortasında nereden bulmuşsa bir jeneratör tedarik etmiş,
düğünde her tarafın gündüz gibi olmasını sağlıyor; evlenirken söz verdiği
Zazi’nin içi karanlıkta kan ağlarken.
3. Ayşe
Kuma
(Umut Dağ, 2012)
Kansere yakalanan ve
ölümle pençeleşircesine hastalığı ilerlediği için, çocukları sahipsiz kalmasın,
emin ellerde olsun diye, kocasının, üstüne yeniden evlenmesini hayattayken
kendi elleriyle gerçekleştiren Fatma. Evli büyük kızının bu işin üstesinden
gelebileceğine inanmıyor. O da yeni gelinin gerdek yatağını bile yine kendi
elleriyle hazırlıyor. Bu ne merhamet, bu ne menem özveri? Etrafın sorgulu
bakışlarını başarıyla cevaplıyor. Pek kimse de yadırgamıyor açıkçası, başlarda
gurbetçilerin “Anadolu’dan helal süt emmiş, temiz aile kızı alma” düğünü gibi
gözüken töreni. Ayşe nasıl ve ne için razı geliyor acaba böyle bir gelinliğe?
Evin oğluyla evlendiği imajı verilip Avrupa’ya gittiklerinde ancak anlıyoruz
kazın ayağının öyle olmadığını. Terk edilemeyen, yıkılamayan, yakılamayan
gelenek ve törelerin arasına sıkışan bir aile; alelacele bir çocuk da
yapıyorlar ki, bağ güçlensin. Evin, kendisiyle yaşıt ve büyük kızlarının ters
bakışları kumayı kabullenmeye dönüyor zamanla. Ama yine de adapte olma
çabaları, dil öğrenme girişimleri küçümseniyor, asla bünyeye uyum
sağlayamayacak yabancının.
Filmin yarısında,
senaristler yine kulağımızı ters elle tutturuyor. Türkiye’de bir mezarlıkta
kızların ‘baba baba’ diye seslenmeleriyle uyanıyoruz meseleye. Beklenen değil,
olacak olan oluyor. Kadın kanserden kurtuluyor, onun yerine adam ölüyor aniden.
Her şeyi planlayan anne, çocuklarının aksi tavırlarına rağmen Ayşe’yi yuvada
tutuyor, ailenin sabit bir üyesi sayarak. Elin kızı diye kakılıp hor görülüyor
burada da kuma, her ne kadar Fatma ona arka çıksa da. Ama yine de, sabah
programlarında rastladığımız çarpık ilişkiler yumağı sarmalanıyor birbiri
ardınca. Önceki yaşananları normal karşılayan ahlâk eşiği, kim bilir daha neleri
kaldırır diye çok da şa’apmıyoruz gördüklerimize.
Ayşe ailede tutunabilmek
için çocuk yapmanın yanında para da yapması gerekliliğiyle markette işe
başlıyor. Beklenen bu sefer oluyor ve reyon görevlisi Osman’la aşk yaşıyor,
depolarda falan fingirdeşiyorlar. Beklentilerimi iyice bozutup evin oğluyla
evlendirilir diye düşünürken, neyse ki Osman’la mercimek pişirmeleri havsalamı
çok zorlamıyor. Aslında Ayşe de yürüyor evin oğluna, ama yine neyse ki herif
gay çıkıyor da, bir de ensest görmüyoruz. Bunlar markette terli telaşlı
debelendikleri bir akşamüstü, depoda yakalanıyorlar ev ahalisine topluca. Fatma
Ayşe’yi tuttuğu gibi saç baş yolup Viyana’nın ortasında eve kadar sürüklüyor,
sürtüklüğünü tescilliyor iyice. Kızlarını karşısına alma pahasına yanında
durduğu kadın ‘bunu ona yapınca’ delleniyor, bu sefer kızlar onu teskin etmeye,
elinden almaya çalışıyor. Yılların çabasıyla biriktirdiği her şeyi, ailesini,
evini, yatağını, kocasını verdiği ve paylaştığı için karşılığının bu olması
karşısında fıttırıyor, hasta vücudunun son gücüyle çullanıyor üstüne. Bir nevi
hizmetçi olarak geldiği evde, aile için saçını süpürge ederken iyiydi, ama ‘kendisi
için yaşama vakti’ geldiğinde ihanetle suçlanıyor. Aslında ortada ihanet falan
yok; etrafın olayı farklı bilmesinden dolayı, evli bilinen Ayşe’nin bunu
yapması ve sırlarının ortaya çıkması rezillik olarak algılanıyor. Yoksa dul bir
kadının başkasıyla aşk ve cinsel birliktelik yaşaması değil yadırganan; mesele,
aile namusunun görece iki paralık edilmesi. Ayşe de her daim bu tiyatroyu
sürdüremeyip aklının önüne geçen hislerine mağlûp oluyor ve Batı’nın yamuk
ahlâkı ile Anadolu’nun çarpık irfanı kombo yaparak ortalığın altını üstüne
getiriyor. Yaşananlar gün yüzüne çıkmasın, en azından Ayşe’nin ailesi duymasın
diye de onu sahipleniyorlar bir yandan. E bebek de var ortada, babanın kanını
taşıyor sonuçta, Ayşe’yi gönderseler bile, çocuğu vermek işlerine gelmiyor.
Anne evde istemiyor, ama kızlar ‘başımıza sen getirdin, şimdi de katlanacaksın’
diye ona yükleniyorlar. Kan kusuyor, kızılcık
şerbeti içtim diyorlar. (Buna parelel izlediğim bir komedi skecinde de,
yanlışlıkla damadıyla evlenen kayınpedere karısı şöyle diyordu; ‘konu komşuya
ne diyeceğiz, herkes aşk-ı memnu senaryosu zannedecek.’ Gördüğünüz gibi, dar
çerçevede kaldığında, etrafa yayılmadığında her şey meşru.) Günler geçip
ortalık sakinleşince, olanların üstüne transparan da olsa perde çekip eski hayatlarına
devam ediyorlar. Bu yönleri sinemaya kitaplara çok yansıtılmayan gurbet
yaşamının kim bilir daha nice hikâyeleri vardır böylesi.
Türkiye’de resmî olarak evin
oğlu Hasan’ın karısı gözüken Ayşe, Avusturya’da aile içinde babanın karısı
oluyor. Şark kurnazlığına gel, uluslararası bağlantısızlıklardan faydalanmada
üstünüze yok. Kazan kazan politikası, her masada varlar. Herkes bebeği Hasan’ın
sanıyor, ama iş öyle değil. Diyelim ki aile bir trafik kazasında komple öldü,
sırrı bilen kalmadı ve sadece bebek sağ kaldı. Akrabaları, komşuları, kamu
görevlileri nasıl davranacak çocuğa, hayatı elinden çalınmış olmayacak mı!
Alenen bildirme ve açıkça ilân etme üzerine kurulan nikâh akdi, bu şekilde bir
çalıyı dolanmayı kaldırır mı? Onu bilemem, ama bu hamur çok su kaldırır.
4. Hanım
Kuma
(Atıf Yılmaz, 1974)
Fazla uzatmadan giriyorum
mevzuya: Ali’nin anası gerdekte oynaşan çifte, özellikle de geline kapı
eşiğinden seslenir; ‘Hanım kız, sana oğul verdim, senden de oğul isterim.’ Tam
Asê’nin babaannesi, değil mi! Hanım çeşme başında eğleşen hamile kadınlara
bakıp mahcup olur, çocuğu olmuyor diye. Beklenti o yönde hep ve büyük. Sudan
dönerken kayınvalidesi başka bir akrabasının çocuğunu seviyordur, Hanım’a
duyurarak onun altı çocuk yaptığını, her sene bir tane doğurduğunu, yedincinin
de yolda olduğunu dillendirir. Ahırda süt sağan Hanım’ın önünden buzağıyı alır,
ehleyip pehleyip, ünlemelerde bile hep dokundurarak; Öksüz’de Kezban’ın hayvan yavrularına öykünmesi gibi kıskanmaktadır
oysa o da. Kadın dünya evine mi girdi, Yedikule zindanına mı belli değil.
Tarlada çalışan oğlunu gösterip, ‘Bak tarlaya saçtığı tohumlar yeşerip boy
atıyor, ya senin tarla, niçin kurak niçin verimsiz; hadi bak burada bile olur,
şu ağacın altında gönülden sokul oğluma da iki tarlaya birden eksin, birine
tohum diğerine döl.’ Kafayı yemiş kadın, Dallı sülalesinin dalları kuruyacak
diye ödü kopuyor, düşmanları aykırı konuşacak diye ha bire zorluyor karı
kocayı. Boş beşiklerde hayali bebekler uyutuyor, salıncaklar kuruyor, hırsla
sallıyor. Ve tabii taşranın bir numaralı çaresi Cinci Ağaya gidiliyor. Bize de
çocukken içirilen iğrenç kokulu mürekkepli okunmuş sulardan içirip kurşun
döküyorlar. Kalemle kadının göbeğine yamuk yumuk harflerle güya sihirli sözler
yazıyor, dört karılı Cinci. Hıdırellez gecesi kutlu ağacın altında oyuncak
bebekleri koyduğu oyuncak beşikleri dehleyip temenna ettiriliyor. Yanına
yanaşan altı çocuklu şırfıntı Hatçe kadın (o da Cinci’nin karılarından biridir)
güya çok çocuktan yakınır, kimseye söylememesi koşuluyla Hanım’ı Cinci Ağa’nın
evinin yanındaki gölete yönlendirir. Bilip veya bilmeden, uzaktan sunar kadını;
ağaçların arkasından yutkunarak iç geçiren Ağaya. Sırada, yine yellöz Hatçe’nin
yönlendirme ve ayartmasıyla, bunca köyün kadınına derman bulan İshak Dede
vardır. Dicle kenarında bulgur yıkarlarken kandırır yine saf ve törelerin kör
güdümündeki Hanım’ı. Ali’nin kasabaya indiği bir gece gidip çaputlu ağacın
altında dualar ettiği sırada kim çıkagelir dersiniz. “Yumurtaya can veren Allah’ım,
köylük yerde yüzümü yere eğdirme.” diye yakarır. Ne kadar acı değil mi,
baskılar sonucu basireti bağlanıyor kadıncağızın, aradaki müzevvir taifesi de
işini hakkıyla yapınca yalanlara kanıyor. (Kendi öz karısını şeyhine sunup
kapıda bekleyen herifler gördü bu gözler gerçek hayatta, filmde de ne
anlatılırsa yaşanmıştır diyebiliriz artık.) Nurettin Topçu’nun Taşralı’da anlattığı müsvedde
üfürükçüler, burada da peydah olur çaresizlerin hayatına. (Kısa bir not:
Yeşilçam, hocaları olmadıkları gibi kötü göstermiyor, kötü hocaları oldukları
gibi gösteriyor.) Avına sessizce sinsice yanaşıp, gözleri kapalı dua eden
kadına musallat olur. Ama neyse ki kurtulur Hanım, kandili rezilin sırtında
parçalayıp cübbesini yakarak. Bütün kadınlar adına yakar cübbeyi aslında.
Ali artık ne köy
meydanından geçebilir, ne de Cinci’nin organize ettiği çocukların bile dilinden
kurtulabilir. ‘Tarlan nasıl, bu sene ürün verecek mi?’ diye sordukları, tabii
ki Hanım’dır. Hanım da o sırada, eliyle yapıp sarmaladığı taş bebeğe can
vermesi için yaradanına yakarmaktadır. Elleri vurmaya yeltenen Ali’yi durduran
anası, ‘git de kısır karınla gör hesabını’ der. Bütün köyün şom ağızları önden
arkadan, anası da kapının eşiğinden ‘hani çocuk nerede’ diye koro hâlinde dalga
geçerler. Hatta anası, ‘çocuk yoksa ne işime yararsın’ bile der. Bunlardan
bıkıp birbirlerine sığındıkları bir gün, köyden şehre göçüp ortadan kaybolma
planları yapan Ali’ye Hanım, olmaz öyle; ‘Sen dölsüz değilsin, kusur varsa
bendedir.’ deyip duvarlara yöneltiyor bakışlarını, ortamın havası değişiyor da
en azından ve ‘o kadar da normal değilmiş diyecekleri’ fikri aşılanıyor
seyirciye; ‘Getireceğim sana doğurgan bir kuma, boy boy çocukların olacak.
Senin çocuklarını ben büyüteceğim.’ Yani bir yandan da bilinçaltında ve
üstünde, çocukların adamın olduğunu kabullendikleri çok açık. Başkasından doğan
bebelerin Ali’nin olduğunu söylüyor, ama kendi de doğursaydı durum
değişmeyecekti ki. Viyana’daki Fatma gibi o da ‘kendi ayıbı’nı kapatıyor.
Meseleyi açtıkları Ali’nin anası, fikri beğeniyor, ama ‘bedava avrat vermezler
ki’ diye sertleşiyor ve Hanım, annesinden yadigâr kolyeyi teslim ediyor ve ana
artık ‘güzelim, kızım’ diye sevmeye başlıyor gelinini. ‘Komşular görsünler de
bu fedakârlık karşısında utansınlar’ demesi, aslında tüm işlerin çevreye ve
gösterişe göre dizayn edildiği taşra gerçeğini suratımıza yine çarpıyor. Hanım,
kuma bulmak için köy köy dolaşmaya çıktığında, gönlünü yeni kıza
kaptırmayacağını taahhüt eden Ali’ye, ‘zaten güzel olmasa da olur, maksat çocuk
değil mi’ diyor. ‘Yeni gelinin de çocuğu olmazsa, üstüne bir daha kuma mı
arayacaksın’ diyenlere, yine “kusur Ali’de olamaz” diye kızıyor. Kime sorduysa,
‘bu parayla kız bulamazsın’ cevabını alıyor. Sanki mal almaya çıkmış. Kör,
topal, kolsuz, bacaksız kızlara bile fiyat sorup peşin veya senetle kaça
vereceklerini öğreniyor. Alıcıysa indirim yapacaklarını duyuyoruz, vay ki bu
cenderedeki, babalarının abilerinin elinde mala dönüşen kız çocuklarının hâline!
Babasının mezarıyla ve yıllar önce ayrıldığı yıkık dökük eviyle hasret gideriyor
o taraflardan geçerken.
Yolda rastladığı kör
kadın, ‘kurtar beni bu zalimlerin elinden, 1000 liraya bile verirler,
çocuklarım da senin olur, hem güzel kuma başına dert bela olur tepene çıkar,
sülalem doğurgandır, mesele çocuksa boy boy doğururum, hem çocuklar da senin
olur, üzerine de geçiririm’ diyor. Şartları kabul ediyor ve kör kızın
kaporasını verip ayrılıyor köyden. Haftasına da düğününü kendi elleriyle yapıyor,
gerdek yatağını gönlünce döşüyor. Viyana’da ne olduysa Hasankeyf’te de aynısı oluyor,
Ali kör kızın koynuna teslim ediliyor. Zeliha’da döl tuttuğunu müjdelemek için
tarlaya koşan annesi, haberi verir vermez ölüyor, gözleri arkada gitmiyor. Döl
tutunca körün gözü açılıyor ve Hanım’a hor davranmaya başlıyor. Artık o
istediği akşamlarda paylaşıyor Ali’yi. Bebeği düşürürüm tehdit ve şantajıyla
kendisini yedirtiyor, gezdirtiyor, tuvalete götürtüyor, yıkatıp paklatıyor.
Bundan yakınan Hanım’a Ali, ‘o yumurtaya bastırılmış tavuk, kunlayacak eşek’
diye teselli veriyor. Zeliha, Hanım’ı Ali’ye şikâyet etmeyeceğini taahhüt
ederken aslında kendi acizliğini garantiye alıyor: Ali’nin mahpus damlarına
düşmemesi ve kendisinin de, koca avrat diye isimlendirdiği Hanım gibi bir
hizmetçiden mahrum kalmaması adına gizliyor, güya şahit olduklarını.
Gönülleri bir olduğundan gizli
gizli ahırları samanlıkları seyran edip hâlleşen ikili, neden sonra döl tutturuyorlar.
O sırada başka bir mesele daha orta yere dökülüyor; köyde geçim derdi.
Yarıcılıktan, toprağın verimsizliğinden, ağalıktan, cincilikten, yobazlıktan ve
toptan imkânnsızlıklardan bıkıp şehre gitmeyi düşlüyor Ali. O gidince Zeliha,
kuru gebelikten çocuksuz kalıp hava doğuruyor. Suç yine kalıyor Ali’ye, “tohum
çürümüşse tarla ne’ylesin” diyor kör olasıca. O sıralarda Hanım’ın başı dönmeye
midesi bulanmaya başlıyor. İki aydan fazla gebe olduğunu öğrendiğinde neşesi
yerine geliyor, türkülerle şenlenip, orada burada yoktan yere oyunlar oynuyor.
Zeliha, kör gözüne bakmadan, Ali’nin yokluğunda, bebeğin oynaşından olduğu
dedikodusunu yayıyor; ‘kör avrat şahan gözlü de olsa, dile düşmüş avrattan
iyidir.’ Hanım, dertten derde düşmüştür. Köye geldiğinde oğlunun müjdesini alıyor
Ali. Ama kör tavuk onu da inandırmaya çalışıyor; ‘dölsüz Ali desinler de
boynuzlu Ali demesinler.’ Köye yayılıyor ve herkes müjde beklermiş gibi kapıda
bitiveriyor, namusunu temizlenmesi için baskı yapıyorlar. Sabaha kadar ‘kahpenin
leşi’ni teslim etmezse günah onlardan gidecekmiş, bak hele. Hanım namusundan, onurundan
ve insanlığından sonra, bu sefer de canını isteyen köylüye karşı kocasının yüzü
düşmesin diye, madem öyle istiyorlar, kendisini öldürmesini salık veriyor. Ali
delleniyor bu sözlere. Kör Zeliha’yı eşeğe yüklediği gibi köyüne gönderiyor.
Eşek, Hakkâri’nin katırlarından hâllice yolu biliyor ya, kimse tasalanmıyor
kaybolur diye. Gündoğumuyla kapıya yüklenen köylü, Cinci’nin ayartmasıyla linç
ediyor, sevdiği adama zeval gelmesin diye kendisi teslim olan masum kadını. Ali
evinde bağdaş kurmuş, törenin getirdiği felâketin alçakça bağırışmalarını
dinlerken, günahkârlar Hanım’ı ağaca bağlayıp besmeleyle ve olanca hırslarıyla
ve hınçlarıyla taşlıyorlar, Süreyya
gibi. Neden sonra avcı Ali çıkageliyor da, ‘sen karışma, bu köyün meselesidir’
diyen haydutları silahıyla dağıtıp kurtarıyor gül gibi karısını.
Ali’nin son tiradı
müthiştir ve her bir şeyi özetler: ‘Gidiyoruz işte, biriniz hele mâni olmaya
kalksın, vururum. Köyünüzü de başınıza çalın, ne avradımdan ne de doğacak
dölümden vazgeçiyorum. Dilediğiniz kadar namussuz deyin siz. Namusun ne demek
olduğunu sizlerden; şu yobazdan (Cinci), su alçaktan (Muhtar), şu kan emiciden
(Ağa) çok daha iyi bilirim ben.’ Ve herkes çil yavrusu gibi dağılıyor,
yollarını açmak zorunda kalıyorlar. Bu sefer muhatap, kucağında tuttuğu ve ağzı
yüzü kan içindeki Hanım’dır: ‘Şehirde fabrikaya girdim. Kadınlar bile
çalışıyor. Bir güzel evimiz olacak. Adam gibi çalışıp, adam gibi yaşayacağız.
Oğlumuz (belki kızdır be Ali, he, ona da razı gelirsin sen, bilirim) cahil
kalmayacak, okuyacak. Kimsenin değil, kendimizin kulu olacağız bundan böyle.’
***
O, klasik öğretmen davranışlarının
dışına taşıyor çoğu zaman: ‘Ama silgilerinizi pek kullanmayın. Yazdığınız
hiçbir şeyi silmeyin, yanlış da olsa silmeyin; ben de öyle yazıyorum,
yanlışlarımın üstünü çizmeden yazıyorum. İlerde, kendi öz ellerimle yaptığım yanlışımı
görmek ve günü geldiğinde düzeltmek için. Onları, defterleri, kalemleri ve
bellekleriyle baş başa bırakıyorum.’
Köylülerin
donuk ve yavaş hareketlerini ‘bu karlı dağ başlarında yaşaya yaşaya kanları donmuş’
diye açıklıyor, gördükleri karşısında kanı donmayıp kaynayan bir yabancı olarak:
‘Mektuplarımı ancak üçüncü çayını içerken çıkarıp vermeyi akıl etti.’ Bu köyde
de bir evi olan ufak tefek, sıska, gazel yaprağını andırır Oramarlı bir adam; ‘Ben
yabancıları severim, kim bilir, belki kendim de bir yabancı olduğum için. En az
senin kadar bir yabancıyım burada.’[8]
diyor. Uzaktan, yaban ellerinden gelen biri için ne kadar anlamlı. Yabancı
olduğu bu köyde iki katlı ev yapmasının ayıp karşılanacağını bildiğinden, kendi
köyüne inşa etme hayalleri kuruyor. Adamın bütün hayali Oramar’da iki katlı ev
yapıp keyif sürmek; bütün gün dürbünle dağları izlemek, radyodan türkü dinlemek
ve misafir ağırlamak. Yabancının gurbette mal mülk edinmesi, hele ki
yerlilerden öteye geçmesi mümkün değildir, kabul edilemezdir. Arada bir insanın
kendini yerine koyacağı bir başkası o. Nasıl da biliyor yaşamak zorunda kaldığı
yerleri. Van Gölü’nün oluşumunu anlatan balıkçı gibi, uydurdukları efsaneyi
aktarır O’ya: ‘Allah bu dağları
yaratırken dağlar ağlamış. Hem de çok ağlamış. Bize kim bakacak demiş. Bizi bu
kadar karlı, bu kadar ıssız yaratıyorsun. Hiç kimse gelmez bu dağlara demiş.
Allah dağlara bizleri göstermiş. Demiş ki, bunlar çaresizdir. Tek çareleri
yoktur. Bunlar orada oturur, size bakar demiş. Dağlar beklemiş, dağlar ağlamış.
Sonra biz bu dağlara konmuşuz işte.’
Köylünün
bütün dertleriyle ilgilenir Hoca, yekten çözüm ortağıdır. ‘Birazdan gelecekler.
Dolduracaklar odayı. Tütünleri çıkarıp cigaralarını saracaklar. Konuşacaklar.
Susacaklar. Birkaç sözcük öğreteceğim. Birkaç toplama. Birkaç çıkarma.
Konuşacaklar, onları dinleyeceğim. Birkaç sözcük öğreneceğim. Birkaç dağ.
Birkaç kaya. Hastalardan söz edilecek. Hastalardan söz edeceğim. Dermanlarını
dağıtacağım. Muska isterler, önce yazmayacağım, sonra yalandan bir şeyler
karalayacağım.[9]
Dilekçelerini yazacağım. Askerdekilere mektup yazacağım. Çaylar içilecek. Radyo
dinlenecek. Sonra hep birlikte kalkıp gidecekler. Ben, açtığım deftere bunları
yazacağım.’
Başka
bir gece Hoca gecenin kör karanlığında cılız gaz lambasının dibinde oturmuş
sigarasını sararken Alaattin sokulur içeri. Kapı açıktır zaten, mahremiyet
yoktur, açar girer. Kardeşinin ateşler içinde hasta yattığını bildirir. Hoca
ilaç vermeye yeltendiğinde, ilaç istemediğini, bir portakal (aslında purtakal)
verirse daha iyi olacağını, kardeşinin hayatında hiç portakal yemediğini
söyler.[10]
Tüm bu yoklukta, karanlıkta, soğukta, hastalıkta öte yanda jeneratör tüm
gücüyle çalışıp avuç içi kadar meydanı aydınlatır ve muhtar, yeni karısının
sıcak koynunda keyfine bakmaktadır.
Sonlara
doğru Hoca, o uzun ve meşhur tiradını çeker. Siz, Keyifsizlik mevsimi’nde Karın
merkezli olmayan kardeşlik başlığı altında okudunuz onu, dilerseniz bir
daha dönün ve yeniden okuyun.
Filmin
sonunda okuluyla odasıyla köyüyle vedalaşan Hoca’nın, geldiği gibi yalnız
başına ayrılışına şahitlik ederiz. Bitiş müziği bir yandan çalarken, bir yandan
da dibekteki malzemeyi elindeki taşla döven kadının tak tak’ları duyulur. Bunlar
zafer tâk’ları olarak zannedilebileceği gibi, çaresizliklerin, yokluların,
cahilliklerin başını ezen öğretilerin darbelerinden de geliyor olabilir.
Uzun
susuşlarla ancak devam edebilen sohbetlerin mekânından heybesine dolanlarla
uzaklaşır. ‘Konuşmalardan daha uzun bir süreyi susuşlar aldı. Gerçek bir yazar
bu susuşları değerlendirir ve daha derinlere inerdi.’ Olayları
değerlendirebilmek ve nesnel olabilmek için geçmesi gereken süreyi kullanacağı
upuzun bir yolculuk ve düşündükçe havsalası darlanacağı yıllarca vakti
olacaktır.
***
Bizim Köy gibi bu kitap da alakâlı
çevrelerce sitayişle karşılanır. ‘Yazmaktan okumaya vakit bulamıyorsunuz.
Dolayısıyla, yayımlansa bile size ulaşamayacak bu sözcüklerim.’ sitemine bir
güzel cevaptır: “Anlatılan ‘öykü’ hiçbir şeye bağlanmıyor ve hiçbir yere
varmıyor. Sessizce kendi varlığını kabul ettiriyor. Hiçbir şey ‘söylemiyor’ ama
okudukça kişinin en gizli köşelerine varıyorsunuz. (La Presse Française, Paris)
‘Şiir
yanı ağır basan bir ezgi. Dünyamızı kangrenleştiren bu saçmalıklar karşısında bu
kitaptan biraz sersemlemiş gibi çıkıyoruz, sanki çok uzaklarda, bir dağ köyünde
uzun bir süre yaşamışız gibi.’ (Le Soir,
Brüksel)
‘Kendine
has bir şiirsellikle, sözcüklerle resim çizerek, hiçbir kameranın çekemeyeceği
biçimde görüntülüyor.’ (Tagesanzeiger,
İsviçre)
[1] ‘Kandilli-
Mayıs-Aralık 1976’ yazıyor kapak içinde. Sekiz ayda yazmış demek ki.
[2] ‘Özgürlük insana
tıpkı bir pınar suyu gibi, hiç bedel ödemeden, hiçbir maddî manevî çaba
göstermeden hazır bir veri olarak sunuldu mu, hayatını daha iyiye doğru
değiştirme yolunda insanın bu özgürlüğün nimetlerinden yararlanması
imkânsızlaşıyor.’ (Adnrey Tarkovski)
[3] Kış başında
gelip karlar eriyene kadar gelemeyen şair ruhlu postacıya fazla iş düşmez sair
zamanlarda da, gelen gidenle gönderilir her şey.
[4] ‘Yaşamını
sürdürebilmek için, kendine bir başka uğraş seçmiş bir öğretmen. Biliyorsun
değil mi, okur olmak da biraz öğrenci olmaya benzer. Benzemez. Öyledir. Burada
yaratılması gereken bir karşı koyuş. Ancak bununla bulabilirsin çıkış yolunu. Öğretecek
bir şeyi olmayan bir öğretmen; başkalarını ve kendisini öğrenmeye çalışan.
Ansımaya çalışan, dilini, adını, geldiği yerleri ve aralarında yaşadığı
insanların dilini. Ama özellikle kendini. Çocukların sözcüklerini toplamaya
çalışıyorum. Çocukların ansıdıkları, bildikleri sözcükleri, bir kâğıda
geçiriyorum. Ortak dili bulma çabası.’
[5] Kente
gidiş-dönüş ücreti otuz lira iken bu kış kıyamette elli liraya çıkıyor. Çukurca
sevkiyatlarında Tal tepesi sebebiyle uygulanan kış tarifesi gibi.
[6] İşte bu sözler,
filmin 5 (beş) yıl boyunca ülkemizde yasaklı kalmasının altındaki sebepleri de
aşikâr ediyor.
[7] Bu tip
kondurmalar çoğaldıkça Hoca da kendi kendine telkinlerle söz verir: ‘Burasını
öğren, burasını bil, bu insanların dilini, buranın iklimini, bitkilerini,
hayvanlarını, kurtlarını, silahlarını, ölümlerini. Kendimi unutmak için mi?
Geldiğim yerleri? Bildiğim insanları? Başına ne gelirse gelsin, nerede olursan
ol, yaşamını sürdürmeyi bil, gereksiz sorular sorma. Mutluluk soruların bittiği
yerde başlıyor olmalı.’
‘Küçümencik
bir gerçeği saptadım. Bu dağ başında artık itiraf edebilirim. İnsanın kendi
kendine, artık dayanamayıp yaptığı itiraftır. Her şey gibi insanın da
değişeceğini.’
Öte
yandan, tabiat şartlarının zorluğuna rağmen, o dönemlerde jandarmanın tek
başına tek kırmasıyla elini kolunu sallaya sallaya, terör derdi duymaksızın dağ
başlarında rahatça dolaşabildiğini ve hükmünü yürütebildiğini görürüz.
[8] Edebiyat profesörü
Bahtiyar Bey’in, herkesi idare eden resepsiyonist -Zebercet’ten hâllice- Ayzek’e
dediğidir: ‘Biz seninle iki yabancıyız neticede. Yani yabancı olmamızdan
kaynaklanan bir avantajımız var. En yakınlarımıza bile söyleyemediklerimizi
birbirimize söyleyebiliriz.’ Do Not
Disturb (Cem Yılmaz, 2023)
[9] Veba’nın ateist doktoru Bernard Rieux gibi O da nesnel ve somut çareler, arıyor
dualar ve yakarışlardan bir fayda ummadığı ve gelmeyeceği için.
Tevfik
Fikret’in Şermin’deki Umacı şiirinde
dediği gibi; ‘Çocuk aldanır her şeye/ Lâkin artık yüreğini/ Oynatmıyor ne
ecinni/ Ne cadı, ne dev, ne şeytan/ Çünkü hepsi yalan.’
[10] Hoca kıyamaz ve
portakalları ikiye çıkarır. Kayıt Dışı
Anılar’da Ahmet Murat, televizyonda masalarda gördükleri meyve
tabaklarından nasıl olup da oyuncuların yemediklerini gördüklerinde hayli
şaşırdıklarını yazar. Evlerine nadiren giren portakalı da yemelere kıyamayıp
sile sile pasparlak yaparlarmış.
Yorumlar
Yorum Gönder