Hakkâri'den ayrılış sürecimi beş aşamalı depresyon senaryosuyla anlattım. 11 senede değişen hiçbir şey yok.

 Hakkâri'den ayrılış sürecimi beş aşamalı depresyon senaryosuyla anlattım. 11 senede değişen hiçbir şey yok.



1

İnkâr[1]-Böyle mi olacaktı?

Neydi onlar; ‘üç derdim var, birbirinden seçilmez; bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm.’ Her ölüm erken ölümdür, her ayrılık ilk ayrılık, her yoksulluk da isyana gebedir. Ölümün bizi ayırdığı söylenir, esasen insanları eşitleyendir kendileri; bizi ayıran hayatın tâ kendisidir.

Yattık, uzunca bir unutkanlık uykusuyla kazasız tükettiğimiz gecenin sonuna yolculuk bitti, kalktık, kahvaltı yaptık. Artık yerinden kalkamama buhranına galebe çalmış, yiyecek ekmeğim kalmamış, kazandan düşmüştüm. Toprağına son kez bastığımı hissettiğim köyün taşlı yollarında rastlaştığımız birkaç kişiyle eğreti gülücüklerle yasaksavar merhabalaşmayı görev sayıp eksik etmeyerek, eski anlamlarını yitiren kısa konuşmalarla çıktık altından çok sular akan köprüye doğru, tam ayrılacakken alışma temrinlerini tamamlayan adımlarla yürüdük. Görünürdeki anlamları kesin, gizli anlamları kestirilmesi güç, kısa ve ölçülü cümlelerle her şey son sefer yapılıyordu, kırıp dökmeden, üzüp bükmeden. Ayrıldığımı haber alıp da zahmet edip gelen ve rastlaştığımız birkaç kişiyle vedalaşıp bindim arabaya. Düğünlere, cenazelere buluşmalara ayrılıklara ayrı tören havası katan bu bölgeden alelacele, kaçarmış gibi ayrılmayı kesinlikle istemezdim. Ama işte şartlar, ne dersin, nasıl yaparsın. Sebep her ne olursa olsun, insanların uğurlamaya gelmemelerini sadece saatin erken olmasıyla açıklayamam. Her insanın hayatının sonunda görmesi gereken kişisel asgarî saygıyı beklemiştim niyeyse. Belki de tozdan çekinmişlerdi. Giderken köprüleri atıp kapıları çarpacağımı mı düşünmüşlerdi acaba, ne ben böyle yapmaya niyetliydim ne de dağınık düzende geri çekilmemden kaynaklanan ortada toz duman vardı. Şimdi bakıyorum da tüm hayatım böyleydi aslında; güvensiz, uzak, şaşaasız, debdebesiz, göze çarpmadan, belli belirsiz ve az katılımlı. Bu iyi… Araç bin komutu almışçasına, dizlerinin bağı çözülmeden şaka kaldıramayacak köprünün üzerinde çok durmamıştım, ama konunun üzerinde belli ki çok duracağım, belki de tepineceğim. Önce kendimden, sonra da köprüden geçiverdim.

En büyük korkumuz, kaybımızla üzüntü vermeyeceğimizi sezemeyerek istenmediğimizi fark edememektir. Düşünüp kendimizi yiyip bitireceğimize, kaçmak en iyisi… Zaten bilinmeli; düşmanca değildir sevgisizliğimiz, bir tutunamayan olarak mecburiyetten daha güçlü hislerle kaçarcasınadır. Bir zamanlar bu cümleleri yazıp şarjöre takmıştım. Ama burası tetiğe çökme yeri değildi sanırım. Ne yapsak, ama mermi de namludan çıkmış oldu, neyse devam edelim. ‘Bir kere hareket hâline geçmiş insanların fena tesadüflere karşı duydukları ve hem cesarete, hem de kayıtsızlığa benzeyen bir his’ vardı içimde. Son anda öğrenmek durumunda kalmışlar, belki de veda için ne yapmaları gerektiğini bilememişlerdi. Yüzümün hatlarını ezberlemek için dakikalarca süzmek, irtibatı sağlama almak için bir dolu soru asmak, gitmek üzere olan bir adamın uzunca süren dürüstlükten, son âna kadar sadakatini koruyup koruyamayacağını sınamak fırsatlarından mahrum kalmışlardı. Tercih yaptığımı söylemediğim gibi, Zap’ı götüren meyile teslim olmama ramak kaldığını da ramak kala duymuşlardı. Lan yoksa Julio Cortázar  haklı mıydı: ‘Artık sevilmediğinizde, size söylemeseler de bunu bilirsiniz. Bunu ruhunuzun derinliklerinde hissedersiniz, zira kayıtsızlık asla gözden kaçmaz.’ Uğultu ve biraz daha uğultunun yanında sakin bir ritmi olan değerlerden neşet eden saygı dolu, yeterli ve özgür bir sessizlik[2]; gelsin Pınar Altıok’tan Gidersen ya da Kazım Koyuncu’dan İşte Gidiyorum.

Sosyete cenazelerinde ağladığı değil de ağlamadığı ve gözyaşı dökmediği gözükmesin diye takılan kaynak gözlüklerinden burada da herkesin burnunun üstünde birer adet vardı. İllaki gideyim diye, aman bir kaza çıkmasın, çıkarsa hemen tamir edip akış inkıtaa uğramasın diye hazırlık yapmışlardı sanki.


2

Öfke- Kellim kellim, la yenfa


Öğretmen’de (Kartal Tibet, 1988) Hüsnü Çelik’in köyden İstanbul’a giderken uğurlanışı ne güzeldir. Eski ama yerleşik ve kullanışlı okulunu, evini, hayvanlarını, bahçesini ve yaşadığı şahane hayatı[3] bırakmak zorunda kalıp büyükşehre giderken, traktör römorkunda da olsa en azından sahih bir vedalaşma fırsatı bulabilmiştir. Bense Öğretmen Kemal’deki (Remzi Jöntürk, 1981) veya Bizim Köy’deki gibi çokça uğraşmama, cedelleşmeme rağmen -öyle yapmamam mı gerekiyordu yoksa- aceleye gelen ayrılış yüzünden aradan geçen bunca sene sonra hep en azından bir kere daha oralara gitme isteğiyle doluyum. Kemal öğretmenin aslında İngiliz Kemal’in köye yerleşmiş hâli olduğunu bilseydim, günlerim daha verimli geçerdi.

Bu isteğimi Mucize’deki Mahir Öğretmen yerine getirmişti. Köye gelişi meşakkatli olsa da ayrılışı dillere destan olur. Göze görünür ve dişe dokunur fedakârlıklarının meyvesini fazlasıyla görür. Nispeten geniş görüşlü dağların arasındaki ve tepesindeki köyden, neredeyse bütün köylünün katılımıyla uğurlanır. Teşekkürler ve temennilerle onlarca dakika sürer gidebilmesi. ‘Bi daha burlara ne zaman gelirim bilmeyom. Sizleri, yaptığınız eylikleri, ölünceye kadar unutmıcam. Ne kadar mert, ne kadar yürekli insanlarsınız. Bana kapılarınızı açtınız. Üşümeyeyim diye, karılarınız, hayvan bokundan tezek yapmayı öğrettiler. Eşkıyalardan da korkuyom artık, o aslanlar mektebin inşaatında yardım ettiler. Çocuklar, bene bakın çocuklar. Ömrüm yeterse, hepsi okuyacak; kimi mühendis, kimi doktor, kimi muallim olacak.’ der ve sarılıp ağlaşırlar muhtarla. Bu sahneye daha fazla dayanamayan muhtar bir an evvel artık gitmesi için yaşlı gözlerini kaçırır öğretmenden. Ve at sırtında yükleri, yanında iki yoldaşıyla tepeleri arşınlamaya başlarlar. Yedi yıl sonra eşiyle geri döner öğretmen, köyü köylüyü ziyarete. Beraberinde gtirdiği hediyenin ise kıymeti paha biçilmezdir. Muhtarın engelli oğlu Aziz, iyileşmeye yüz tuttuğu bir aralık evlendirilmiş ve karısı kaderine boyun eğerek kocasına gül gibi bakmıştı. Köy yerinde daha fazla tutunamadıklarında geride bıraktıkları bir mektupla şehre gitmişlerdi. İşte Mahir Öğretmen, engelliliğinden neredeyse eser kalmayan Aziz, karısı ve iki çocuğuyla çıkageldiğinde olay bambaşka bir boyuta taşınmış olur.[4]

Mitat Enç, Bitmeyen Gece’de görev yaptığı kasabadan ayrılışını şöyle aktarır: ‘Kamaralarımızı dolduran hediye paketlerinden, burada ne kadar çok dost edindiğimi anlıyordum. Geçirmeye gelemeyenler bile hediye paketlerine, iyi yolculuk dileklerini eklemeyi unutmamışlardı.’ Bu pasajı okuduktan sonra kendi adıma üzüldüğümü hatırlıyorum. Hadi hediyelerde gözüm yoktu zaten de, insanların birkaç kelâm edip samimiyetle parlayan gözlerle el sallamalarını isterdim. Sebep ne olursa olsun, demek ki rastlayan birkaç kişi dışında hiç kimse köprüye gelmeye tenezzül edecek kadar ehemmiyet vermemişti. Üç beş kelimelik kısacık cümleleri hak ettiğimi düşünüyordum, fazlasını zaten beklemediğim gibi. Ne bileyim, mesela ağaların düğün veya cenazelerindeki gibi yüzlerce araçlık konvoyla makul bir yere kadar gelmesinlerdi. Ama yayan da olsa köprüye gelmelilerdi. Bak Köprülü bile demiyorum, köy köprüsü diyorum.

Olayı daha acıklı hâle getirmek istemezdim, ama kelimelerin etkisini anlatan şöyle de örnekler var bakın: Motosiklet Günlüğü’nde (Walter Salles, 2004) füzyoncu Ernesto’nun (artçı), arkadaşı Alberto’yla (şoför) çıktıkları zorlu Latin Amerika seyahatinin duraklarından biri olan cüzamlılar hastanesinde oluyor bunlar. Büyük Amazon Nehri, ağır hastalarla diğerlerini birbirlerinden ayırıyor. Gönüllü kaldıkları birkaç haftadan sonra beri tarafta, ana binada vedalaşma sadedinde çeşitli eğlenceler eşliğinde Ernesto’nun 24. yaş günü kutlanıyor. Kısa konuşmasında benim de bu metinlerle Hakkâri için yaptığım şeyi dile getiriyor: ‘Bu kutlamaya daha beylik bir jestle teşekkür etme gereği duyuyorum. Ama yolculuğumuzun elverdiği zayıf koşullar dâhilinde elimizdeki tek sevecen kaynak, kelimeler.’ Evet, elimizden ve dilimizden kelimelerden fazlası gelmiyor. Alberto’nun aksine eğlencenin akışına kendini kaptırmayan Ernesto, acizliklerinden ötürü fazla yakınlaştığı karşı yakadaki hastalarla da vedalaşmak, kutlama yapmak istiyor. İnsanı asla olduğu gibi bırakmayan yolculuk onu da değiştiriyor, geliştiriyor ve içinde kıpırtıdan öte coşan vicdanına uyarak yine harekete geçiyor. Nehrin kıyısına indiğinde kayık bulamayınca, Alberto ve diğerlerinin bağırıp uyarmalarına aldırış etmeyerek atlıyor bulanık sulara ve başlıyor yüzmeye. Ortalarda artan akıntı, zaten astımla boğuşan ciğerlerini ve akabinde tüm bedenini iyice yoruyor. Olaylar çok hızlı geliştiği için kimse de bir kayık alıp peşinden gidemiyor. Öte kıyıya yaklaştığı sırada ağır hastalar da onu fark ediyor, birbirlerine haber verip kenarda toplaşıyorlar. Tabii onların da elinden bir şey gelmiyor. Ve biliyor musunuz, dillerinden bir şeyler geliyor ama. Ernesto’nun, dertlerini, ekmeklerini, zamanlarını paylaştığı insanlar, verebilecekleri tek şeylerini esirgemiyorlar; kelimeler. Ernesto da fark ediyor onları. Hiçbir kayığın yapamayacağı yardımı işte bu ‘kelimeler ve şeyler’de buluyor. Dermansız son kulaçlardan sonra kavuşuyor sazlıklara ve sarılıyor cüzamdan yarım yarım ampute kalmış ellere kollara.

Fakat ne gariptir ki içimizde saklı kalmış kelimelerin dışarı sızması,her zaman iş görmüyor. Nietzsche Ağladığında (Pinchas Perry, 2007) filminde de Dr. Breuer, karısını terk etme hevesini kendince anlamlandırma çabasıyla birtakım mantıklı ama gönül kırıcı cümleler sarf ediyor. Bunlar karşısında hiddetlenen kadın da şunları söylüyor: ‘Kelimeler, kelimeler!!! Kelimelerle yaşayamazsın!’ Ağırlaşan havadaki zerrelere asıla asıla yol almaya çalışan kelimelere bazen de kulak asmamak lâzımdır ya, he.

Willy Wonka ve Çikolata Fabrikası’nda da (Mel Stuart, 1971) kendini tutup götürmeye çalışan görevlilere karşı özüyle ve sözüyle direnmeye kalkışan kadına şöyle derler: ‘Hayır konuşmayın, hayatta bazı anlar için geçerli kelimeler yoktur.’

Yedi Piskopat’ta (Martin McDonagh, 2012) kanser koğuşunda ölümü beklerken de neşesinden ödün vermeyen karısı Myra’ya, kelimelerin her zaman çok da önemsenmemesini savunur Hans. ‘Bazen Tanrının delirdiğini düşünüyorum. Yaptığı şeyler, yapmadığı şeyler…’ ‘Onun da işi başından aşkın tabii. Pislik herifler onun da çocuğunu öldürdüler.’ ‘Pislik deme hayatım.’ ‘Alt tarafı bir kelime Myra, alt tarafı bir kelime. Pislik herif.’

Peyami Safa’nınCumbadan Rumbaya’sında Karagümrüklü Deli Cemile de koroya katılsın mı, hadi bakalım: ‘Cemile dengi bağladıktan sonra üstüne oturmuş, kollarını kavuşturmuş, bir kelime söylemeden Selim’in yüzüne bakıyordu. Âdeta bütün gece düşündüğü şeyler, bu bakışın içinde koyulaşmış bir hâlde vardı.’ İlerleyen sayfalarda Selim, yazdığı mektupta Cemile’yi ikna edebilmek için bakın ne diyor: ‘Sözlerimi beğenmezsen bir daha yüzüme bakma.’ Dinliyor Cemile, ama yüzünde kuru üzüm gibi topladığı, bütün söz hakaretlerinden daha ezici bir nefret buruşuğuyla öyle bir bakış salıyor ki, en galiz küfürleri etseydi Selim’i daha az incitirdi. Bu kadarla kalsa iyi, bir de dönüp arkasını uzaklaşması hepten ulaşılmaz kılmıştı. Sonraki bölümlerde de ince hastalığa yakalanan Selim, öksürükten dolayı konuşamadığında gözleriyle anlaşıyorlar. Kendisi konuşamasa da, kelimelerinin tınısına susadığı ve susmasından ızdırap duyduğu Cemile’nin sessizliği hastaya merak ve azap veriyor.

The Hunt (Thomas Vinterberg, 2012) filminde anaokulunda çalışan Lucas, öğrencisi Clara’ya cinsel taciz suçlamasıyla itham ediliyor. Her vakada olduğu gibi, olaylar büyüdüğünde çocuk gerçekle hayali ayırt etmekte zorlanıyor. Ailesi çocukla görüşürlerken, Clara, saçmaladığını, Lucas’ın öyle şeyler yapmadığını söylüyor. Bunun üzerine annesi ‘hayır öyle bir şey oldu ve sen söylemekte zorlanıyorsun’ diye olmayan bir şeyi koza zorla kabul ettiriyor.Ve Clara’nın babası Theo -Lucas’ın da yakın arkadaşı- onun masum olduğunu nasıl anlıyor biliyor musunuz, 8-10 saniyelik etkileyici bir bakıştan sonra ‘yüzünde görebiliyorum.’ Ömer Seyfettin’in Kaşağıhikâyesinde olduğu gibi Clara da, hastalık anında, sayıklarken açık ediyor Lucas’ın masumluğunu.Durumu iyice anlayan Theo, Noel kutlaması olmasına rağmen, ortamdan ayrılıp yemek ve içki alıp Lucas’ın evine gidiyor. Dostunu uyandırıp karşısında sessizce oturuyor, sadece oturuyor, sessizce, saygıyla.

Minamata’da (Andrew Levitas, 2020) plastik fabrikası civalı atıklarını umarsızca nehre akıtır. Her yerden işlerini bağladıkları için kimseyi takmazlar. Bir grup çevre ve insan yanlısı gönüllü, nehrin balıklarından beslendikleri için nesiller boyunca kalıcı hastalıklara yakalanan köylülere destek olur. Seslerini dünyaya duyurabilmek için meşhur savaş fotoğrafçısı Eugene’e ulaşırlar. O da vicdanını dinleyerek ve üsteleyerek, dergi yönetimince bu göreve atanmasını zorla sağlar. Gittiğinde etrafı gezip kayıtlar alırken, bacakları bu hastalıklardan ötürü sakat kalan bir çocuğun yanına oturup, üst paragraftaki Theo’nun aksine konuşur ha konuşur. Uzun süredir içmeden sürdüremediği yaşamak gailesinde, o sıralarda da çakırkeyftir ve çenesi düşmüştür. Futbol oynayan arkadaşlarını olduğu yerden izlemek zorunda kalan çocuğa teselli ve takmaması sadedinde sözlerle bu konulardaki tecrübelerinden bahseder. Bir süre konuştuktan sonra, bu bölümü ilgilendiren şunları söyler: ‘Söylediklerimden tek kelime anlamadığını biliyorum. Ama bu beni konuşmaktan alıkoymaz.’

Black Snow (Fei Xie, 1990) filminde 24’lük Li Huiquan, kavgaya karıştığı için tutulduğu çalışma kampından üç yıl sonra salıverildiğinde, hayata yeniden tutunabilmek için çabalar. İşi olunca kimsenin ona tepeden bakmadığını iyice anlar ve kendisine kurallar koyar: ‘Az düşünüp, az konuşup, çok çalışmalısın.’ Bunları mektup hâlinde yazdığı arkadaşından gelen cevap, kelimelerin gücünü gösterir niteliktedir. Hapiste ailesi tarafından bile yalnız bırakılan Chazi, Li Huiquan’dan gelen mektupla direncini katlar ve en az yirmi kere okuduğu satırlara, döktüğü gözyaşlarıyla mukabele eder. İlerleyen sahnelerde Li Huiquan’ın içten içe âşık olduğu şarkcı kız, sahneden sanki ona sesleniyordur: ‘Dünyada bir sürü kelime ve gökte bir sürü yıldız var. Yıldızları izle, kelimelerimi anlatacaklar sana.’ Sahneden indikten sonra sarf ettiği sözlerse yaralar bizim oğlanı. Uzun süredir onu eve götürdüğü için teşekkür eder, ama artık festivalde tanıştığı yeni şarkıcı arkadaşı götürecektir. Önceki zahmetleri için teşekkür eder. Oysa ne zahmeti değil mi, kız bir tutamaktır onun için. Ailesinden kalma derme çatma evdeki bekâr odasında geceleri duvarlara bakarak hülyalı hülyalı düşündüğü kız, bunları söylememeliydi.

Poulie’de (John Roberts, 1998) sırf utangaçlıktan konuşmadığı için kız arkadaşının, en yakın arkadaşıyla evlenmesine katlanmak zorunda kalan, evinden uzakta yabancı ilin ve yabancı dilin acemisi ve rahatsız edici havasından bunalıp papağana içini döken, memleketinde Edebiyat öğretmeni gurbette temizlikçi Rus Misha’nın dediği ve değindiği gibi; ‘kelimelerimi özledim.’ Özlemini papağanla gideren adam, türlü zorluklara ve yıpratıcı yolculuklara katlanarak ve kanatlanarak maksuduna ulaştırıyor kuşu. Yıllardır mahsur tutulduğu laboratuvardan kaçıp Marie’ye kavuştuğunda onu bir yetişkin olarak görüp umduğunu bulamadığı için hayalkırıklığına uğruyor. Küsüp arkasını döndüğünde, maziyi hatırlatan birkaç kuple şarkı mırıldandanan küçük kız tekrar onun oluyor. Ve o günün akşamında yine sadece birkaç kelime Marie ve Misha’nın aşkına ilk adımlar oluyor.

Böyle orta yapılır da gol atılmaz mı, gelsin bakalım: Ayna’da (Andrey Tarkovski, 1965) anjin olduğu için üç gündür kimseyle konuşmadığını, bir süre sessiz kalmanın iyi geldiğini ve bunun da açıkçası hoşuna gittiğini söyleyen Alexei, nasıl da güzel bağlıyor cümlenin sonunu: ‘Kelimeler bazen tüm duygularımızı ifade etmeye yetmiyor. Çok sönük kalıyor.’ Usta şöyle devam ediyor:‘Sözler, sözler, sözler! Gerçek hayatta bir su gibi akıp gidiyor sözler ve yalnızca pek seyrek olarak, o da çok kısa bir süreliğine, sözle yerin, sözle işin, sözle anlamın birbirlerine tam denk düştüğüne tanık olabiliyoruz. Söz ile insanın iç durumu ve fiziksel eylemi, çoğu kez farklı düzlemlerde gelişir. Kimi kez birbirlerini karşılıklı etkilerler, kimi kez de birbirlerinin hafiften yankısı gibidirler; ama çoğu kez birbirleriyle çelişirler, hatta zaman zaman birbirleriyle şiddetle çatışarak birbirlerinin ipliğini pazara çıkarırlar.’

Hakkâri’de Bir Mevsim’de, ıssız köyde bebek ölümleri karşısında O’nun yakınması da bu minvalde: ‘ Başkaldırmanın bir işe yaramadığını bil. Hangi sözcükleri aramak, bulmak, seçmek, yerli yerinde kullanmak? Ne işe yarayacak sözcükler?Ve sözcüklerim yetersiz, anlamsız, ölü.Gene de ölüyor bebeler. Ölümden korkuyorsun; hem acıyorsun, hem de korkuyorsun; burada dağ başında ölmekten, o bebeler gibi karnının, sonra ellerinin, ayaklarının şişip, dört-beş gün içinde cavlağı çekmekten, karların altına gömülmekten korkuyorsun. Bunun için mi geldim buraya? Bunun için mi, bütün bunları bilerek mi sürdüler beni buraya?’ Yalnız kaldığı çoğu zaman kalemi alır eline ya da daktiloyla doldurur sayfaları. Eski alışkanlıkla kısa notlar alır, benim yaptığım gibi. 7 bin km. uzaktaki sevgilisiyle mektuplar gönderirler birbirlerine.[5] O da tatmin olmaz anlatılanlardan; ‘İnsan (söz konusu kişi filozof da olsa) yalnız yaşadığını değil, başkalarının yaşadığını da yazabilir. Ama yazmak güçsüzlüktür. Yetersiz sözcüklerinle anlatacağına, çek fotoğraflarını yolla’ der, ‘Karların üstünde, şahrem şahrem yarılmış, pabuçsuz, çorapsız ayakların fotoğraflarını çek yolla.’ ‘Fotoğraf demek uygarlık demek. Tüm uygarlıkların üstüne sıçtığım burada. Zavallı bir insanlık freskini oluşturacak olan fotoğrafları. Binlerce kare film yetmez burada çekmem gereken fotoğraflara. Ve eriyen karın fotoğrafını çektim. Ve karda yalınayak yürüyen çocukların fotoğraflarını çektim (renkli/ mosmor). Kanayan yaraların fotoğrafını çektim (Kan ve irin rengi). Ölen bebelerin (ölmeden, ölürken ve öldükten sonra) fotoğraflarını çektim (renkli ve siyah-beyaz). Satılan kızların fotoğraflarını çektim (satılmadan önce, satılırken ve satıldıktan sonra). Karın altında açılan, içine çıplak bir bebe ölüsünün bırakıldığı, ıslak, soğuk toprağın fotoğrafını çektim. Ot bitmez, kar tutmaz kayaların fotoğrafını çektim. Karın üstünde yansıyan ay ışığının fotoğrafını çektim. Donan gözyaşının fotoğrafını çektim. Zazi’nin dik başının fotoğrafını çektim. Muhtarın umursamazlığının fotoğrafını çektim.’

Özgürlüğün Bedeli (Dennis Hopper, 1969) filminde de Harley Davidson motorlarıyla batıdan doğuya Amerika’yı kesip kat eden hippiler Wyatt (Ernesto’nun ruh eşi) ve Billy (Alberto’ya karşılık gelebilir) ağızlarının iyi laf yapmalarıyla birçok kolaylığa ulaşırlar yol boyunca. Muhafazalı borularla benzin depolarına sakladıkları parayla idare ederler. Ama tutucu bölgelerden geçerlerken ikinci sınıf otellere ve kıytırık restoranlara bile alınmazlar. O zaman tek kelime etmeleri darp edilmelerine yol açacağından ağızlarını açmazlar. Fazla özgür ve tıraşı gelmiş adamlar olarak kovulmuşlara eklenirler. Özgürlükten konuşmakla özgür olmak arasındaki farkı net olarak anlarız. Sürekli bu konuda konuşanlar, yorgun kelimelerinin onları tutsak ettiğinin farkında değilken, susup yaşayanlar bağnazlara yan gözle bakmaya bile tenezzül etmezler. Ama onlara bakanlar vardır ve tabiatın olanca içkinliğinde cırcır sesleriyle uyudukları sırada saldırırlar ve yanlarındaki yoldaşlarını sopalarla vahşice öldürürler, kendileri de zor kurtulur. Bu tip durumlarda kelimeler para etmez. Arkadaşlarına kıyanlar, diğerlerini rahat bırakacak değillerdir ya. Tam da menzillerine yaklaşmışken kamyonetli iki manyak, bitli diye aşağıladıkları Billy’yi, anlamayacaklarını bildiğinden boşa harcamadığı kelimeler yerine orta parmağını tercih etmesiyle camdan çıkardıkları pompalıyla beynini dağıtarak öldürürler. Arkadaşına son sözleri intikam olmak zorunda olan Wyatt da, eserlerini görmek üzere geri dönen yobazlarca katledilir.Filmde, özgürlükler ülkesi olarak sunulan Amerika’nın aslında kendi içerisinde farklılıklara ve bireysel özgürlüğe karşı ne kadar hoşgörüsüz bir tutum takındığındanbahsedilmektedir genel olarak.Amerika’da insanların birbirlerine sürekli tebessüm etmelerinin sebebi, çok ulusluluktan kaynaklanan kalabalık dil topluluğunun kelimelerle anlaşmayı zorlaştırdığı yönünde bir teoriyle açıklanıyor. Ben de diyorum, köyde veya merkezde çehrem neden sürekli mütebessim olmaya meylediyor, yaramaz seni.

Straight’in Hikâyesi’nde (David Lynch, 1999) işleri kendi yöntemiyle yapmayı düstur edinmiş, dürüst ve tavizsiz 73’lük[6] Alvin, bu sefer Kuzey Amerika kıtasını, ehliyetsizlikten ve kimsenin kendisini bir yerlere bırakmasından haz etmediğinden, binicili çim biçme makinesinin tepesinde, neredeyse kağnı yavaşlığıyla kat ediyor. Küs olduğu kardeşini son kez görmek için çıktığı bu uzun (8 hafta) yolculukta başına türlü işler geldiğinde, bedeninde kuvvet ve cebinde parası olmadığından onun da yardımına kelimeler yetişiyor. Zap’ın büyük büyük abilerinden olan Mississippi’nin üzerindeki binlerce köprüden birinden geçerken, kendisi gibi uzun yıllardır upuzun yataklarda yata yata seyahat eden suya nemli gözlerle bakıyor. Dalgın gözlerle Mehmetlerin Ren Irmağına bakması gibi… Neyse ki hikâye anlatıcısı izleyiciyi üzmüyor, kötülükten olmasa da kardeşlerin beklendiği gibi birbirlerine kavuşmalarıyla sevinç yaşları hâkim oluyor gözlere. Babasını uğurlayan Rose’un görece garip davranışlarını da, yolculukta karşılaştığı otostopçu kıza, Alvin’in anlattıklarıyla anlamlandırabiliyoruz. Rose, dört çocuğunu feci bir yangında kaybetmiş. Normalde karneyle reçeteyle doktor kontrolünde gram gram alınması gereken hüzün, ona damacanayla verildiği için bünye iflas etmiş ve basitçe, kafayı yemiş, delirmiş.[7]Manchester by the Sea’de (Kenneth Lonergan, 2016) Lee üzerinden yeniden işlenen ve gündemime giren bu dram, aslında on yedi sene önce Rose’un üzerinden geçmiş silindir gibi. Lee, polise verdiği ifade sırasında, kanunen suçlanamayacağını ve serbest bırakılacağını öğrendiğinde bunu kabullenemiyor. Çocukları küle dönmüş ve karısı onu terk etmişken, vicdan azabıyla kavruluyor, yanıp tutuşuyor. Anlık ve fevri tepkiyle polis memurunun belindeki silahı alıp kafasına sıkıyor. Neyse ki silah kurulu olmadığından başarılı olamıyor ve etraftakiler engelliyor bu girişimi. Sonrasında kendini en ağır işlere vererek bedenini ve zihnini uyuşturmak yolunu tutuyor. İkisi de susmayı, kelimeleri israf etmemeyi ortak paydaya almakla birlikte Lee’nin intihar teşebbüsü ve Rose’un deliliğe sığınması aynı çıkışsızlığın dışavurumlarıdır. Submarino’da (Thomas Vinterberg, 2010) durup dururken yaşadığı onca acayip berbatlık karşısında kendine fizikî zararlar vererek ve bedenini aşırı zorlayarak savunma geliştiren Nick de, Lee’nin özbeöz kardeşidir.

Sait Faik de Havuz Başı’nda Kumarbaz Hayri Efendi’yle Safranbolulu Halil için ‘öylesine ahbap olmuşlardı ki, konuşmalarına lüzûm kalmamıştı’ der. Nasılsa kelimeler görevlerini hakkıyla ifa edip şarjörlerine çekilmişlerdir. Maksim Gorki’nin Soytarı’sında Siyah İnci’nin ağzından duyduklarımız da hayli manidar, ama bu sefer olumlu veya olumsuz yanları değil, kelimelerin yokluğudur mesele. Merhametli ama fakir sahibinin, atı hakkında söyledikleri; ‘Bazen o hayvanlara tatlı sözlerden başka verecek bir şeyimiz yoktur.’ Kendilerini iki saat bekleten çakır keyif müşterilerinin, geldiklerinde ‘bir kelime bile söylemeden’ arabaya binmelerine hayıflanır Siyah İnci. Sonrasında bu sefer inadında direten sürücü, tenezzül etmeyip ‘bir kelime bile söylemeden’ ekstra bekleme ücreti ister, öyle vakur susar ki, sarhoşlar etkilenir ve ödemeye mecbur kalırlar. Tek kelime etseydi muhakkak ki sarpa saracaktı mesele. Tereddüt’te (Yeşim Ustaoğlu, 2016) Elmas’ın annesi, sobanın yanında fasulye kırarken ‘bir kere bile gözüne bakmadan’ ona evlenmesi gerektiğini dikte etmiş. Aslında elindeki her parçada annesi -nasıl bir cendereye sıkışmışsa o da- Elmas’ın kalbini kırıyor. Hem yüzüne bakmıyor, hem de ok gibi kelimelerle yüreğini dağlıyor kızcağızın. Bakın şu cümleleri ben yazmıyorum. Elmas’ın başına gelenlerden sonra bilinçaltım ve parmaklarım ortaklaşa harekete geçiyorlar: Nazan Öncel’in duvarlara yazdığı her cümlenin ağlaması ve elindeki resmin yüzüne bakmaması tam da buraya eklemleniyor. Asê üzerine başlığı altında uzunca değindiğim kitabında Zennure Erik de bunun veciz ifadesini sunmuş aynı bakışla: ‘Neresinden tutarsan elinde parçalanan bir şey bu. Kelimeler ağızda, çare bakışlarda, heyecan yürekte parçalanıyor. Hazmı zor, teslimi zor, reddi zor bunun. En çok susmayı beceriyor insan bu durumlarda. Susmak, birçok kelimenin sıkıştığı, savaştığı bir harp meydanı; isyanın da, teslimiyetin de simgesi. İnsanın sığındığı, saklandığı bir kuyu. Çığlıkların, haykırışların gizlendiği bir çukur. Bundandır ilk sözde baş ağrıtan yankısı.’Tabutta Rövaşata’da (Derviş Zaim, 1996) Mahsun ve diğerleri, ölen arkadaşlarının ardından mezarına gidip hem içerler hem de toprağına dökerler şarabı, kelimeler yerine. Ben de Hakkâri günlerimde aslında çokça ve bütün haşmetimle yalnızdım, ama yine de yalnız hissetmiyordum. Çünkü aklımın dibi gözükmesin, infial uyandırmasın diye fazla konuşmuyordum, ama damar yolu açıp içerimdeki kanaldan sızıp yer etmiş, yârenlik eden, nadasa bıraktığım kelimelerim[8] vardı. İnsanın kendine hikâyeler anlatmasının güzel yanları var. Meselâ kimse sözünü kesmiyor. Can kulağıyla dinleniyorsun. Yalnızlık zor, ama çok güzel.Hakkâri’de Bir Mevsim’de de Pir. Köyünde O’yu karlı karanlık kasvetli dağ başında yalnız bir başına ayakta tutan da sevgilisinin kelimeleridir, başka da bir şey değildir.

Şu arkadaşları da anmadan geçmeyelim. 2023 Haziran’ında eğitim için gittiğim Orta Avrupa’da Prag (Vitava) Viyana (Tuna) ve Dresden’i (Elbe) gezme imkânım oldu ve üç nehir de ziyadesiyle cezp etti beni. Elbe’ nin üzerindeki taş köprüde lacilerle verdiğim pozun altına yazdıklarımı aktarıyorum: Zap Suyunun has ama sakin kardeşlerinden Elbe. Vitava da bunun yancısı. Toplaşıp tâ Hamburg’dan Atlas Okyanusuna dökülüyorlar. Nehrin eksik maviliğini tamamlamak vazifesindeyim, alacalı gökle birlikte. Niçin yazdım bu paragrafı, şundan; her fotoğraf birkaç kelimeyle de olsa hikâyesinin anlatılmasını hak eder. Yaşanan onca mevsim ise, en azından birkaç kitap ederindedir.

Kelimeler kâğıtta veya dilde durdukları gibi durmuyor dimağlarda; ayrılıktan devam edelim. Koro’da (Christophe Barratier, 2004) öğretmen Mathew’in Fond de l’Etang’dan ayrılışı gibi de olabilirdi bak. Tüm yasaklara rağmen, sadece elleriyle de olsa hisar gibi duvarların yüksek pencerelerinden gözükebilen çocuklarla vedalaşabilirdim. Eğer öyle olsaydı, belki ben de bir Pepinot’yu yanımda götürebilirdim.

“Dün sabah bu vakit daha Zeyniler’den ayrılmamıştım. İrili ufaklı bütün talebelerim kayalığın üstündeki araba yoluna kadar beni selametlemeye gelmişlerdi. Ne arsız gönlüm var benim? Etrafımdaki insanları ne kadar çabuk seviyorum. Aziz eniştemin tuhaf bir sözü vardı. Ara sıra beni ellerimden tutarak: ‘Ah, benim yapışkan kızım, evvela insanı yadırgarsın, kaçarsın; sonra çam sakızı gibi öyle yapışırsın ki,’ derdi. Adamcağızın hakkı varmış. Bu çocukların hepsine acıyordum. Güzellerine güzel, çirkinlerine çirkin, sefillerine sefil oldukları için. Böyle her ayrıldığım yerde kalbimin bir parçasını bırakırsam âlâ!”

Halikarnas Balıkçısı’nınDeniz Gurbetçileri’nde, denizcilerin de ayrılışın yürek yufkalılığıyla benim yaşadıklarımı her sefer, sefer öncesinde yaşadıklarını okudum: ‘Dünyada varlıklı olanların yolcularını lavantalı mendillerle, uzun boylu selâmlamalarına bol bol boş vakitleri olur. Ama fukara denizcilerin durumları, onlara bu gibi lüks elvedaları yasak eder. Onların ayrılışları, lastik çekercesine arşın arşın uzamaz. Ayrılış onlarda kısa ve kesin bir kopuştur. Çünkü deniz aralıksız dikkat ve iş ister.’ Ve ilerleyen sayfalarda bir teselli gelir. Güneşin, dağların, koyların, rüzgârın, dalgaların, türlü deniz canlılarının, hatta yağmurun şimşeğin fırtınanın denizcileri kucaklamasını tasvir ettikten sonra şunu ekler: ‘Doğa, denizcilerin ayrılışına şanlı bir dekor yarattı.’ Bakıp göreceğiz, doğa eğer aynı doğaysa, beni de es geçmemeli.

İnsanın Dünya’daki macerası için söylenir ya; küçücük köyde ancak ve sadece ve yalnızca bir kuru ad mı bırakabilecektim, bu muydu 19 mevsim boyunca bütün yapıp yapabildiğim, edip edebildiğim.

Girişim ve gelişmem gibi sonucum da keyifsiz olmuştu. Her zaman bir trajediyle veya kargaşayla başlayan süper kahraman filmleri gibi açılmıştı sahne. Önce kaos vardı. Sonra süper kahramanlar kadar olmasa da, gidişatın gücüyle değişmiştim, benden yeni bir ben doğmuştu. Yanlış anlaşılmasın, işler yürüyordu bir şekilde, ama keyif ve neşe yoktu işte, ne yaparsın. Ülkenin bir köşesinden öbür uzak köşesine yaptığım canhıraş pisagoral çapraz koşunun, sonuca yansıyan tarafı da buydu.

Dertleri ve zorlukları ipe dizerek ilerlediğim ameliyat ve teşrih masasından sağ kalkmayı başardığım Hakkâri’den ayrılışımı KAP’a bildirmemiştim. Gelirken onlar sormamıştı, giderken de ben söylemiyordum. Bakarsınız, ileride birileri atlatma haber yapar da öğrenirsiniz.

Suya girdiğin için değil sudan çıkmadığın için boğulursun ya, Hakkâri’ye gönderilmem değil, oradan zamanında ayrılamamamdı beni benden eden. Hem kalışım uzun sürmüş, ayrılamamıştım; hem de çat kapı edildiğinde yine istenilen vasatta ayrılamamıştım. Oradayken tıka basa dolan ve boş yer kalmayan veresiye defterini şimdiki gidişimde köprüden girerken Zap’a atacağım.


3

Pazarlık- Yolumu kaybettim, hükümsüzdür

Öncesinde dayatılan, sonrasında acı tadına doyulmamış bir hayatın, terk olunmuşluğun ve artık dinmesi beklenen ıstırabın ifadesi ve istemeye istemeye uzmanı olduğum bütün konuların gereksiz ağırlığıyla[9] köprünün üstünden geçtim, sinyalimi verdim, sağa doğru yola koyuldum.[10]Dümenler döndürmeden, fırıldaklar çevirmeden görev yapmaya çalıştığım yerden direksiyon döndürerek ayrılıyordum. Elimi kolumu sallayarak geldiğim köprüden direksiyon sallayarak uzaklaşıyordum. Suyun aralıksız devinimine, kayalıkların keskin kıvrımlarına ve duvarların her çatlağına ve deliğine bağlanan alışkanlıklardan, vaziyetin su götürmez nazikliğiyle uzaklaşıyordum. Bir mumun sönmeden önce, olanca ışığıyla son bir harlamasını görebilenler gördü. Bakışlarımız ayrılırken bal gibi birbirimizden ağır ağır uzaklaşıyorduk. Yeni seneye iyi niyet ve hazırlıklarla yaklaşırken gözüme ve gönlüme daha güzel gelmeye başlayan bu yerden hızla ayrılmalıydım. Son imajlar zihnimde yerini aksiliklere terk etmeden… Topraktan çok kayalardan oluşan dağlar, namütenahi ve mütemadiyen ve biteviye ve ayrımsızca eriyip yeniden biçimlenerek zilsiz ama davetkâr eteklerini toplayıp önümü açıyorlardı. Türküde bir of çekmeyle yıkılacağı söylenen karşıki dağlar (sadece karşıda değil, her yerdeler) binlerce of’tan sonra hadi yıkılmasa da olurdu; benden sonrası tufan olmasın aman. Tepeleriyle yamaçlarıyla, zirveleriyle dipleriyle, yarlarıyla yarıklarıyla, sırtlarıyla oyuklarıyla coğrafyaya yerleşmiş; yağmurunu, rüzgârını, karını, güneşini, suyunu seferber eden tabiatın başlıca belirleyici unsurlarından olarak olanca sakinlikleriyle Zap’ın sonsuz hırçınlığına söz geçiremiyorlardı yine. Virajı dönene kadar izlediklerini görebildim. Çekip gitmekten başka yapacağı kalmayanlar arkalarına bakabilirler mi, bakmalılar mı? Bilemiyorum, ben bakamadım. Yayan giderken insani hız ve ölçülerde gerçekleşen ayrılma, binek üstündeyken donuklaşıp sentetikleşiyor. At gibi sarsıcı da olmadığından, arabanın, insanın donuklaşabilmesine müsaade edebilen yapısından ötürü uzakları izleyerek sıyrılabiliyordum ânın zembereğinden. Önümde izlemem gereken koca cam varken, onun sadece küçücük bir kısmını kaplamasına rağmen dikiz aynasında oynaştığını ve silikleştiğini hissettiğim silüetlerin hareketsizliği yine de kara delik gibi çekeliyordu bakışlarımı. Ayrılığı lastik gibi sündürmemek, uzatıldığı her saniye zorlaşan ve insanı bîtap düşüren vedalaşmayı kısa kesmek, bir kez yola koyulduktan sonra her şey olağanmış gibi bir daha dönüp bakmamak gerek.[11]Girdikleri yerden iz bırakmadan ayrılan insanlardan mı olmuştum? Yıllar önce ilk olarak ayak bastığım bu köyden, üzerinden yüzlerce kez geçtiğim bu köprüden en son geçişim, yaşanan (iyi) ve yaşanmayan (kötü) onca şeye rağmen 19 mevsim sonunda böyle mi olacaktı? Olsundu, bu da son dersimdi demek ki. Yaparak yaşayarak ve üç koldan (bilişsel duyuşsal psikomotor) yaralayarak hırpalayarak öğretmişti. Yılın yatayda en iyi çıkış yapan öğretmeni ödülünü de bu vesileyle almış bulunuyordum. Gaza ölçülü basarak ölçüsüz konudan uzaklaştım. Arkamdan, hayranlık uyandıracak kadar büyük ve şekilli toz bulutu kaldırmayı ve ben uzaklaştıktan sonra anıların yerli yerine oturması gibi teskin olmasını isterdim. Ama kendimden başka hiçbir şeyi kımıldatacak takatim ve hevesim yoktu.

Belki de bu uzunca metni (kısası için çok bilmek lâzım) yazmamdaki saik, bu sahici veda eksikliğidir.[12] İlk günlerin aldanışı mı vardı yoksa üzerimde, normal olan bu muydu? Ne yapsam turist mi kalacaktım burada? Yakışmayacak, bünyeye uyum sağlamayacak, iğreti mi ilişecektim?Ne dağların, ne de suyun dilinden anlamamış mıydım? Ölçüsünü aşan bir ‘başka’ mıydım, ‘yaban’ mıydım, terfi edemeyecek miydim? Fazla su vermek suretiyle çiçekleri çürüttüğümü fark mı edemiyordum?

‘Çabuk kurtulma özgürlüğü elindeyken kişinin dayanamayacağı kötü durum yoktur.’ Ayağım gazda, ellerim direksiyonda, kararnamem yan koltukta ve içimde Zap (aveşelû: bulanık su)gibi bulanık bir sevinç olduğundan mı hamallık edebiliyordum arkamdaki hüzne. Yapıldıktan sonra bir tık çökmüş köprüye son kez baskı yapmıştım küçük cismimle. Uzun, upuzun bir yolculuk önümde uzanıyordu, pardon kıvrılıyordu. Hislerini incitmemeye çalışarak pes perdeden finalle başlayıp, zaman içerisinde azalta azalta aramızdaki bağı koparmaya gönülsüzce ilk adımı atıyordum. Zor dönemeçlerde duygularını mantıklarının önüne geçirenler gibi sonradan pişman olacağım hareketler mi yapıyordum yoksa? Kuğu gibi boynumu büktüğüm görevden, çile yorgunu olarak ayrıldığım kesindi.

Sarı Mercedes’i (Tunç Okan, 1992) bilirsiniz. Dalaverelerle gittiği Almanya’dan ‘adam’ olarak köyüne dönerken başına türlü belalar gelir Bayram’ın. Vardığında da arazisi SİT alanına dönüştürüldüğü için taşınan köyünü bulamaz zaten. Onun gibi hissetmiyordum, ama rastladığım tüm yol filmlerinde ve kitaplarında olduğu gibi başıma olmadık işler gelebileceğini yekten kabullenmiştim. Zaten başımda seyahat eden satıcı problemi[13] varken nasıl dümdüz olabilirdi ki olacak olanlar. Hakkâri’ye gidişimiz kontrollü, oradan gelişimiz gelişine göreydi.

Gelirken karşılaşacağımı tahmin ettiğim belirsizliklerin katbekat fazlasının, bu sefer gittiğim yerde üstüme üstüme geleceğini varsaymıyor, biliyordum artık. Metafor dolu eforlarla çalışmış, tam rahatlayacağım zannederken tekrar kilo artırımına gidiyordum. Şehir 1.0’dan 2.0’a geçmiştik. Gurbet 101 bitmiş, diğerince göğsümüz aman verilmeden ve söyletmeden vurulup dövülmek üzere bekleniyorduk. 6 Ağustosta son kez vasıl olduğum köyden 9 Eylülde son kez ayrılıyordum.

Önceki seneler gibi Eylül başında gelseydim ve birkaç gün içerisinde tayinim çıksaydı, sanırım daha kötü olurdu.[14] Müdürlükten dolayı erken gelmiş, bu şekilde en azından bir aylık süre geçirmiştim son olarak. Yine de vedalaşmalar için iki ayağım bir pabuca değil, tüm mevcudiyetimin yeni doğmuş bebek patiğine sıkıştırıldığını hissediyordum.

Daha başlarken tüy sıklet bir tanecik ensemizden ağır sıklet binlerce eliyle yoklayıp hep mindere çeken Hakkâri, bizi daima parter pozisyonunda yakaladı. Üstümüze çullanırken çıkıp balkondan izledi. Amacım boşluğunu almaktı, boş bulundum, yediklerim hep boşluğuma geldi. Sonrasında da seyirci üstünlüğüyle süreç içinde kendimi güncellememi engelledi. Ayrılık vakti geldiğindeyse teselli sadedinde bir miktar hüzün artırıyordu. Otuzlarına yaklaşan biri için çokça derinleşmeye başlayan alnımda çizgiler ve sivilceler, şakaklarımda beyazlar, sırtımda bıçaklar ve kamburumla dönüyordum. İyilikleri hatırlamak içinse bir müddet müsaade edilmeyi hak ediyordum.


4

Depresyon- Geri dönüşüm başlıyor

Köprülü’de nöbetçi askere Kocaeli’ye gittiğimi söylediğimde, onun da İstanbul’da ikamet ettiğini öğrendim. Tuhaf zayıflıklar göstererek senden de selâm götürürüm merak etme diye bir yük daha aldım kendime. Yükle kardeşim, sen de yükle. Köprülü’den sonra yol ayrımının detaylarını vermiştim hep, fakat biz yukarı çıkarken aşağılara inen bir şey, bir dost vardı. Evet, Sakarya’nın yokuşlardan çıktığı nasıl gerçek değilse, ben seni yavaşlatırım deyip yollarımızı ayıran Zap da meyil gördü mü kendini koyuverip akıp gitmeye pek heveslidir. Sümbül gibi onu da orada öylece kendi hâlinde bırakıp çapraz nöbetteki erata emanet ettim. Yukarılardan son kez sitem ve özlem dolu bakışlarla süzdükten sonra sen sağ (aslında sola gitmişti) ben selâmet diyerek, zaten zorlanan arabaya daha da abandım. Yerçekimine meydan okuyor, akıntıya karşı yüzüyordum, ama rotam doğruydu.[15]

Evet, şaşmamışım; karşımdaki şahikalar arasında Süvarikotra duruyordu. Geçit vermese vermezdi. Soğuk, masmavi, sessiz ve bilge gökyüzüyle aralarında anlaşıp kıyamadılar aceleci yolcuya. Alçı çıkarıldıktan sonra kolumun rüzgârın dokunuşunu yadırgaması gibi ürperdiğimi gördüklerinde daha fazla bekletmediler. Aşağılarda hava ılıkmış. Boyumca uzanıp bu uzak köşeden başarıyla çıkardığım top hatırına diğer dağlara da haber saldılar. Boğaz nahiyem hafiften düğümlendi, kuru havadan kaptığım nem, bozulmasın diye tuzlanarak gözlerimden yol buldu. Sanki şu an gördüklerini daha önce birçok kere görmemiş gibi yeniden keşfe çıkan buğulu gözlerimin hiçbir şeyi seçemeyeceği kadar hızlı akmaya başladı damlalar ve kıvrak yol.

Gözyaşlarımdan iki apoletastığım omuzlarım donuk ve tepeleri tepe tepe tepinen bacaklarım huzursuzdu. Amudî 1700 m.yi sıfırlayacağım ufkî 1700 km.yi bu sefer tersten kat edecektim. Öncelikle, en azından Cizre’ye kadar sürecek 200 km.lik zorlu dağ yolculuğunu bitirmem gerekiyordu. Sona kalınca ızdıraba dönüşmüştü gelirken. Döne döne ine çıka aşacağım tepelerden sonra düzlükte sürüş rahat olacaktı. Kuş uçuşuyla çeyreğini silebileceğimiz yolu, ine çıka ve büke büke kızartacaktım.

Mardin yolunda kendini iyice hissettiren sıcaklık, asfaltta serapa dönmüş, görüntüyü dans ettiriyordu. Her seferinde sıcak gelişmelerle müjdelenen eylüllerim ağustostan gün, ağustos da eylülden rol çalmıştı.

Gelirken kimseye haber vermemiştim. Şimdiyse hayatıma değen herkes, dağ taş uçan kuş duymalıydı. Ara tatilde Iğdır’da, yazın Gölcük’te görüştüğümüz Emreler, bu sefer Kayseri’delerdi ailecek. İkinci bebeklerinin gelişini anneannenin yanında karşılamak istemişler. Şu an beş günlüktü, ilk günlerin telaşını atlatmış, misafir karşılamak için müsaittiler. Yolun gidişe göre rahat geçmesinin bir sebebi de, gece konaklayacağım yerin belli olmasıydı.[16] Hâliyle bu sefer güney istikametinden Adana’ya değil, kuzeybatıya yönelerek telefonun giderken sunduğu ikisine alternatif, fakat zorlu yola girecektim. Meşakkatinin yanında en kısası burasıydı. Giderken Toroslar’ı dele dele açan tünellerden geçmiştim. Bu sefer sırtlarından tırmanacaktım. Ne demişler: Ufuk ne kadar uzak olsa da önüne bina dikilebilir. Dağ ne kadar yüksek olsa da yol üstünden geçebilir; hazıra ve yolculuğa dağ dayanmaz.


5

Kabullenme- Tek yol; devriliyoruz

Kahramanmaraş’tan sonra başladı tırmanışlar. Dağlar el ele verip yolları uzatıyorlardı. Depoyu doldurmuştum düzde, ne olur ne olmaz. İyice tepelere çıkmaya başladığımda yolların bir gidiş bir geliş olması hızımı epey düşürdü. Kamyonların arkasındaki kuyruklara eklemleniyor, dakikalarca sürecek konvoylarda sabır tüketiyordum. Aşina olanlar sollamaya çıkıyor, riskli de olsa beş on araç ileri gidebiliyorlardı. Bir kere deneyeyim dedim; sadece demekle kaldım, deneyemedim, hemen hiç burnumu çıkarmadan uslu uslu takip ettim kendi şeridimi. Çok az bazı yerlerde yol veriyordu büyük araçlar, ancak o kadar olurdu zaten. Yoksa Hakkâri’dekilerden belirgin farkları üstlerinden yol gitmesine müsaade eden bu dağlarda her gelene buyur etseler onların da yolu bitmek bilmezdi. Toros kriterleri işliyordu. Öyle böyle, filleriyle Apler’i aşan Hanibal gibi, develeriyle Hindikuşlar’ı aşan Bürük İskender gibi aştım Toroslar’ı. İnişli çıkışlı ama seviyeli ve tek seferlik ilişkimiz böylece sona ermiş oldu.

Adana üzerinden gidip yolu uzatma pahasına düz yolu da tercih edebilirdim. Ama akşam olmadan varmak istiyordum. Gidişteki gibi nerede yorulursam kenara çekip arabada uyumayacaktım. Dörttekere Kayseri’ye ulaşmalıydım. Merkez ilçelerden Talas’ta oturuyorlardı, bir de ilçe yolu tepmeyecektim. Gerçi ilçe dediğim Maraş’a yakın da olabilirdi ve daha erken varırdım o zaman.



[1] Yas süreci Elisabeth Kubler-Ross tarafından tanımlanmış bazı aşamalardan oluşur. Bunlar: inkâr, öfke, pazarlık, depresyon, kabullenme…

[2] ‘Adını soramazdı artık, gidiyordu.’ Zebercet gibiydim, gecikmeli Ankara treniyle iliştiği köşeden şöyle bir arzı endam eden kadınla aniden gelip çatan ayrılık vaktinde artık geçmişe dair konuşmanın anlamsızlığını hissedip susmuştuk karşılıklı.

[3] Kiracı (Orhan Aksoy, 1987) filminde de, memur Kerim’in bacanağı, öğretmen Nuri vardır. İstanbul’a tayini çıktığında ailecek dünyaları başlarına yıkılmıştır. Geçim zordur büyük şehirde ve Anadolu’da kıt kanaat de olsa ayakta durma imkânı vardır. O’nun sürgün olarak gittiği yerlere, İstanbul’dan kurtuluş olarak gelmek isteyen Nuri öğretmen…

[4] Dokuz yıl sonra gittiğimde ben de, bence bunun kadar kıymetli bir eserle, kitabım ve footğraf ve videolarımla çıkmıştım insanların karşısına. Mahir Öğretmen de, hem köyde hem şehirde kendi elleriyle şifalandırdığı Aziz’i getiremeseydi, ya da o miskalde bir şey olmasaydı elinde, gelmeye cesaret edemezdi; bir sebebi yoktu çünkü.

[5] Bir yerde sevgilisi ‘Karda oraları kim bilir ne güzeldir’ diyor. Selahattin Hocaya da aynı densizlik samimi bir arkadaşı tarafından yapılmıştı, hatırlayınız. Turistik gezi değil ki bu be gülüm, gel sen çilesini orada gör, hayır gör ve yaşa. ‘Bir haberini alamadım çıldıracağım öldün mü kaldın mı kayalara çarpıp battın mı?Yalnızlığa nasıl dayanıyorsun’ diye de eklemesi yok mu, insan şaşırıyor. Hocadan dinleyelim: ‘Gökyüzünün pırnakıl yıldız içinde olduğu soğuk dağ gecesinde, buram buram tere batmışken lamba pır-pır etti ve sönüverdi. Akarsuların bile donduğu bu ıssızlıkta karanlığa da gözüm alıştı, tezeklere boş verdim de sobayı yakmadım, içimdeki ateş ve kızgınlık yeterince ısıttı. Yaşanılan yalnızlıkların bıraktığı, silinmeyen bir iz. Bir kalıtım. Aşılması gereken kolay kolay aşılamayan derine bir ben gibi yapışmış ve bir gece seni uykundan uyandıran.Biraz da dağ başlarında çıldırayım. Çünkü burada, bu koşullarda, ancak çıldırarak sürdürülebilir yaşam. Düşünülmeden söylenmiş bir sözcük, boşlukta söylenmiş bir sözcüktür. Anlamı yoktur.Gerçek sorular, karşılıkları olmayan, belki karşılıkları beklenmeyen alıkça sorular değil midir? Yani insanın kendi kendine sorduğu sorular.’

[6]Yaşlılığın en kötü yanı, eskiden bir gün senin de genç olduğunu hatırlamaktır.’

[7]Böyle durumlarda sözler değil, tavırlar, acımızın hakikiliği hatta gücü değil, çevredeki havaya uyum yeteneğimiz önemlidir. (Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi)

[8]Oğuz Atay’ın dilinde bazı anlamlara gelmeyen kelimeler, baygın birinin ayılırken ağzından çıktıklarında şiire dönüşürler.

[9] Biliyorum, hiçbir tecrübe gereksiz değildir. Seçeneğiniz yoksa ve zorla ediniyorsanız bile, ileride kendi zevklerinize göre hayatı dizayn ederken işinize yarayabilir. Düşmesini çok istediğiniz hâlde yakanızdan bırakmayarak yaralayabilir de ama.

[10]Hakan Taşıyan’ın Sen Uyurken Gideceğim’de dediği gibi: ‘Gözlerime hiç bakmadan/Köşeyi bir dönebilsem.’

[11] ‘Asê, Ayşe konuşurken evden hızla uzaklaşmıştı. Arkasına bile bakmadı. İnsan arkasında bir şey bırakmadığı yere neden bakar ki zaten? Unutmayı istediği kötü anılarla dolu bir eve bakmak niye?’ (Zennure Erik, Asê)

Gönülden bu kadar ıraklaşmamın sebebi, gözden bir solukta çabucak uzaklaşmam olabilir. Hafif meyilli düz bir ovanın uzak ve seraplı ufkunda, ara sıra çıkıp indiğim küçük tepeleri aşarak nokta gibi kalıncaya ve tâ uzaklarda portaldan geçermiş gibi en nihayetinde kaybolana kadar arkamdan bakabilselerdi, şu yakıncak keskin virajın ve göksel kayalıkların insanı yutup birden kaybediveren katı ve kati duyarsız duvarlığında hemen birden püf diye yok olduğum gibi silinmezdim hafızalardan.

[12] İnsan kapıdan çıkarken anahtarı aldığından eminse, içeride yapması gerektiği hâlde yapmayı unuttuğuna ihtimal verdiklerini umursamayabilir. Nasılsa elindedir ve vakit yaratıp yeniden içeri girip hatasını düzeltebilir. Hakkâri’den çıkarken bir anahtarım var mıydı, bilemiyorum. Bir sürü hatam olduğu muhakkakken, bakalım ne zaman vakit yaratıp da gidip düzeltmeye çalışacağım.

Hakkâri’yi kendi açımdan bu kadar geniş ve dallı budaklı anlatmamın sebebi otopsi taktiğidir. Mezar açıldığında sadece ceset değil, etrafındaki taş toprak da en az bir karış öteden alınır,çünkü oralarda da deliller olabilir.

[13] Belirli bir varış noktası listesi verildiğinde, saha servis temsilcilerinin izleyeceği en kısa rotayı bulma problemidir. Büyük kargo firmalarının operasyonlarının merkezinde, herhangi bir sürücünün gidebileceği en kısa rotayı belirleme süreci vardır.

[14]İdare görevi olmayan tayinci arkadaşlar bu durumu yaşadılar. Saçmalığın dibindeydik. Haziran’da çıkmayan tayinin ızdırabını bir şekilde üzerinden silkmişsin, olanı kabullenmiş, derdini içeride tutarak önündeki günlere odaklanmışsın. Koskoca yaz tatilinden çıkıp görev yerine geliyorsun, hiç sözü edilmeyen tayin süreci birdenbire başlıyor ve kovalar, kaçar, yangından mal kaçırır gibi gitmenizi istiyorlardı. Şşiişştt, bu işleri yöneten arkadaşlar, size sesleniyorum. Nedir kardeşim, istediğiniz nedir, derdiniz nedir, bir söyleyin bakalım! Hiç mi gezmeye, pikniğe gitmediniz siz? Kaç saat sürdü hazırlığınız? Masa başında oturup uzak âlemlerden kararlar verirken aklınızda ne var sizin, bir vicdanınız var mı mesela?

[15]Ondan da eski zamanda ütü tutmaz devinimle akan Zap Suyu aşağılarda, tâ aşağılarda, baya aşağılarda; hangi ovaların topraklarını mümbit eder, hangi diyarların çocukları sularında çimer, hangi sallarla kimler üzerinde yolculuk edip yük taşır bilemem. Oralarda olgunlaşıp sakinleşen su, yukarılarda Hakkâri’de hırçındır, gençtir, delikanlıdır. Kendi doğup büyüdüğü memleketinde esip gürler, kasıp kavurur ortalığı; yabancılar arasında sakinleşir. Ardından ne kadar eşi dostu gelse, onları da sükûnete erdiren düzlüklerde yurt edinir kendine geniş ovaları. Onun sakin hâliyle hemhâl olup dertleşen deniz, gelip bir de köyündeki hâlini görse ya.

[16]Giderken arkamdan ittirilmiş gibiydi hislerim, şimdiyse görünmez halatlarla çekiliyordum, bin demir kapıyı omuzlamak üzere.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1