Âse, Zazi, Ayşe, Hanım, Dilberay, Bergen ve Marguerite’i anarak...
Kumalar
Ben sana rağmen seni
sevmişken, sen buna rağmen işleri bozdun.
1.
Asê
Önceki
bölümde detaylıca okudunuz.
2.
Zazi
Burada
da Asê’yle aynı derdin ortağı Zazi’dir, üstüne kuma getirir muhtar. Asê de kuma
gitmişti ve bu, üstüne gidilen kadar, kumanın da hikâyesinin ızdıraplarla dolu
olduğunu bilmemizi sağlıyor. Kim bilir, şehir merkezinde çamurlu yollarda
müstakbel kocasının iki metre arkasından yürüyen kadın, hayatta daha ne
geriliklere muhatap oluyor ve olacaktır! Zazi ne kadar kahretse de kocasına,
yine de kumasının yatağını kendisi döşer, yorganını diker, düğün alayının en
önünde yeni geline yol göstererek evine yerleştirir, elleriyle kocasına teslim
eder. Asê’yi güzel karşılayan, ablalık yapan Ayşe gibidir. Zaten ezildikleri bu
sistemde bir de birbirlerini ezmezler, altta kalanın canı çıksın demezler. Ama
adamlara bilenirler. Herif ne zaman Zazi’ye yanaşmak istese yüz bulamaz, ama şu
okkalı cevabı bulur karşısında; ‘Bundan böyle kardeşiz muhtar, bunu böyle
bilesin.’
Sadece
kumacılık değil, pezevenklik de yapıyor muhtar: Öğretmene yemek gönderdiğinde; ‘Yardım
gerektir; yabancıya, yoksula.’ diyor ve imayla bıyık altından sırıtarak ekliyor,
‘bekâra’. Sonra niyetini açık ediyor. Erkek adama avrat gerektiğini söylüyor.
Ücreti mukabilinde bir kız ayarlayabileceğini, hizmetini göreceğini ve
memleketine giderken de bırakabileceğini dillendiriyor. Neymiş, sonrasında
babası kızı bir başkasına satarmış, merak etmesinmiş, boşta kalmazmış! Hoca
elinin tersiyle itiyor tabii iğrençliği.
Onca
yoksulluğun içinde düğünlerin ne kadar önemli olduğunu gösteren bir sahne;
muhtar karın kışın ortasında nereden bulmuşsa bir jeneratör tedarik etmiş,
düğünde her tarafın gündüz gibi olmasını sağlıyor; evlenirken söz verdiği
Zazi’nin içi karanlıkta kan ağlarken.
3. Ayşe
Kuma
(Umut Dağ, 2012)
Kansere yakalanan ve
ölümle pençeleşircesine hastalığı ilerlediği için, çocukları sahipsiz kalmasın,
emin ellerde olsun diye, kocasının, üstüne yeniden evlenmesini hayattayken
kendi elleriyle gerçekleştiren Fatma. Evli büyük kızının bu bakım işinin
üstesinden gelebileceğine inanmıyor. O da yeni gelinin gerdek yatağını bile yine
kendi elleriyle hazırlıyor. Bu ne merhamet, bu ne menem özveri? Etrafın sorgulu
bakışlarını başarıyla cevaplıyor. Pek kimse de yadırgamıyor açıkçası, başlarda
gurbetçilerin “Anadolu’dan helal süt emmiş, temiz aile kızı alma” düğünü gibi
gözüken töreni. Ayşe nasıl ve ne için razı geliyor acaba böyle bir gelinliğe?
Evin oğluyla evlendiği imajı verilip Avrupa’ya gittiklerinde ancak anlıyoruz
kazın ayağının öyle olmadığını. Terk edilemeyen, yıkılamayan, yakılamayan
gelenek ve törelerin arasına sıkışan bir aile; alelacele bir çocuk da
yapıyorlar ki, bağ güçlensin.[1]
Evin, kendisiyle yaşıt ve büyük kızlarının ters bakışları kumayı kabullenmeye
dönüyor zamanla. Ama yine de adapte olma çabaları, dil öğrenme girişimleri
küçümseniyor, asla bünyeye uyum sağlayamayacak yabancının.
Filmin yarısında,
senaristler yine kulağımızı ters elle tutturuyor. Türkiye’de bir mezarlıkta
kızların ‘baba baba’ diye seslenmeleriyle uyanıyoruz meseleye. Beklenen değil,
olacak olan oluyor. Kadın kanserden kurtuluyor, onun yerine adam ölüyor aniden.
Her şeyi planlayan anne, çocuklarının aksi tavırlarına rağmen Ayşe’yi yuvada
tutuyor, ailenin sabit bir üyesi sayarak. Elin kızı diye kakılıp hor görülüyor
burada da kuma, her ne kadar Fatma ona arka çıksa da. Ama yine de, sabah
programlarında rastladığımız çarpık ilişkiler yumağı sarmalanıyor birbiri
ardınca. Önceki yaşananları normal karşılayan ahlâk eşiği, kim bilir daha neleri
kaldırır diye çok da şa’apmıyoruz gördüklerimize.
Ayşe ailede tutunabilmek
için çocuk yapmanın yanında para da yapması gerekliliğiyle markette işe
başlıyor. Beklenen bu sefer oluyor ve reyoncu Osman’la aşk yaşıyor, depolarda
falan fingirdeşiyorlar. Beklentilerimi iyice bozutup evin oğluyla evlendirilir
diye düşünmüşken, neyse ki mercimeği Osman’la pişirmeleri havsalamı çok
zorlamıyor. Aslında Ayşe de yürüyor evin oğluna, ama yine neyse ki herif gay
çıkıyor da, bir de ensest görmüyoruz. Bunlar markette terli telaşlı
debelendikleri bir akşamüstü, depoda yakalanıyorlar ev ahalisine topluca. Fatma
Ayşe’yi tuttuğu gibi saç baş yolup Viyana’nın ortasında eve kadar sürüklüyor,
sürtüklüğünü tescilliyor iyice. Kızlarını karşısına alma pahasına yanında
durduğu kadın ‘bunu ona yapınca’ delleniyor, bu sefer kızlar onu teskin etmeye,
elinden almaya çalışıyor. Yılların çabasıyla biriktirdiği her şeyi, ailesini,
evini, yatağını, kocasını verdiği ve paylaştığı için karşılığının bu olması
karşısında fıttırıyor, hasta vücudunun son gücüyle çullanıyor üstüne. Ayşe, bir
nevi hizmetçi olarak geldiği evde, aile için saçını süpürge ederken iyiydi, ama
‘kendisi için yaşama vakti’ geldiğinde ihanetle suçlanıyor. Aslında ortada
ihanet falan yok; etrafın olayı farklı bilmesinden dolayı, hâlâ Hasan’la evli
bilinen Ayşe’nin bunu yapması ve sırlarının ortaya çıkması rezillik olarak
algılanıyor. Yoksa dul bir kadının başkasıyla aşk ve cinsel birliktelik
yaşaması değil yadırganan; mesele, aile namusunun görece iki paralık edilmesi. Ayşe
de her daim bu tiyatroyu sürdüremeyip aklının önüne geçen hislerine mağlûp
oluyor ve Batı’nın yamuk ahlâkı ile Anadolu’nun çarpık irfanı kombo yaparak
ortalığın altını üstüne getiriyor. Yaşananlar gün yüzüne çıkmasın, en azından
Ayşe’nin ailesi duymasın diye de onu sahipleniyorlar bir yandan. E bebek de var
ortada, babanın kanını taşıyor sonuçta, Ayşe’yi gönderseler bile, çocuğu vermek
işlerine gelmiyor. Anne evde istemiyor, ama kızlar ‘başımıza sen getirdin,
şimdi de katlanacaksın’ diye ona yükleniyorlar. Kan kusuyor, kızılcık şerbeti içtim diyorlar. (Buna
parelel izlediğim bir komedi skecinde de, yanlışlıkla damadıyla evlenen
kayınpedere karısı şöyle diyordu; ‘konu komşuya ne diyeceğiz, herkes aşk-ı
memnu senaryosu zannedecek.’ Gördüğünüz gibi, dar çerçevede kaldığında ve
etrafa yayılmadığında her şey meşru.) Günler geçip ortalık sakinleşince,
olanların üstüne transparan da olsa perde çekip eski hayatlarına devam
ediyorlar. Bu yönleri sinemaya kitaplara çok yansıtılmayan gurbet yaşamının kim
bilir daha nice hikâyeleri vardır böylesi.
Türkiye’de resmî olarak evin
oğlu Hasan’ın karısı gözüken Ayşe, Avusturya’da aile içinde babanın karısı
oluyor. Şark kurnazlığına gel, uluslararası bağlantısızlıklardan faydalanmada
üstünüze yok. Kazan kazan politikası, her masada varlar. Herkes bebeği Hasan’ın
sanıyor, ama iş öyle değil. Diyelim ki aile bir trafik kazasında komple öldü,
sırrı bilen kalmadı ve sadece bebek sağ kaldı. Akrabaları, komşuları, kamu
görevlileri nasıl davranacak çocuğa, hayatı elinden çalınmış olmayacak mı!
Alenen bildirme ve açıkça ilân etme üzerine kurulan nikâh akdi, bu şekilde bir
çalıyı dolanmayı kaldırır mı? Onu bilemem, ama bu hamur çok su kaldırır.
4. Hanım
Kuma
(Atıf Yılmaz, 1974)
Fazla uzatmadan giriyorum
mevzuya: Esas oğlan Ali, dağda bayırda keyfekeder avcılık yapıyor, esas kız
Hanım da aynı yörede üç-beş koyuna çobanlık ediyor. Şiddetli yağmurda
sığındıkları mağarada buluşmaya devam edip birbirlerini oluyorlar ve neticede
bu işin bir adını koyup evleniyorlar. Ali’nin anası gerdekte oynaşan çifte,
özellikle de geline kapı eşiğinden seslenir; ‘Hanım kız, sana oğul verdim,
senden de oğul isterim.’ Tam Asê’nin babaannesi, değil mi! Aylar geçmesine
rağmen Hanım’ın karnı hareketlenmez. Çeşme başında eğleşen hamile kadınlara
bakıp mahcup olur, çocuğu olmuyor diye. Beklenti o yönde hep ve büyük. Sudan
dönerken kayınvalidesi başka bir akrabasının çocuğunu seviyordur, Hanım’a
duyurarak onun altı çocuk yaptığını, her sene bir tane doğurduğunu, yedincinin
de yolda olduğunu dillendirir. Ahırda süt sağan Hanım’ın önünden buzağıyı alır,
ehleyip pehleyip, ünlemelerde bile hep dokundurarak; Öksüz’de Kezban’ın hayvan yavrularına öykünmesi gibi kıskanmaktadır
oysa o da. Kadın dünya evine mi girdi, Yedikule zindanına mı belli değil.
Tarlada çalışan oğlunu gösterip, ‘Bak tarlaya saçtığı tohumlar yeşerip boy
atıyor, ya senin tarla, niçin kurak niçin verimsiz; hadi bak burada bile olur,
şu ağacın altında gönülden sokul oğluma da iki tarlaya birden eksin, birine
tohum diğerine döl.’ Kafayı yemiş kadın, Dallı sülalesinin dalları kuruyacak
diye ödü kopuyor, düşmanları aykırı konuşacak diye ha bire zorluyor karı
kocayı. Boş beşiklerde hayali bebekler uyutuyor, salıncaklar kuruyor, hırsla
sallıyor.
Ve tabii taşranın bir
numaralı çaresi Cinci Ağaya gidiliyor. Bize de çocukken içirilen iğrenç kokulu
mürekkepli okunmuş sulardan içirip kurşun döküyorlar. Kalemle kadının göbeğine
yamuk yumuk harflerle güya sihirli sözler yazıyor, dört karılı Cinci.
Hıdırellez gecesi kutlu ağacın altında oyuncak bebekleri koyduğu oyuncak
beşikleri dehleyip temenna ettiriliyor. Yanına yanaşan altı çocuklu şırfıntı
Hatçe kadın (o da Cinci’nin karılarından biridir) güya çok çocuktan yakınır,
kimseye söylememesi koşuluyla Hanım’ı Cinci Ağa’nın evinin yanındaki gölete
yönlendirir. Bilip veya bilmeden, uzaktan sunar kadını; ağaçların arkasından
yutkunarak iç geçiren Ağaya. Sırada, yine yellöz Hatçe’nin yönlendirme ve
ayartmasıyla, bunca köyün kadınına derman bulan İshak Dede vardır. Dicle
kenarında bulgur yıkarlarken kandırır yine saf ve törelerin kör güdümündeki Hanım’ı.
Ali’nin kasabaya indiği bir gece gidip çaputlu ağacın altında dualar ettiği sırada
kim çıkagelir dersiniz. “Yumurtaya can veren Allah’ım, köylük yerde yüzümü yere
eğdirme.” diye yakarır. Ne kadar acı değil mi, baskılar sonucu basireti
bağlanıyor kadıncağızın, aradaki müzevvir taifesi de işini hakkıyla yapınca
yalanlara kanıyor. (Kendi öz karısını şeyhine sunup kapıda bekleyen herifler
gördü bu gözler gerçek hayatta, filmde de ne anlatılırsa yaşanmıştır
diyebiliriz artık.) Nurettin Topçu’nun Taşralı’da
anlattığı müsvedde üfürükçüler, burada da peydah olur çaresizlerin hayatına.
(Kısa bir not: Yeşilçam, hocaları olmadıkları gibi kötü göstermiyor, kötü
hocaları oldukları gibi gösteriyor.) Avına sessizce sinsice yanaşıp, gözleri
kapalı dua eden kadına musallat olur. Ama neyse ki kurtulur Hanım, kandili rezilin
sırtında parçalayıp cübbesini yakarak. Bütün kadınlar adına yakar cübbeyi
aslında.
Ali artık ne köy
meydanından geçebilir, ne de Cinci’nin organize ettiği çocukların bile dilinden
kurtulabilir. ‘Tarlan nasıl, bu sene ürün verecek mi?’ diye sordukları, tabii
ki Hanım’dır. Hanım da o sırada, eliyle yapıp sarmaladığı taş bebeğe can
vermesi için yaradanına yakarmaktadır. Elleri vurmaya yeltenen Ali’yi durduran
anası, ‘git de kısır karınla gör hesabını’ der. Bütün köyün şom ağızları önden
arkadan, anası da kapının eşiğinden ‘hani çocuk nerede, hani çocuk nerede’ diye
koro hâlinde dalga geçerler. Hatta anası, ‘çocuk yoksa ne işime yararsın’ bile
der. Bunlardan bıkıp birbirlerine sığındıkları bir gün, köyden şehre göçüp
ortadan kaybolma planları yapan Ali’ye Hanım, olmaz öyle; ‘Sen dölsüz değilsin,
kusur varsa bendedir.’ deyip duvarlara yöneltiyor bakışlarını, ortamın havası
değişiyor da en azından ve ‘o kadar da normal değilmiş diyecekleri’ fikri
aşılanıyor seyirciye; ‘Getireceğim sana doğurgan bir kuma, boy boy çocukların
olacak. Senin çocuklarını ben büyüteceğim.’ Yani bir yandan da bilinçaltında ve
üstünde, çocukların adamın olduğunu kabullendikleri çok açık. Başkasından doğan
bebelerin Ali’nin olduğunu söylüyor, ama kendi de doğursaydı durum
değişmeyecekti ki. Viyana’daki Fatma gibi o da ‘kendi ayıbı’nı kapatıyor.
Meseleyi açtıkları Ali’nin anası, fikri beğeniyor, ama ‘bedava avrat vermezler
ki’ diye sertleşiyor ve Hanım, annesinden yadigâr kolyeyi teslim ediyor ve ana
artık ‘güzelim, kızım’ diye sevmeye başlıyor gelinini. ‘Komşular görsünler de
bu fedakârlık karşısında utansınlar’ demesi, aslında tüm işlerin çevreye ve
gösterişe göre dizayn edildiği taşra gerçeğini suratımıza yine çarpıyor. Hanım,
kuma bulmak için köy köy dolaşmaya çıktığında, gönlünü yeni kıza
kaptırmayacağını taahhüt eden Ali’ye, ‘zaten güzel olmasa da olur, maksat çocuk
değil mi’ diyor. ‘Yeni gelinin de çocuğu olmazsa, üstüne bir daha kuma mı
arayacaksın’ diyenlere, yine “kusur Ali’de olamaz” diye kızıyor. Kime sorduysa,
‘bu parayla kız bulamazsın’ cevabını alıyor. Sanki mal almaya çıkmış. Kör,
topal, kolsuz, bacaksız kızlara bile fiyat sorup peşin veya senetle kaça
vereceklerini öğreniyor. Alıcıysa indirim yapacaklarını duyuyoruz, vay ki bu
cenderedeki, babalarının abilerinin elinde mala dönüşen kız çocuklarının hâline!
Babasının mezarıyla ve yıllar önce ayrıldığı yıkık dökük eviyle hasret gideriyor
o taraflardan geçerken. Ailesinin tümden yittiğini de böylece öğreniyoruz.
Gerçi Asê’den hatırlarsınız, yaşasalardı da, Hanım zaten el’e verildiği için
artık onların mal’ı değildir. Tâ ki kocası ölüp de kayınlarından biri kendine
almazsa, sadece o şekilde dönebilir baba ocağına; hâlâ tütüyorsa tabii. Varsa,
kendinin sayılmayan çocuğunu kocasının ailesine bırakacak ve dul gezmesi hemen
dedikoduları ayyuka çıkaracağından en kısa zamanda tekrar başı bağlanmak üzere.[2]
Yolda rastladığı kör
kadın, ‘kurtar beni bu zalimlerin elinden, 1000 liraya bile verirler, hem güzel
kuma başına dert bela olur tepene çıkar, sülalem doğurgandır, mesele çocuksa
boy boy doğururum, hem çocuklar da senin olur, üzerine de geçiririm’ diyor. Hanım
şartları kabul ediyor ve kör kızın kaporasını verip ayrılıyor köyden.[3]
Haftasına da düğününü kendi elleriyle yapıyor, gerdek yatağını gönlünce döşüyor.
Viyana’da ne olduysa Hasankeyf’te de aynısı oluyor, Ali kör kızın koynuna
teslim ediliyor. Zeliha’da döl tuttuğunu müjdelemek için tarlaya koşan annesi,
haberi verir vermez ölüyor, gözleri arkada gitmiyor.[4]
Döl tutunca körün gözü açılıyor ve Hanım’a hor davranmaya başlıyor. Artık o
istediği akşamlarda paylaşıyor Ali’yi. Bebeği düşürürüm tehdit ve şantajıyla
kendisini yedirtiyor, gezdirtiyor, tuvalete götürtüyor, yıkatıp paklatıyor.
Bundan yakınan Hanım’a Ali, ‘o yumurtaya bastırılmış tavuk, kunlayacak eşek;
koynuma girdi ama gönlüme giremedi, ben yalnızca seni seviyorum’ diye teselli
veriyor. Zeliha, Hanım’ı Ali’ye şikâyet etmeyeceğini taahhüt ederken aslında
kendi acizliğini garantiye alıyor: Ali’nin mahpus damlarına düşmemesi ve
kendisinin de, koca avrat diye aşağılamaya çalıştığı Hanım gibi bir hizmetçiden
mahrum kalmaması adına gizliyor, güya şahit olduklarını.
Gönülleri bir olduğundan gizli
gizli ahırları samanlıkları seyran edip hâlleşen ikili, neden sonra döl tutturuyorlar.
O sırada başka bir mesele daha orta yere dökülüyor; köyde geçim derdi. Yarıcılıktan,
toprağın verimsizliğinden, ağalıktan, cincilikten, yobazlıktan, toptan
imkânsızlıklardan ve uyumsuzluklardan bıkıp şehre gitmeyi düşlüyor Ali. O
gidince Zeliha, kuru gebelikten çocuksuz kalıp hava doğuruyor. Suç yine kalıyor
Ali’ye, “tohum çürümüşse tarla ne’ylesin” diyor kör olasıca. O sıralarda Hanım’ın
başı dönmeye midesi bulanmaya başlıyor. İki aydan fazla gebe olduğunu
öğrendiğinde neşesi yerine geliyor, türkülerle şenlenip, orada burada gönlünce
oyunlar oynuyor. Zeliha, kör gözüne bakmadan, Ali’nin yokluğunda, bebeğin
oynaşından olduğu dedikodusunu yayıyor; ‘kör avrat şahan gözlü de olsa, dile
düşmüş avrattan iyidir.’ Hanım, dertten derde düşmüştür. Köye geldiğinde
oğlunun müjdesini alıyor Ali. Ama kör tavuk onu da inandırmaya çalışıyor; ‘dölsüz
Ali desinler de boynuzlu Ali demesinler.’ Köye yayılıyor ve herkes müjde
beklermiş gibi kapıda bitiveriyor, namusun temizlenmesi için nümayiş yapıyorlar.
Sabaha kadar ‘kahpenin leşi’ni teslim etmezse günah onlardan gidecekmiş, bak hele.
Hanım, namusundan, onurundan ve insanlığından sonra, bu sefer de canını isteyen
köylüye karşı kocasının yüzü düşmesin diye, madem öyle istiyorlar, kendisini
öldürmesini salık veriyor. Ali delleniyor bu sözlere. Kör Zeliha’yı eşeğe
yüklediği gibi köyüne gönderiyor. Eşek, Hakkâri’nin katırlarından hâllice yolu
biliyor ya, kimse tasalanmıyor kaybolur diye. Gündoğumuyla kapıya yüklenen
köylü, Cinci’nin ayartmasıyla linç ediyor, sevdiği adama zeval gelmesin diye
kendisi teslim olan masum kadını. Ali evinde bağdaş kurmuş, törenin getirdiği
felâketin alçakça bağırışmalarını dinlerken, günahkârlar Hanım’ı ağaca bağlayıp
besmeleyle ve olanca hırslarıyla ve hınçlarıyla taşlıyorlar, toprağa gömülen Süreyya gibi. Neden sonra avcı Ali
çıkageliyor da, ‘sen karışma, bu köyün meselesidir’ diyen haydutları silahıyla
dağıtıp kurtarıyor, darbelerle kendinden geçmiş gül gibi karısını.
Ali’nin son tiradı
müthiştir ve her bir şeyi özetler: ‘Gidiyoruz işte, biriniz hele mâni olmaya
kalksın, vururum. Köyünüzü de başınıza çalın, ne avradımdan ne de doğacak
dölümden vazgeçiyorum. Dilediğiniz kadar namussuz deyin siz. Namusun ne demek
olduğunu sizlerden; şu yobazdan (Cinci), su alçaktan (Muhtar), şu kan emiciden
(Ağa) çok daha iyi bilirim ben.’ Ve herkes çil yavrusu gibi dağılıyor,
yollarını açmak zorunda kalıyorlar. Bu sefer muhatap, kucağında tuttuğu ve ağzı
yüzü kan içindeki yarı baygın Hanım’dır: ‘Şehirde fabrikaya girdim. Kadınlar
bile çalışıyor. Bir güzel evimiz olacak. Adam gibi çalışıp, adam gibi
yaşayacağız. Oğlumuz (belki kızdır be Ali, he, ona da razı gelirsin sen,
bilirim) cahil kalmayacak, okuyacak. Kimsenin değil, kendimizin kulu olacağız
bundan böyle.’
Bitirmeden şunu da
ekleyeyim. Yüksek
Kaledeki Adam (Daniel Percival,
2015-2019) dizisinde geçiyor bunlar: İkinci Dünya Savaşı’nı Müttefiklerin değil
de, Almanlar ve Japonların kazanması üzerine Amerika’yı yönettikleri bir
senaryoyla işleyen dizide Alman General Simith, engelli çocuğu Thomas’ı
yetkililere teslim etmek zorundadır. Tabii ki öldürülecektir. Zayıflara ve arî
ırkı devam ettiremeyenlere yer yoktur. Evlat sevgisi baskın gelen General de
gider, bunu rapor edecek doktoru öldürür. Tam da Hitler ölüm döşeğinde ve yeni
Führer’in kim olacağı belirsizken kariyerinin sona ereceğinden endişelenir. O
onu o şekilde hâlletmiştir, ama çokça denemelerine rağmen bir türlü çocukları
olmayan sivil bürokrasiden başka bir aileden de, yetkililerin[5]
ısrarlı beklentisi vardır. Kadın, üç yıllık uğraşlar sonucu yine düşük
yaptığını anlayınca, gitmekten usandığı testlerden dem vurur. Kocasının ters
bakışları ve hayal kırıklığının sorumluluğunu kendisine yükler gereksiz yere.
Hep bahsediyoruz ya, en dip ve ilkel taşrada da durum aynıdır; sözgelimi en
medenî sayılabilecek düzenlerde de anlayışın özü sabittir, sadece şekil
değiştirir. Aslında uygar olan veya olmayan
yoktur, sadece farklı uygarlık türleri ve seviyeleri vardır. Hayatta daha önemli şeylerin olduğunu söyleyen arkadaşına
‘Sen bilemezsin, burada annelik her şeydir’ der. Başka bir vesileyle de konu
vurgulanır tekrar; ‘Aslında imparatorlukta kadının yeri ev işlerini yapmak ve
çocuklarını yetiştirmektir.’
5. Dilberay ve Bergen
Dilberay (Hakan Kırvavaç, 2022)
Bergen
(Mehmet Binay-Caner Alper, 2022)
Hindistan’da hijyenik ped
yerine bezlerle işlerini görmeye çalışan ve bu sebeple özel günlerinde hayattan
kopan, dahası hastalanıp ölen kadınların varlığını ancak evlendiğinde karısı
üzerinden dikkatine alabilen Lakshmikant Chauhan’in (Gerçekte Arunachalam
Muruganantham) bu uğurda giriştiği mücadelenin[6]
hikâyesini anlatan Padman (R. Balki,
2018) filminde; ayyaş kocasından her gün dayak yediği hâlde bu duruma katlanmak
zorunda kalan kadın, ‘Ne yapayım, ailem beni elden çıkardı’ diyor. Yine onca
zorluklarla boğuşan kadınlardan biri banyoda düştüğünde, tutunmaya çalıştığı su
borusu kırılıyor. Kocası durumu gördüğünde, genetiğinin iliklerine kadar
işleyen kodlar çalışmaya başlıyor; ‘Her gün bir öğün az yesen bunlar olmayacak,
dizlerine de acımıyorsun, boruyu da perişan ettin.’ Dilberay’da da memlekette ne yaşadılarsa artık, Maraş’tan göçüp
geldikleri Düzce’de iki aile birden çamurlar içindeki çadır kent gibi bir yere
sığınıyorlar. Tefeciler gündüz aldıklarıyla yetinmeyip gece de baskına
geldiklerinde, hamile olan kadının korkudan doğumu geliyor. (O yoklukta niçin
çifter çifter çocuk peydahladıkları meselesi de var, ama şimdi objektif
bakamayacağım, kalsın o.) Kocası boğazına bıçak dayanmış ve malları
yağmalanırken elinden bir şey gelemezken ve erkeklik gururu(!) yerlere
serilmişken, gücü neye yetiyorsa ondan çıkarıyor hıncını. Bir yandan
hırsızlarla uğraşmasına engel olan bu yeni duruma oflayıp puflarken bir yandan
da karısına laf yetiştiriyor; ‘Sokarım lan senin de doğumuna da ha.’ Evine
gelen mektubu ters tuttuğunu anlayamayacak kadar mertek kafalı bu adam ceza
niyetine kızını karanlık odada boynundan zincirliyor. Yetinmeyip parmaklarının
arasına yerleştirdiği tahta kaşığı kunduralarıyla ezerek kemiklerini kırdıktan
sonra şunu söylüyor; ‘Acı da korku da iyidir karı kısmına.’ Geceleri acıdan
uyandığında ışık deliğinden ay anlıyor bir tek hâlinden.[7]
Dilber de 13 yaşındayken ailesi tarafından para karşılığı satılıyor. Arkadaşının
tedirginliğinden anlıyoruz her şeyi; ‘Haber salmışlar her yana, seni
evlendirecekler. Daha çocuğuz ama dua et de kimse seni beğenmesin.’ diyor can yoldaşı.
Ama bir talip çıkıyor işte. İstenilme, elden çıkarılma, evlendirilme
sahnelerinin her bir saniyesi sosyolojik tahliller istiyor, burada uzun uzun
anlatmayayım. İp atladığı oyun yerinden çağırılıp kocası olacak herifin eli
öptürülüyor öz babasınca. Elli yaşındaki adamın annesi tarafından küçük
görüldüğünde, kendi annesi ‘on üç yaşındadır ama güçlü kuvvetlidir,
kardeşlerine hep o bakmıştır’ diye malını(!) övüyor. Aslında burada annesinin
de içinin gittiğini telaşından anlıyoruz, kocası karar vermiş bir kere,
kendisinin tersine davranması mümkün müdür! Canı bildiği çocuklarının aslında
onun sayılmadığını, kendisi dâhil her birinin kocasının malları oldukları
gerçeğini hem kabullenemiyor, hem de bu çarpık düzene karşı çıkamıyor. En az
zararla çocuklarına sahip çıkmaya çalışıyor. Bunu, kız gelinlikle evden
çıkarken, TRT’den gelen davet mektubunu kaynanaya vermesinden anlıyoruz.
Erkeklerin ne kadar saçma sapan tavırlarla kendi aralarında ve toplum içinde
namus ve gurur meselesi yaptıkları durumlar varsa, kadınların da böyle hâllerde
gizliden dayanışma içinde olduklarını görüyoruz.[8]
Yeter ki Âse’de anlatılan, erkeklerden daha erkekçi nineler gibi vicdanları
körelmemiş olsun. Düğün müğün derken, gerdek gecesi uğradığı zorbalık
dolayısıyla attığı çığlıklardan kaynanası bile ürküyor. İçeride olan biteni o
da kapı ağzından takip ediyor, Kuma’daki
gibi; ama fesatlıkla değil, kıza bir şey olacağından korkarak. Oğludur, ama ne
de olsa erkektir, yaşı kaç olursa olsun. Âse gibi hor kullanılıyor Dilber.
Sabah işini bitirip odasından çıkan oğluna ‘kız iyi mi’ diye soran annesine, ‘öldü
mü geberdi mi ben bilmem artık’ diyor hayvan bozması. Yatağında oyuncak
bebeğine sarılıp ağlayan Dilber’in kanaması sonraki günlerde de durmayınca
vicdana gelen annesine höykürüyor; ‘iki bin lira verdim ben buna, iki günde
patlasın diye mi?’
Dilber mısır tarlasında
çalışırken, kocası gelip eve çağırıyor, azgınlığını dindirmek için. İnat edip
gelmeyen kadını, bayılana kadar oracıkta tekme tokat dövüyor. Onca kadından tek
biri bile ‘dur yapma etme’ diyemeden izlemek zorunda kalıyor. Dövdüğünün
yanında şu dedikleri de hayli çarpıcı; ‘Lan senin kafa kâğıdın bile yok lan,
geberip gitsen kaç yazar. Kim kurtaracak lan seni benim elimden, sokacam böyle
işe ha.’ Bu olaylar üstüne kaynanası daha fazla dayanamayıp Dilber’in ailesine
gidiyor ve kızı çekip almalarını öğütlüyor. Babası hemen -başkaca sebep
olamazmış, olmamalıymış gibi dudağının ucunda bekleyenleri sıralayarak- kızının
bir terbiyesizlik yapıp yapmadığını sorguluyor. Sorunun kızda değil, kendi
oğlunda olduğu söylenince bu sefer annesi giriyor araya, hem geleneksel
öğretilerin genlerine işlediği ifritler hem de kocasının yanında zaten aksini
söylemesinin mümkün olmamasından ötürü; ‘Hangimiz çekmedik bacım, ne olacak, az
sıksın dişini o da.’ Kadının ısrarla meselenin ölümle sonuçlanabileceğinden
korktuğunu tekrarlaması üzerine baba devreye giriyor. Onları kandırmak
istediklerini, kızı kullandıktan sonra geri verip başlık parasını alacaklarını
söylüyor. Kadın yine dirayet gösterip sözünde ısrar ediyor, oğlunun hoyratlığı
yüzünden kızın vücudunun evlilik ve cinselliği(!) kaldırmadığını dillendirince
babanın ağzındaki acı bakla çıkıyor ortaya. Kızının ölüp gitme ihtimaline karşı
dedikleri dudak uçuklatıcı; ‘Ya o hiç mesele değil, kız bu evden gelinlikle
çıktı mı, buraya ancak cenazesi gelir. Ben de diyorum, bu ne konuşuyor kendi
kendine.’ Kadın bunları işitince hayretten donakalıyor, ama ne yapabilir ki.
Çıkıp gidiyor evine. Avluyu geçene kadar dönüp dönüp baktığı Dilber’in öz
annesiyle gözlerini birbirlerinden kaçırmaları Türk sinema tarihinin en acıklı
ve can alıcı sahnelerinden biridir. Düğün günü mektubun el değiştirmesi ve bu
bakışlar, içlerinde kaynayan volkanların dünyaları yerinden oynatacak kudrette
olduğunu gösteriyor. Kaynananın ayağının aksamasının sebebi de zamanında
kocasından yediği dayaklardır. Neyse ki herif tahtalıköyü boylamıştır da, o
saatten sonra görece rahat hareket etme imkânı vardır. Bu arada annenin yine çamurlu
çadırlardaki gibi karnının burnunda olduğunu, sırtından eksik edilmeyen sopayla
birlikte karnına da her zamankinden yine bir sıpa yüklendiğini de görürüz.
Dilber’in kocası insafa
geliyor diyeceğim, ama öyle değil, el âleme rezil olmamak için bir doktor
çağırıyor eve. Bir sebep de, malını tamir ettiriyor. Şimdi bu ölürse gidip
başkasını bulmak, dahası masraf etme derdi çıkacaktır. Onun içindir doktor
çağırması. Yediği darbeler yüzünden kızcağızın bebeğini düşürdüğünü
öğreniyoruz. (A pardon, bebek kocasınındı değil mi, o sadece taşıyordu.)
Doktorun kızın yaşını hatırlatması ve daha fazla zorlamamaları gerektiği gibi
uyarılarına sert bakışlarla cevap veren herif, cebine sıkıştırdığı fazladan
paralarla onu da satın alıyor. Bu işi öyle veya böyle kabullenen doktor da hem
vicdanen hem de kanunen suç işliyor. Parayı cebine tıkıştırırken boğaz
nahiyesinde gördüğümüz yutkunma sırasında muhtemelen kendi çocuklarını hatırlamıştır.
Nasıl ki Dilber’in babası kızlarını geri vermeye gelen kaynanayı, kızı
kendilerine kaptırıp parayı alma isteğiyle itham ettiyse, kocası da yediği
dayakları fırsat bilerek yan gelip yatmaya çalıştığını söyleyerek Dilber’i
tehdit ediyor. İşe gel, kadınlar dinlenebilmek için dayak yemeye katlanıyor. Haftası
dolmadan kadınlık, karılık ve gelinlik vazifelerini bir bir yerine getirmek
zorunda olduğunu dikte ediyor. Arkadaşlarını âleme davet ettiği bir akşam,
mezeyi beğenmediği için kızın bileğine bıçakla üç çizik atıyor. Arkadaşları da,
erkeklik sözde demek ki, engel olamıyorlar, olmuyorlar.
Kaynanası artık daha fazla
dayanamıyor ve Dilber’i evden kaçması konusunda teşvik ediyor. ‘Babam
istemiyor, anam istemiyor, nereye gidim?’ cevabını alınca sandıkta gizlediği
davet mektubunu çıkarıp veriyor. Dilber’in ‘Babam hep derdi ki ne, pavyonlara
düşüp orospu mu olacan’ demesi üzerine o da, yüzlerce yıldır hayatları hiçe
sayılan tüm kadınlar adına şu okkalı sözleri sarf eder; ‘Ol, orospu ol, ama
hayatta kal. Sen mühimsin kızım, kıymetlisin.’[9]
Ve elindeki tüm parayı da verip bir küçük bohçayla Ankara’ya uğurlar gelinini.
Yaşından dolayı radyoya
kabul edilmez, teyzesinin evinde alır soluğu. Babası haberi alır almaz tez
elden çıkıp gelir Ankara’ya. Çekip silahı vurmak için davranır görür görmez.
Namusunu temizleyecektir. Heyheyleri dinince oturup konuşurlar. Eniştesi oğluna
Dilber’i yakıştırır ve ‘kızı bize ver’ diye teklifte bulunur. Dilber’in kocası
cinayetten hapse düştüğü için babasına da makul gelir. Ama işin olmaz tarafı
vardır. Öncekine iki bine verdiği kızı şimdi kalkıp bedavaya veremez. Teyzesi
olacak kadın, ‘evlenmiş kadın o kadar etmez’ deyince beş yüz lirada anlaşırlar
ve Dilber, aldığı talimat üzerine yine ve yeniden, yeni kocasının elini öpmek
zorunda kalır. Burada da tıpkı Âse gibi, bir sahibi çıktığı için hayatta
kalabilmiştir. Kaynı değilse de, dolaylı yoldan birine verilebilmiştir. Zamanı
geldiğinde zor bela doğurduğu bebeğe isim koymak istediğinde yeni kaynanası
(teyzesi), ‘babasından önce senin ne haddine’ deyip çocuğu oğlunun yanına
götürür. Ve orada şu ünlü saçmalığı yumurtlar; ‘Erkek adamın erkek oğlu olur.’
Erkek adam dediği askere yollanırken rüştünü tekrar ispat etmek ister herkesin
önünde; ‘Bana bak anamı sakın üzme ha, lafından da çıkma, askerlik falan
dinlemem, gelir kafanı kırarım, tamam.’
İşte bu teyze müsveddesi
tam da Âse’deki erkeksi ve erkekçi ninelerdendir. Avluda yemek yapmak için
gezindiği sırada adamlara kuyruk sallamakla itham edip döverek ahıra hapseder
kızcağızı. Kendi evinde babasından gördüğü zulüm burada da öz teyzesi eliyle
devam eder. Birlikte hapsedildiği bebeği soğukta zatürre olduğundan eve kabul
edilir, kendisi yine hapistedir. Sonunda tam kapı dışarı edilir ve baba evine
döner. Orada da hırsla kızgınlıkla karşılanır. Annesinin dedikleri manidar ve
her şeyi açıklar niteliktedir; ‘O teyzen olacak karı, torununu yaptırdı, koydu
kapının önüne. Oğlu aldı hevesini, attı kızı başından.’ Babasının dilinden
dökülen zehirler bizi tekrar Âse’ye götürür; ‘Sakın o piçi buraya getirmeyi
düşünmeyesin ha, hayrat değil burası. Sen de yediğin ekmeğin hakkını
vereceksin.’ Kızını evladı olarak görmeyen erkek, tabii ki ondan yapılan bebeği
de kendi torunu saymayacaktır, elin malıdır o. Yedirdiği her lokma zül gelir.
Tüm bunlar, 8-9 yaşlarında, ablasına düşkün erkek kardeşin merhametli gözleri ve
mecburen tutuk elleri önünde gerçekleşiyordur üstelik. Babası ve eski kocası
şerefsizlikte sınır tanımamaktadır. Mahpustan çıkar çıkmaz gelip Dilber’i tekrar
almaya yeltenir. Hiç de zorlanmaz esasında, haber salar, davet edilir, gelir
alır gider, o kadar. Babasının ağzından yine aynı sözler dökülür; ‘Hadi öp
kocanın elini.’[10]
Bir eşya gibi yanına katıp götürür kadıncağızı. Tutunduğu tek tesellisi, eski
kaynanasının az biraz insan evladı olmasıdır.
Kocası artık uslandığını
hissettirse de tedirginlikler hep sürer. Yeni bebeği kız olduğunda, kaynanasına
dertlenir. ‘Ya kocam kızarsa.’ Normalde herifin kızmasını bekleriz, onca şey
gördükten sonra. Neyse ki insafa gelmiştir de, diğerlerinin şaşkın bakışları
arasında, sarılmadan uzaktan da olsa kollarına alıp sever bebeği. Yine de o an tatlı
sert, ama ileriye dönük sert imalarla dolu sitemini esirgemez; ‘Kız, bak bu
seferlik bunu kabul ettim ama diğer sefer karışmam ha.’ Sanki kadın sadece
kendisi yapıyor ve tüm inisiyatif elindedir. Günü gelir, ikinci bebek de kız
olur. Günlerden bir gün evde yemeksizlikten ağlayan çocukları için kahvehaneye
yollanır Dilber. Sandalye tepelerinde umarsızca sabahtan akşama kadar boş beleş
eğlenen kocasına hesap sormasıyla bileti kesilmiştir.[11]
Sırf kadın başına kahveye gelmesi bile adamı rencide etmeye yetecekken, bir de
bu sebeple küçük düşürülmüştür ve artık şalterleri attığından ne yapacağı belli
olmaz. Yine tekme tokat girişir kadıncağıza, kahvenin ortasında, etrafından
çekinmeden. Tarlada müdahale edemeyen kadınların yerinde bu sefer erkekler
vardır. Cılız birkaç sesi de duymaz veya duymazdan gelir zaten, durdurmak
isteyenleri, karışmaya çalışanları diğer arkadaşları durdurur, ‘iç mesele’ diye.
Karısıdır nasılsa, döver de söver de, kendileri de yapmıyor mudur! Sırf
bakıyorlar diye onlara da çemkirir, beklediği, dönüp arkalarını oyunlarına
devam etmeleridir. Esasında karnına sırtına vurulanlar değil de, kulaklarından
giren sözler bitirir Dilber’i; ‘Lan hâlâ çocuk diyor bak. Lan sen bana evlat mı
verdin lan. Sen onları evlat mı sayıyorsun. Lan sen erkek doğuramadın ya, kısır
sayılırsın lan.’ Dayaktan sonra kaynanasıyla yine baba evinin yolunu tutarlar.
Kaynanası oğlunu uyarmasını ister babadan. Dilber’in ne tarafta durduğu
belirsiz annesi girer söze; ‘Senin oğlunla uğraşırken benim herif mahpus
damında mı yatsın, bu işin karakolu var, polisi var.’ Babası artık bu işin
bittiğini, evine dönmesi gerektiğini söyler. Çocuklarını da alıp gelmek isteyen
kızcağızı ‘Bizim bazı yapacağımız işler var, bu enikler ayak bağı olur.’ diye
tersler. Artık büyüdüğü için şarkıcı olup hayatını düzene sokabileceğini,
müsaade ettiklerini söylerler. Şuna bak, bir türlü ellerinden çıkaramadıkları,
yıkayıp lağıma atamadıkları bir kir gibi görüyorlar kızlarını. Nikâhta hiçbir
resmiyet de olmadığından ne devletin haberi oluyor bu sürünmelerden ne
milletin, istedikleri gibi at koşturuyorlar, kızları bir ona bir buna alıp
satıp duruyorlar. İlle de çocuklarım diyen kıza yine kocasının evinde bacağını
kırıp oturmaktan başka yol gösterilmez. Ama o da asla buna razı gelmediğinden
iki arada bir derede kalır. Babası ‘Kocanın eniklerini besleyemeyiz.’ diye
tekrarladığında kaynananı yüreği yanar ve sitemkâr sözler söyler; ‘Destur
Hüseyin Ağa, destur. Onlar çocuktur, onlar sizin de kanınız canınızdır.’ Hüseyin
nereden öğrendiğini iyice bildiğimiz şu saçma sapan cümlelerle diretir; ‘Kan
dediğin babadan, can dediğin Allah’tan gelir. Bizden bir şey geçmemiştir bu
eniklere. Anlıyorsun.’ Ve merhametli kaynanası, bebekleri emaneti sayarak
Dilber’i yine yollar TRT’ye ve bütün filmi özetleyen şu okkalı sözleri sıralar;
‘Ne zaman ki bu heriflerin lafının üstüne laf edebilirsin, o zaman dön gel al
bebelerini, onlar bana emanet.’ Babası götürür radyoya. Kayıt sırasında
heyecanlanan kızına olur olmaz kızar. “Allah’ın cezası, salağı, geri zekâlısı”
diye bağırır. Ama bu sefer etrafta ne tarladaki sinmiş kadınlar, ne de
kahvedeki kartondan erkekler vardır. Görevliler işi gücü bırakıp bu yabaniliğe çıkışır;
‘Ne biçim konuşuyorsun kardeşim, senin evladın değil mi bu?’ Hüseyin dilini zor
tutar, ‘ne evladı, kızdan evlat mı olur’ demek istemektedir de, ortamdan
çekindiği ve fırsatı tepmemek adına dilini tutmuştur. Tünelin ucunu gören
babası menajerliğini de kimseye kaptırmamıştır. Para çalmasın diye her gece
istemeye istemeye oğluyla peşinden gelirler gazinolara. Yapacak işlerimiz var
diyerek torunlarını yanında istememesi bundandır, kızın yeteneğini kendi
menfaatine tepe tepe kullanacaktır. Kızcağıza sadece ufak harçlıklar vererek
tüm parayı cebe indirir. Kendi öz kızları için gönderdiği ayrıca paraya da yine
‘Kocasının eniklerini de mi biz besleyeceğiz’ diye el koyar.
Sahne ismini de kendisi
bulur, hayatının atlama taşlarını kendi döşediği gibi. Babasının ve teyzesinin,
çok korktuğu zifiri karanlık gecelerde attıkları odunluklarda ahırlarda ışık
deliğinden kendini gösteren dolunaydan alır ilhamını. Dilberay olur. Günler
aylar geçer ve Dilber artık canlanmıştır. Kaçak göçek de olsa çocuklarını
görmeye gider. Oğlunu okulunda, kızlarını da evlerinde ziyaret eder. Kocası
olacak herif, eski günlerin aynıyla devam ettiğini sanarak söverek durdurmaya
çalışır. Sonrasını uzatmayayım; bir güzel dayak yer sokak ortasında. Attığı her
tekmeye karşılık yüz tekme kuvvetinde ve eziciliğinde gelmiş olacak ki yığılır
kalır olduğu yerde. Erkeğin sözünün üstüne söz, darbesinin üstüne darbe indirme
günleri gelmiştir artık. Çocuklarını alıp evine gittiğinde babası tarafından
evin ele geçirilmiş olduğunu görür. Kızının çocuklarını yine enik olarak gören
dede, oğullarından olan torunlarından artarsa ancak diğerlerine aş vereceğini
kusar merdiven başında. Dilber de alır başını gider, kendi evinden içeri bile
giremeden.
Günler sonra döndüğü
gazinoda, çocuklarıyla müşkül durumda olduğunu söylediği patronu hem şaşırır
hem kızar; “Sen işe başlarken ‘ben evli değilim’ demedin mi?” Kocasının kahvede
vahşice döverken sıraladığı sözlerle yok saydığı kız çocuklarını burada da
saklaması gerekirdi. Dilber başı öne eğik olsa da, kelimelerle dimdik duran şu
sözlerle mukabele eder görece babacan olan adama; ‘Üç kere evlendim, hiçbirinde
nikâh yok. Abi ben evlenmedim, evlendirildim; çocuk yapmadım, çocuk yaptırdılar
bana. Bunları bilsen ne bilmesen ne, kimin umurunda.’ Babası toplu alacağını da
alıp gitmiş, Dilber’in yerine yeni assolist çoktan tutulmuştur. Cisimlerinden
kurtulsa da gölgeleri bir türlü peşini bırakmamaktadır.
Oradan gider düşer pavyon
köşelerine. Bir de boş kâğıda imza attırıp bedeninden benliğinden sonra,
olmayan malına mülküne de çökmeye çalışırlar. O şartlarda yıllarca çalışsa
ödeyemeyeceği borçları takarlar ayağına pranga, boynuna yafta olarak.
Ailesindeki erkeklere diş geçirmeyi bilmiştir, ama piyasanın zehirli diliyle
yeni karşılaşıyordur. Diğerinde babası yese de parasını, en azından hakkı
ödeniyordu; burada zalim de olsa sömürücü de olsa bir babası bile yoktur
arkasında. Borcuna karşılık pavyon masalarında meze, müşteri evlerinde kapatma
yapmak istediklerinde, içki şişesini patronun başına dayayıp, enseyle birlikte
raconun da âlâsını keser. Ama bu sefer de hayatı tehlikeye girmiştir, leblebi
yer gibi insanlara kıyabilen bu vandallar karşısında tek şansı Almanya’ya
kaçmaktır. Kafa kâğıdını çok sonraları da olsa alabilmiştir, ama pasaportu
yoktur. Doğum günü olarak soğuk bir kış gününü seçmiştir; yaşını bile
bilmiyordur. Kızları babaannelerine, oğlunu da kendi babasına gönderir sağlam
dostları aracılığıyla. Âlem tümden pislik değildir ya, böyle yürekli insanlar
da vardır. Ama çocukları pay ederkenki seçimde bile erkek çocuğa verilen kıymetin
öne çıktığını görüyoruz. Merhametli babaanne kızlara iyi bakacaktır, oğlan da
nasıl olsa itilip kakılmaz diye düşünür. Çocukları bir şekilde emanet
edebilmiştir, ama gittiği yerlerde de başından eksik olmaz akbabalar. Kuliste
sulanmaya çalışan birini, nefsimüdafaa sırasında boğuşurken meyve bıçağıyla
delik deşik etmek zorunda kalır. Neyse ki adam ölmez de az ceza alır. Kaçtığı
Hollanda’dan getirilir, sekiz ay yatar çıkar, ama döner gelir yine babasının
evinde alır soluğu. Daha bahçe kapısından girmeden def edip kovmaya çalışır
babası. İşte ipler halatlar değil, zincirler prangalar orada kopar. Ağzına ne
geldiyse söyler hem anasına hem babasına. Sesini yükseltmesine kızan annesine o
daha çok kızar; ‘Sen sesini çıkarmadın diye oldu bütün bunlar.’ Zaten ne çektiyse
babasının dayağından, anasının susmasından çekmiştir. Artık heriflerin sözünün
üstüne söz değil, göğsünün üstüne yumruk indirme vakti babasına da gelmiştir.
Arkasına bile bakmadan ayrılır, artık hiç geri dönüş yoktur, ölümde kalımda
bile.
Pavyon pavyon gezerken
tanıştığı insan evladı İbrahim’le evlenip mutlu bir aile kurarlar. Gecelerden
bir gece arabada giderlerken şunu sorar kocasına; ‘Senin baban da böyle miydi,
karının kıymetini bilir miydi?’ İbrahim cevaplar; ‘Yok, bilmezdi, babamı
gördüğüm gün kendime söz verdim, onun gibi olmamak için.’
Buraya kadar hep Dilberay’ı
anlattık, ama onunla yoldaş ve dost olan Bergen’in başına da, daha beter
olmadık işler geliyor. Bergen’den
daha detaylı öğreniyoruz. Onun ailesi biraz daha açık görüşlü olduklarından anne
babası boşanıyor. Kardeşlerinden uzaklarda annesiyle yaşamaya devam ederken
konservatuara gitme şansı buluyor. Bu sırada postanede memurluk bile yapıyor.
Gittiği bir gazinoda söylediği türkünün çok beğenilmesi üzerine bu hayatı tercih
ediyor ve okulu bırakıp çileli yollara adım atıyor. Belki Dilberay gibi
zindanlara tıkılıp elleri ayakları kırılıp mal gibi alınıp satılmıyor, ama onun
çektikleri de kendi camiasının yapısına göre çeşitleniyor işte; yoksa çile hep
berdevam. Saplantılı bir serserinin ağına düşüyor, annesinin binlerce tembihine
rağmen başının dikine gidiyor sürekli. Kendi ateşini peşinden sürüklüyor âdeta.
(Bu arada, böyle çilekeş insanlar için ‘bir yol göstereni olmamış mıydı’ denir
hep. Olmaz olur mu, oldu, oldu da dinleyen duran kim.) O da sahte evlilikle
hayatının zehrini içmeye başlıyor. Düzenbazlıktan daha haberi yoktur ya, mutlu
olmaya çalışır, bu yolda çocuk yapmayı konuşmaya çalışır kocasıyla. Ama onun
resmî nikâhlı karısından boyunca iki oğlu vardır zaten. Güç gösterisi ve
hırslarını tatmin için el koyduğu Bergen’den çocuk istemez bu sebeple.
Dilberay’a zorla yaptırılan bebekler, tutunacak dal olarak o kadar muhtaç
olduğu hâlde Bergen’e nasip olmaz. Kocasının kapatması gibi yaşadığı aylar, her
fırsatta feci dayaklarla geçiyor. Kurtulmaya çalıştıkça bataklık gibi içine
çekiyor. Tam sıyrıldım, kendimi kurtardım dediği bir dönemde, eski kocasının
kezzaplı saldırısıyla hayatı alt üst oluyor. Ama o yine gidiyor onunla
yüzleşmek için bile olsa karşısına çıkıyor. Ya gitme işte, kaç kurtar kendini,
ama yok illa yaşanacak. Görece rahat geçmeye başlayan günlerde arabalarının önü
kocası denen herif tarafından ıssız bir yerde kesiliyor. Acımasızca
kurşunlanıyorlar annesiyle birlikte. Annesi ağır yaralanıp kurtuluyor, ama
kendisi oracıkta teslim ediyor canını.
Bu iki güçlü kadının
başına onca şey gelmesine rağmen, bu bölümde sayfalarımızı çokça kaplayan kuma
konusuyla hiç karşılaşmazlar. Neyse ki bir de o dertleri yoktur. Kocaları
olacak herifler en azından görünürde bir taneyle yetinmişlerdir.
Piyasa komedileri, gişe kaygısı güden, düşük seviyeli izleyiciye hitap eden ucuz işçilik ve boş yapımlar olarak görülür çoğunlukla. Ama ben de aşırı yorgun olduğum dönemlerde gülmek eğlenmek için değil de, yine içinden çıkarım yapmanın daha kolay olmasından ötürü kendimi teslim ederim akışa. Çarşı Pazar (Muharrem Gülmez, 2015) da bunlardan biri. Başkarakter Kahraman’ın baş tellâk olarak işlettiği yerin adının Mecburiyet Hamamı olması da manidar benim açımdan, Mecburiyet Caddesi’nin başkarakterlerinden biri olduğu şehri anlatıyorum neticede. Burada da kız isteme ve boşanma meselelerinde bazen komedi sosuyla ve bazen de acı iğnelemelerle inceden dokundurulan sahneleri anacağım. Kahraman’ın ablasına talip olan Cemil eve gelir ve ‘nakit ödemek koşuluyla kızınızı istiyorum’ der. Babası da önce parayı görmek isteyerek ‘profesyonelliği’ni konuşturur, kızın gönlü olmamasına rağmen, verir gider. Haberi alıp yetişen Kahraman, işlemleri durdurmak ister ve tek başına gelen damadı, ‘babasının bile onu sevmediği ve yalnız bıraktığı’ yollu itham eder. Parada gözü kalan adam ne dese; ‘Ne yapacan babayı, parayı alacaz parayı kuzum.’ Neyse vermezler de, ilerleyen dönemlerde gönlünü kaptırdığı İstanbullu biriyle yuva kurarlar. İnsanlık hâli, olmaz, yapamazlar, işler iyi gitmez ve boşanma aşamasına gelirler. Kadın çocuğunu da alıp baba evine sığınır. Neyse ki diğer kadınların başına gelen ilkellikler burada yaşanmaz da, kendi yağında kavrularak, kimseye minnet etmeden, aksi bir söz ve ima dahi duyup hissetmeden geçer günler. Dükkânın borcu için çocuğunun sünnet takılarını kardeşine emanet eden kadını sokak ortasında sıkıştırır, haberi alıp tez elden gelen kocası. Ayaküstü tehditlerini sıralar; avukatın söylemesine göre boşanmada son söz onunmuş, çocuğun velayetini de alabilirmiş. Takıları verdikleri takdirde her şeyi kabul edeceğini söyleyip el koyar altın dolu poşete. Diğerleri de, ‘yeter ki gitsin de kurtulalım’ diye vazgeçerler maldan paradan. Burada, tartışma başlarken, diğer kadınların yaşadıklarının aksine güzel bir şey olur. Kocası, ablasının suratına tokat çarpmakla üzerine yürürken Kahraman, hem vücuduyla hem de sözleriyle kahramanca engel olup sönümlendirir bu girişimi. Özellikle Dilberay bahsinde detaylıca işlediğimiz suskunluk, kabullenme ve sindirilmişlik yoktur burada. Tokat’ın ortasında tokat manyağı yapacağını söyleyip def eder dış kapının dış mandalını. İşin aslı komedi filmi olduğu için çok içselleştirmiyoruz böyle geçiş sahnelerini. Oysa anlatılan ana konunun etrafında senaristin bir derdinin olduğunun gösteriyor bu göndermeler. Diğer filmlerde ise, kanlı canlı yaşandığını bildiğimizden acıyı iliklerimize kadar hissederiz bazen, burada ise bazen içimiz küçükten bir cız eder, bazen de gülüp geçeriz. He bu arada, usturadan kaçarken ağaca tırmanan çocuğu indirmeye çalışırken şunları söyler mahalleli: ‘Sünnet ve askerlik erkeklik nişanesidir.’ Akabinde ne geliyor, siz de biliyorsunuz; hemen evlenip yuva kurup çocuk sahibi olmak; tabii ki erkek çocuk.
Bütün bu anlatılanlara şu nahif yaklaşımla bakmak isterdim, ama maalesef yaşananlar düpedüz zorbalık. Emrah Safa Gürkan’ın aktardıklarını yorumladığım bu paragraftaki bilgilere göre Deborah Tannen’ın Hiç Anlamıyorsun kitabında şöyle bir tez işlenir. ‘Erkekle kadının konuşma pratikleri arasındaki kültürel farkları anladığınızda ilişkinizi kurtarabilir, sağlıklı bir şekilde yürütebilirsiniz: Erkekler sorun çözmek ve rekabet etmek için konuşur, kadınlar ise bağ kurmak için. Bu temel ayrımı ayrımsayamayanların ilişkileri yürümez. Erkek, yetiştirilmesinden kaynaklı bir alışkanlık ve içgüdüyle gün içinde kavgacı ve rekabetçi ortamlarda dan dun konuşur, her istediğini söyler; eve geldiğinde de hiç konuşmak istemez. Kadın da tam tersine içine atar ve eve geldiğinde paylaşmak ister. Erkek mağarasına çekilmek, kadınsa anlatmak ister. Erkek dinlemeyince ve kadın sürekli konuşunca; biri birilerini duyarsızlık ve dırdırcılıkla suçlarlar.’
[1] Unutursun Mihribanım’da da kadının aşkını kalbine gömmesinin
ve unutmasının çocuğu olmasıyla mümkün olduğu belirtiliyor.
[2] Duyguların Rengi (Tate Taylor, 2011) filminde esas
olarak siyahî kadınların beyazlara hizmetçilik yaparken çektikleri anlatılıyor.
Yanı sıra yine bir beyaz olmakla birlikte bazı tavırları yüzünden kendi
topluluğunda dışlanan ve çocuk yapamadığı için kocasının onu terk edeceğini adı
gibi bilen Hilly’nin dramına da şahitlik ediyoruz. Ama adını yanlış biliyor
olacak ki, kocası durumunu hoş karşılayacak olgunlukta ve döneminin baskıcı
yaklaşımlarına kafayı takmayan birisidir. Bu üçüncü düşüğüdür, bir türlü döl
tutmaz yumurtalar. Evindeki hizmetçi işbilir Minny, teselli kaynağı olarak
başucunda sakinleşmesini sağlar. Yine de Hilly’nin ağzından dökülenler,
beklentilerin ne kadar büyük olduğunu gösterir: ‘Hamile olduğum için evlenmişti
benimle, ama bir ay sonra düşük yaptım. Johnny artık çocuk istiyor, çocuk
veremezsem ne yaparım ben?’ Toparlandıktan sonra kalkar ve banyoda düşürdüğü
cenini bahçeye, önceki ikisinin yanına kendi elleriyle gömer. Bizimkilerle
hemen hemen aynı dönemde Amerika’da yaşananlar, insanın her yerde aynı olduğunu,
dönemin ruhu diye bir şeyin varlığını isparlıyor.
[3] Kibar Feyzo’da (Atıf Yılmaz, 1978) şehirde
şahit olduklarını köye transfer eden Feyzo, olmayacak ya, çabucak bir şeylerin
değişmesi için çabalar. Düğün arabasına binen yeni evli damada ‘Kaça aldın avradı’
diye sorar. Nazikçe tersleyen damattan sonra kızın babası da sakince açıklama
yapar: ‘Benim kızım mal değildir, anladın mı, anlaştılar evlendiler. Ne
başlığı, öyle âdet yok artık.’ Duyduklarına illa da inanamaz ve arabanın
peşinden koşturup camdan içeri yineleyerek sorar: ‘Doğruyu söyle kardeşim,
beleş mi aldın karıyı, beleş mi he?’ En son ikna olur ve ‘vıy’ ünlemesiyle,
kendisini kandıran Hüso’ya söver. Olması gerekeni köyde anlatmasına ağasının
izin bile vermemesini de aşiretler başlığı altında çokça işledik.
[4] ‘Omlet yapmak için
birkaç yumurta kırmak zorundasındır’ lafını bunlar icat etmiş galiba, illa ki
omlet yiyecek!
[5] Görüyorsunuz, ne
kadar yetkili ve yüksek mevkilerde olursanız olun, sistemin başka bir
çarkındaki yetkililer, sizin kendi sınırlarınızda başkalarını sıkıştırdığınız
gibi, gelip yakanıza yapışırlar.
[6] Peki, bu,
kapitalizmin bir veryansını mı? Evet, olabilir. Hem kadınlar ayda beş gün ve
yılda iki ay pasifize olmamış oluyor ve piyasaya katkıda bulunuyor, hem de o
sürede rahat olabilmeleri için gereken ürünü yine ücretle alıyorlar ve bu da
çarkları döndürüyor. Bu söylediklerim tabii -ped kelimesinin telaffuzunun dahi
sorun çıkardığı bir ortamda- vahşi kapitalizme ve sosyal adalet savaşçılarına
(SJW) karşı bir söylem. Bunu ben de yaşadım çokça; Hakkâri’de ped gazete
kâğıdına sarılarak satılıyordu. Sonraları bir marka pedleri gazete kâğıdı
formunda kaplamıştı fabrika sürecinde. Hem de kadın cinayetlerinin olduğu
haberleri basarak. Kadınların bu gelişimi ve girişimi tabii ki güzel, ama ne
demiş İsmet Özel; ‘Benden ısrarla nefsimi ıslah etmemi istediler/ Nerde bende o
göz/ Var mı bende öylesine bir dirim/ Nefsimi/ Söylesinler kimler hesabına
ıslah edecekmişim.’
[7] Gerek Selahattin
Şimşek’in gerekse Mahmut Makal’ın kitaplarında da rastlarız bu ışık
deliklerine.
[8] Kendisi de kocası tarafından kaçırıldığında o yaşlardaymış. Bir daha da hiçbir akrabasını görememiş, karışmış bilmediği insanların içine.
[9] Son Düello’da (Ridley Soctt, 2021) Jacques,
eski dostu Jean’ın yokluğunu fırsat bilip güzel karısı Marguerite’e tecavüz
ediyor. Jean, isyankârlığından dolayı makbul adamlıktan uzaklaştığından dolayı
arkasından çevirilen dolaplara rağmen karısının ve adının hakkını her mecrada
arıyor. Karı kocanın bunca güçlü insanlara karşı koymasını istemeyen
kaynanasıysa, açıkça engel olmaya çalışıyor gelinine. Tecavüze uğrayanın bir
tek kendisi olmadığını; ispatlayamayacağı ithamlarla giriştiği bu savaşla
ailesini utandırdığını, herkesin feleğin bu çemberinden geçtiğini, ama kimsenin
de ortalığı velveleye vermediğini ve daha acısı gerçeğin hiçbir önemini
olmadığını, önemli olanın karşılarındaki kuvvetin büyüklüğü olduğunu ve
kendilerinin onun altında ezileceğini söyleyerek kararından vazgeçirmeye
çalışıyor. O da bir zamanlar gençmiş ve hunharca tecavüze uğramış, ama ağlayıp
sızlanarak lorduna şikâyete gidememiş, onun endişelenecek daha farklı işleri
olduğunu bilmesi caymasına yol açmış. Ayağa kalkıp hayatına devam etmekten
başka çaresi yokmuş. Henüz filizlenme aşamasındaki ve sonucunun mutlak zarar
getireceğini öngördüğü bu itirazı, günümüzdeki ‘me too’ hareketi gibi gerçeklerin
açıklığa kavuşması adına aracı yapmak aklının ucundan dahi geçmiyor, ne
yaparsın, dönem şartları. Bu alıntıyı yapmama sebep olan, Marguerite’in bunu ne
pahasına yaptığını sorması üzerine verdiği cevap da, kaynanasının Dilber’e fısıldadığıyla
aynı paralelde: ‘Ne pahasına mı, hayattayım ya!’
[10] Aynı son dönemlerde
yaşanan H. K. G. olayı gibi değil mi; üstelik buradaki kızcağız, babasının 29
yaşındaki müridiyle evlendirilirken, değil 13, tam 6 yaşındaydı. Bilenler
bilir, sünnet-i seniyyeye uygun bir yaş yani.
[11] Ben çocukken
komşularımızdan birisi de böyle yapmış, birkaç boş tencere alıp kocasını
kahvehanede rezil etmişti. Olayın devamı evde nasıl cereyan etti bilemiyorum,
ama büyük cesaret doğrusu.
Yorumlar
Yorum Gönder