Hakkâri'den ayrılış sürecimi beş aşamalı depresyon senaryosuyla anlattım. 11 senede değişen hiçbir şey yok.
Hakkâri'den ayrılış sürecimi beş aşamalı depresyon senaryosuyla anlattım. 11 senede değişen hiçbir şey yok.
1
İnkâr[1]-Böyle
mi olacaktı?
Neydi onlar; ‘üç derdim var, birbirinden seçilmez; bir ayrılık,
bir yoksulluk, bir ölüm.’ Her ölüm erken ölümdür,
her ayrılık ilk ayrılık, her yoksulluk da isyana gebedir. Ölümün bizi ayırdığı
söylenir, esasen insanları eşitleyendir kendileri; bizi ayıran hayatın tâ
kendisidir.
Yattık, uzunca bir unutkanlık uykusuyla kazasız tükettiğimiz
gecenin sonuna yolculuk bitti, kalktık, kahvaltı yaptık. Artık yerinden kalkamama buhranına galebe çalmış, yiyecek
ekmeğim kalmamış, kazandan düşmüştüm. Toprağına son kez bastığımı hissettiğim köyün taşlı yollarında
rastlaştığımız birkaç kişiyle eğreti gülücüklerle
yasaksavar merhabalaşmayı görev sayıp eksik etmeyerek, eski anlamlarını
yitiren kısa konuşmalarla çıktık altından çok sular akan köprüye doğru, tam ayrılacakken
alışma temrinlerini tamamlayan adımlarla yürüdük. Görünürdeki anlamları kesin, gizli anlamları kestirilmesi
güç, kısa ve ölçülü cümlelerle her şey son sefer yapılıyordu, kırıp dökmeden, üzüp bükmeden.
Ayrıldığımı haber alıp da zahmet edip gelen ve rastlaştığımız birkaç kişiyle
vedalaşıp bindim arabaya. Düğünlere, cenazelere buluşmalara ayrılıklara ayrı
tören havası katan bu bölgeden alelacele, kaçarmış gibi ayrılmayı kesinlikle
istemezdim. Ama işte şartlar, ne dersin, nasıl yaparsın. Sebep her ne olursa
olsun, insanların uğurlamaya gelmemelerini sadece saatin erken olmasıyla
açıklayamam. Her insanın hayatının sonunda görmesi gereken kişisel asgarî
saygıyı beklemiştim niyeyse. Belki de tozdan
çekinmişlerdi. Giderken köprüleri atıp kapıları çarpacağımı mı düşünmüşlerdi
acaba, ne ben böyle yapmaya niyetliydim ne de dağınık düzende geri çekilmemden
kaynaklanan ortada toz duman vardı. Şimdi bakıyorum da tüm hayatım böyleydi
aslında; güvensiz, uzak, şaşaasız, debdebesiz, göze çarpmadan, belli belirsiz
ve az katılımlı. Bu iyi… Araç bin komutu almışçasına, dizlerinin bağı
çözülmeden şaka kaldıramayacak köprünün üzerinde çok durmamıştım, ama konunun
üzerinde belli ki çok duracağım, belki de tepineceğim. Önce kendimden, sonra da
köprüden geçiverdim.
En büyük korkumuz, kaybımızla üzüntü
vermeyeceğimizi sezemeyerek istenmediğimizi fark edememektir. Düşünüp kendimizi
yiyip bitireceğimize, kaçmak en iyisi… Zaten
bilinmeli; düşmanca değildir sevgisizliğimiz, bir tutunamayan olarak
mecburiyetten daha güçlü hislerle kaçarcasınadır. Bir zamanlar bu
cümleleri yazıp şarjöre takmıştım. Ama burası tetiğe çökme yeri değildi
sanırım. Ne yapsak, ama mermi de namludan çıkmış oldu, neyse devam edelim. ‘Bir
kere hareket hâline geçmiş insanların fena tesadüflere karşı duydukları ve hem
cesarete, hem de kayıtsızlığa benzeyen bir his’ vardı içimde. Son anda öğrenmek durumunda kalmışlar, belki de veda
için ne yapmaları gerektiğini bilememişlerdi. Yüzümün hatlarını ezberlemek için
dakikalarca süzmek, irtibatı sağlama almak için bir dolu soru asmak, gitmek
üzere olan bir adamın uzunca süren dürüstlükten, son âna kadar sadakatini
koruyup koruyamayacağını sınamak fırsatlarından mahrum kalmışlardı. Tercih
yaptığımı söylemediğim gibi, Zap’ı götüren meyile teslim olmama ramak kaldığını
da ramak kala duymuşlardı. Lan yoksa Julio Cortázar haklı mıydı:
‘Artık sevilmediğinizde, size söylemeseler de bunu bilirsiniz. Bunu ruhunuzun
derinliklerinde hissedersiniz, zira kayıtsızlık asla gözden kaçmaz.’ Uğultu ve biraz daha
uğultunun yanında sakin bir ritmi olan değerlerden neşet eden saygı dolu,
yeterli ve özgür bir sessizlik[2]; gelsin Pınar
Altıok’tan Gidersen ya da Kazım Koyuncu’dan İşte Gidiyorum.
Sosyete cenazelerinde ağladığı değil de ağlamadığı ve gözyaşı dökmediği gözükmesin diye takılan kaynak gözlüklerinden burada da herkesin burnunun üstünde birer adet vardı. İllaki gideyim diye, aman bir kaza çıkmasın, çıkarsa hemen tamir edip akış inkıtaa uğramasın diye hazırlık yapmışlardı sanki.
2
Öfke- Kellim
kellim, la yenfa
Öğretmen’de (Kartal Tibet, 1988) Hüsnü Çelik’in köyden İstanbul’a
giderken uğurlanışı ne güzeldir. Eski ama yerleşik ve kullanışlı okulunu,
evini, hayvanlarını, bahçesini ve yaşadığı şahane hayatı[3]
bırakmak zorunda kalıp büyükşehre giderken, traktör römorkunda da olsa en
azından sahih bir vedalaşma fırsatı bulabilmiştir. Bense Öğretmen Kemal’deki (Remzi Jöntürk, 1981) veya Bizim Köy’deki gibi çokça uğraşmama, cedelleşmeme rağmen -öyle
yapmamam mı gerekiyordu yoksa- aceleye gelen ayrılış yüzünden aradan geçen
bunca sene sonra hep en azından bir kere daha oralara gitme isteğiyle doluyum.
Kemal öğretmenin aslında İngiliz Kemal’in köye yerleşmiş hâli olduğunu
bilseydim, günlerim daha verimli geçerdi.
Bu isteğimi Mucize’deki Mahir Öğretmen yerine
getirmişti. Köye gelişi meşakkatli olsa da ayrılışı dillere destan olur. Göze
görünür ve dişe dokunur fedakârlıklarının meyvesini fazlasıyla görür. Nispeten
geniş görüşlü dağların arasındaki ve tepesindeki köyden, neredeyse bütün
köylünün katılımıyla uğurlanır. Teşekkürler ve temennilerle onlarca dakika
sürer gidebilmesi. ‘Bi daha burlara ne zaman gelirim bilmeyom. Sizleri,
yaptığınız eylikleri, ölünceye kadar unutmıcam. Ne kadar mert, ne kadar yürekli
insanlarsınız. Bana kapılarınızı açtınız. Üşümeyeyim diye, karılarınız, hayvan
bokundan tezek yapmayı öğrettiler. Eşkıyalardan da korkuyom artık, o aslanlar
mektebin inşaatında yardım ettiler. Çocuklar, bene bakın çocuklar. Ömrüm
yeterse, hepsi okuyacak; kimi mühendis, kimi doktor, kimi muallim olacak.’ der
ve sarılıp ağlaşırlar muhtarla. Bu sahneye daha fazla dayanamayan muhtar bir an
evvel artık gitmesi için yaşlı gözlerini kaçırır öğretmenden. Ve at sırtında
yükleri, yanında iki yoldaşıyla tepeleri arşınlamaya başlarlar. Yedi yıl sonra
eşiyle geri döner öğretmen, köyü köylüyü ziyarete. Beraberinde gtirdiği
hediyenin ise kıymeti paha biçilmezdir. Muhtarın engelli oğlu Aziz, iyileşmeye
yüz tuttuğu bir aralık evlendirilmiş ve karısı kaderine boyun eğerek kocasına
gül gibi bakmıştı. Köy yerinde daha fazla tutunamadıklarında geride bıraktıkları
bir mektupla şehre gitmişlerdi. İşte Mahir Öğretmen, engelliliğinden neredeyse
eser kalmayan Aziz, karısı ve iki çocuğuyla çıkageldiğinde olay bambaşka bir
boyuta taşınmış olur.[4]
Mitat
Enç, Bitmeyen Gece’de görev yaptığı
kasabadan ayrılışını şöyle aktarır: ‘Kamaralarımızı dolduran hediye
paketlerinden, burada ne kadar çok dost edindiğimi anlıyordum. Geçirmeye
gelemeyenler bile hediye paketlerine, iyi yolculuk dileklerini eklemeyi
unutmamışlardı.’ Bu pasajı okuduktan sonra kendi adıma üzüldüğümü hatırlıyorum.
Hadi hediyelerde gözüm yoktu zaten de, insanların birkaç kelâm edip samimiyetle
parlayan gözlerle el sallamalarını isterdim. Sebep ne olursa olsun, demek ki
rastlayan birkaç kişi dışında hiç kimse köprüye gelmeye tenezzül edecek kadar
ehemmiyet vermemişti. Üç beş kelimelik kısacık cümleleri hak ettiğimi
düşünüyordum, fazlasını zaten beklemediğim gibi. Ne bileyim, mesela ağaların
düğün veya cenazelerindeki gibi yüzlerce araçlık konvoyla makul bir yere kadar
gelmesinlerdi. Ama yayan da olsa köprüye gelmelilerdi. Bak Köprülü bile
demiyorum, köy köprüsü diyorum.
Olayı
daha acıklı hâle getirmek istemezdim, ama kelimelerin etkisini anlatan şöyle de
örnekler var bakın: Motosiklet Günlüğü’nde (Walter
Salles, 2004) füzyoncu Ernesto’nun (artçı), arkadaşı Alberto’yla (şoför)
çıktıkları zorlu Latin Amerika seyahatinin duraklarından biri olan cüzamlılar
hastanesinde oluyor bunlar. Büyük Amazon Nehri, ağır hastalarla diğerlerini
birbirlerinden ayırıyor. Gönüllü kaldıkları birkaç haftadan sonra beri tarafta,
ana binada vedalaşma sadedinde çeşitli eğlenceler eşliğinde Ernesto’nun 24. yaş
günü kutlanıyor. Kısa konuşmasında benim de bu metinlerle Hakkâri için yaptığım
şeyi dile getiriyor: ‘Bu kutlamaya daha beylik bir jestle teşekkür etme gereği
duyuyorum. Ama yolculuğumuzun elverdiği zayıf koşullar dâhilinde elimizdeki tek
sevecen kaynak, kelimeler.’ Evet, elimizden ve dilimizden kelimelerden fazlası
gelmiyor. Alberto’nun aksine eğlencenin akışına kendini kaptırmayan Ernesto,
acizliklerinden ötürü fazla yakınlaştığı karşı yakadaki hastalarla da
vedalaşmak, kutlama yapmak istiyor. İnsanı asla olduğu gibi bırakmayan yolculuk
onu da değiştiriyor, geliştiriyor ve içinde kıpırtıdan öte coşan vicdanına
uyarak yine harekete geçiyor. Nehrin kıyısına indiğinde kayık bulamayınca,
Alberto ve diğerlerinin bağırıp uyarmalarına aldırış etmeyerek atlıyor bulanık
sulara ve başlıyor yüzmeye. Ortalarda artan akıntı, zaten astımla boğuşan
ciğerlerini ve akabinde tüm bedenini iyice yoruyor. Olaylar çok hızlı geliştiği
için kimse de bir kayık alıp peşinden gidemiyor. Öte kıyıya yaklaştığı sırada
ağır hastalar da onu fark ediyor, birbirlerine haber verip kenarda
toplaşıyorlar. Tabii onların da elinden bir şey gelmiyor. Ve biliyor musunuz,
dillerinden bir şeyler geliyor ama. Ernesto’nun, dertlerini, ekmeklerini,
zamanlarını paylaştığı insanlar, verebilecekleri tek şeylerini esirgemiyorlar;
kelimeler. Ernesto da fark ediyor onları. Hiçbir kayığın yapamayacağı yardımı
işte bu ‘kelimeler ve şeyler’de buluyor. Dermansız son kulaçlardan sonra kavuşuyor
sazlıklara ve sarılıyor cüzamdan yarım yarım ampute kalmış ellere kollara.
Fakat
ne gariptir ki içimizde
saklı kalmış kelimelerin dışarı sızması,her zaman iş görmüyor. Nietzsche Ağladığında (Pinchas Perry,
2007) filminde de Dr. Breuer, karısını terk etme hevesini kendince
anlamlandırma çabasıyla birtakım mantıklı ama gönül kırıcı cümleler sarf
ediyor. Bunlar karşısında hiddetlenen kadın da şunları söylüyor: ‘Kelimeler,
kelimeler!!! Kelimelerle yaşayamazsın!’ Ağırlaşan havadaki zerrelere asıla asıla yol almaya
çalışan kelimelere bazen de kulak asmamak lâzımdır ya, he.
Willy
Wonka ve Çikolata Fabrikası’nda da (Mel Stuart, 1971) kendini tutup götürmeye çalışan
görevlilere karşı özüyle ve sözüyle direnmeye kalkışan kadına şöyle derler:
‘Hayır konuşmayın, hayatta bazı anlar için geçerli kelimeler yoktur.’
Yedi
Piskopat’ta (Martin McDonagh, 2012) kanser koğuşunda ölümü beklerken
de neşesinden ödün vermeyen karısı Myra’ya, kelimelerin her zaman çok da
önemsenmemesini savunur Hans. ‘Bazen Tanrının delirdiğini düşünüyorum. Yaptığı
şeyler, yapmadığı şeyler…’ ‘Onun da işi başından aşkın tabii. Pislik herifler
onun da çocuğunu öldürdüler.’ ‘Pislik deme hayatım.’ ‘Alt tarafı bir kelime
Myra, alt tarafı bir kelime. Pislik herif.’
Peyami
Safa’nınCumbadan Rumbaya’sında
Karagümrüklü Deli Cemile de koroya katılsın mı, hadi bakalım: ‘Cemile dengi
bağladıktan sonra üstüne oturmuş, kollarını kavuşturmuş, bir kelime söylemeden
Selim’in yüzüne bakıyordu. Âdeta bütün gece düşündüğü şeyler, bu bakışın içinde
koyulaşmış bir hâlde vardı.’ İlerleyen sayfalarda Selim, yazdığı mektupta
Cemile’yi ikna edebilmek için bakın ne diyor: ‘Sözlerimi beğenmezsen bir daha
yüzüme bakma.’ Dinliyor Cemile, ama yüzünde kuru üzüm gibi topladığı, bütün söz
hakaretlerinden daha ezici bir nefret buruşuğuyla öyle bir bakış salıyor ki, en
galiz küfürleri etseydi Selim’i daha az incitirdi. Bu kadarla kalsa iyi, bir de
dönüp arkasını uzaklaşması hepten ulaşılmaz kılmıştı. Sonraki bölümlerde de
ince hastalığa yakalanan Selim, öksürükten dolayı konuşamadığında gözleriyle
anlaşıyorlar. Kendisi konuşamasa da, kelimelerinin tınısına susadığı ve
susmasından ızdırap duyduğu Cemile’nin sessizliği hastaya merak ve azap
veriyor.
The Hunt (Thomas Vinterberg, 2012) filminde anaokulunda çalışan
Lucas, öğrencisi Clara’ya cinsel taciz suçlamasıyla itham ediliyor. Her vakada
olduğu gibi, olaylar büyüdüğünde çocuk gerçekle hayali ayırt etmekte
zorlanıyor. Ailesi çocukla görüşürlerken, Clara, saçmaladığını, Lucas’ın öyle
şeyler yapmadığını söylüyor. Bunun üzerine annesi ‘hayır öyle bir şey oldu ve
sen söylemekte zorlanıyorsun’ diye olmayan bir şeyi koza zorla kabul
ettiriyor.Ve Clara’nın babası Theo -Lucas’ın da yakın arkadaşı- onun masum
olduğunu nasıl anlıyor biliyor musunuz, 8-10 saniyelik etkileyici bir bakıştan
sonra ‘yüzünde görebiliyorum.’ Ömer Seyfettin’in Kaşağıhikâyesinde olduğu gibi Clara da, hastalık anında,
sayıklarken açık ediyor Lucas’ın masumluğunu.Durumu iyice anlayan Theo, Noel
kutlaması olmasına rağmen, ortamdan ayrılıp yemek ve içki alıp Lucas’ın evine
gidiyor. Dostunu uyandırıp karşısında sessizce oturuyor, sadece oturuyor,
sessizce, saygıyla.
Minamata’da (Andrew Levitas, 2020) plastik fabrikası civalı
atıklarını umarsızca nehre akıtır. Her yerden işlerini bağladıkları için
kimseyi takmazlar. Bir grup çevre ve insan yanlısı gönüllü, nehrin
balıklarından beslendikleri için nesiller boyunca kalıcı hastalıklara yakalanan
köylülere destek olur. Seslerini dünyaya duyurabilmek için meşhur savaş
fotoğrafçısı Eugene’e ulaşırlar. O da vicdanını dinleyerek ve üsteleyerek,
dergi yönetimince bu göreve atanmasını zorla sağlar. Gittiğinde etrafı gezip
kayıtlar alırken, bacakları bu hastalıklardan ötürü sakat kalan bir çocuğun
yanına oturup, üst paragraftaki Theo’nun aksine konuşur ha konuşur. Uzun
süredir içmeden sürdüremediği yaşamak gailesinde, o sıralarda da çakırkeyftir
ve çenesi düşmüştür. Futbol oynayan arkadaşlarını olduğu yerden izlemek zorunda
kalan çocuğa teselli ve takmaması sadedinde sözlerle bu konulardaki
tecrübelerinden bahseder. Bir süre konuştuktan sonra, bu bölümü ilgilendiren
şunları söyler: ‘Söylediklerimden tek kelime anlamadığını biliyorum. Ama bu
beni konuşmaktan alıkoymaz.’
Black Snow (Fei Xie, 1990) filminde 24’lük Li Huiquan, kavgaya
karıştığı için tutulduğu çalışma kampından üç yıl sonra salıverildiğinde,
hayata yeniden tutunabilmek için çabalar. İşi olunca kimsenin ona tepeden
bakmadığını iyice anlar ve kendisine kurallar koyar: ‘Az düşünüp, az konuşup,
çok çalışmalısın.’ Bunları mektup hâlinde yazdığı arkadaşından gelen cevap,
kelimelerin gücünü gösterir niteliktedir. Hapiste ailesi tarafından bile yalnız
bırakılan Chazi, Li Huiquan’dan gelen mektupla direncini katlar ve en az yirmi
kere okuduğu satırlara, döktüğü gözyaşlarıyla mukabele eder. İlerleyen
sahnelerde Li Huiquan’ın içten içe âşık olduğu şarkcı kız, sahneden sanki ona
sesleniyordur: ‘Dünyada bir sürü kelime ve gökte bir sürü yıldız var. Yıldızları
izle, kelimelerimi anlatacaklar sana.’ Sahneden indikten sonra sarf ettiği
sözlerse yaralar bizim oğlanı. Uzun süredir onu eve götürdüğü için teşekkür
eder, ama artık festivalde tanıştığı yeni şarkıcı arkadaşı götürecektir. Önceki
zahmetleri için teşekkür eder. Oysa ne zahmeti değil mi, kız bir tutamaktır
onun için. Ailesinden kalma derme çatma evdeki bekâr odasında geceleri
duvarlara bakarak hülyalı hülyalı düşündüğü kız, bunları söylememeliydi.
Poulie’de
(John Roberts, 1998) sırf utangaçlıktan konuşmadığı için kız arkadaşının, en
yakın arkadaşıyla evlenmesine katlanmak zorunda kalan, evinden uzakta yabancı
ilin ve yabancı dilin acemisi ve rahatsız edici havasından bunalıp papağana
içini döken, memleketinde Edebiyat öğretmeni gurbette temizlikçi Rus Misha’nın dediği
ve değindiği gibi; ‘kelimelerimi özledim.’ Özlemini papağanla gideren adam,
türlü zorluklara ve yıpratıcı yolculuklara katlanarak ve kanatlanarak maksuduna
ulaştırıyor kuşu. Yıllardır mahsur tutulduğu laboratuvardan kaçıp Marie’ye
kavuştuğunda onu bir yetişkin olarak görüp umduğunu bulamadığı için
hayalkırıklığına uğruyor. Küsüp arkasını döndüğünde, maziyi hatırlatan birkaç
kuple şarkı mırıldandanan küçük kız tekrar onun oluyor. Ve o günün akşamında
yine sadece birkaç kelime Marie ve Misha’nın aşkına ilk adımlar oluyor.
Böyle
orta yapılır da gol atılmaz mı, gelsin bakalım: Ayna’da (Andrey
Tarkovski, 1965) anjin olduğu için üç gündür kimseyle konuşmadığını, bir süre
sessiz kalmanın iyi geldiğini ve bunun da açıkçası hoşuna gittiğini söyleyen
Alexei, nasıl da güzel bağlıyor cümlenin sonunu: ‘Kelimeler bazen tüm
duygularımızı ifade etmeye yetmiyor. Çok sönük kalıyor.’ Usta şöyle devam
ediyor:‘Sözler, sözler, sözler! Gerçek hayatta bir su gibi akıp gidiyor
sözler ve yalnızca pek seyrek olarak, o da çok kısa bir süreliğine, sözle
yerin, sözle işin, sözle anlamın birbirlerine tam denk düştüğüne tanık
olabiliyoruz. Söz ile insanın iç durumu ve fiziksel eylemi, çoğu kez farklı
düzlemlerde gelişir. Kimi kez birbirlerini karşılıklı etkilerler, kimi kez de
birbirlerinin hafiften yankısı gibidirler; ama çoğu kez birbirleriyle
çelişirler, hatta zaman zaman birbirleriyle şiddetle çatışarak birbirlerinin
ipliğini pazara çıkarırlar.’
Hakkâri’de Bir
Mevsim’de, ıssız
köyde bebek ölümleri karşısında O’nun
yakınması da bu minvalde: ‘ Başkaldırmanın bir işe yaramadığını bil. Hangi
sözcükleri aramak, bulmak, seçmek, yerli yerinde kullanmak? Ne işe yarayacak
sözcükler?Ve sözcüklerim yetersiz, anlamsız, ölü.Gene de ölüyor bebeler. Ölümden
korkuyorsun; hem acıyorsun, hem de korkuyorsun; burada dağ başında ölmekten, o
bebeler gibi karnının, sonra ellerinin, ayaklarının şişip, dört-beş gün içinde
cavlağı çekmekten, karların altına gömülmekten korkuyorsun. Bunun için mi
geldim buraya? Bunun için mi, bütün bunları bilerek mi sürdüler beni buraya?’
Yalnız kaldığı çoğu zaman kalemi alır eline ya da daktiloyla doldurur
sayfaları. Eski alışkanlıkla kısa notlar alır, benim yaptığım gibi. 7 bin km.
uzaktaki sevgilisiyle mektuplar gönderirler birbirlerine.[5]
O da tatmin olmaz anlatılanlardan; ‘İnsan (söz konusu kişi filozof da olsa)
yalnız yaşadığını değil, başkalarının yaşadığını da yazabilir. Ama yazmak güçsüzlüktür.
Yetersiz sözcüklerinle anlatacağına, çek fotoğraflarını yolla’ der, ‘Karların
üstünde, şahrem şahrem yarılmış, pabuçsuz, çorapsız ayakların fotoğraflarını
çek yolla.’ ‘Fotoğraf demek uygarlık demek. Tüm uygarlıkların üstüne sıçtığım
burada. Zavallı bir insanlık freskini oluşturacak olan fotoğrafları. Binlerce
kare film yetmez burada çekmem gereken fotoğraflara. Ve eriyen karın
fotoğrafını çektim. Ve karda yalınayak yürüyen çocukların fotoğraflarını çektim
(renkli/ mosmor). Kanayan yaraların fotoğrafını çektim (Kan ve irin rengi).
Ölen bebelerin (ölmeden, ölürken ve öldükten sonra) fotoğraflarını çektim
(renkli ve siyah-beyaz). Satılan kızların fotoğraflarını çektim (satılmadan
önce, satılırken ve satıldıktan sonra). Karın altında açılan, içine çıplak bir
bebe ölüsünün bırakıldığı, ıslak, soğuk toprağın fotoğrafını çektim. Ot bitmez,
kar tutmaz kayaların fotoğrafını çektim. Karın üstünde yansıyan ay ışığının
fotoğrafını çektim. Donan gözyaşının fotoğrafını çektim. Zazi’nin dik başının
fotoğrafını çektim. Muhtarın umursamazlığının fotoğrafını çektim.’
Özgürlüğün Bedeli (Dennis Hopper, 1969) filminde de Harley Davidson motorlarıyla
batıdan doğuya Amerika’yı kesip kat eden hippiler Wyatt (Ernesto’nun ruh eşi)
ve Billy (Alberto’ya karşılık gelebilir) ağızlarının iyi laf yapmalarıyla
birçok kolaylığa ulaşırlar yol boyunca. Muhafazalı borularla benzin depolarına
sakladıkları parayla idare ederler. Ama tutucu bölgelerden geçerlerken ikinci
sınıf otellere ve kıytırık restoranlara bile alınmazlar. O zaman tek kelime
etmeleri darp edilmelerine yol açacağından ağızlarını açmazlar. Fazla özgür ve
tıraşı gelmiş adamlar olarak kovulmuşlara eklenirler. Özgürlükten konuşmakla
özgür olmak arasındaki farkı net olarak anlarız. Sürekli bu konuda konuşanlar,
yorgun kelimelerinin onları tutsak ettiğinin farkında değilken, susup
yaşayanlar bağnazlara yan gözle bakmaya bile tenezzül etmezler. Ama onlara
bakanlar vardır ve tabiatın olanca içkinliğinde cırcır sesleriyle uyudukları
sırada saldırırlar ve yanlarındaki yoldaşlarını sopalarla vahşice öldürürler,
kendileri de zor kurtulur. Bu tip durumlarda kelimeler para etmez. Arkadaşlarına
kıyanlar, diğerlerini rahat bırakacak değillerdir ya. Tam da menzillerine
yaklaşmışken kamyonetli iki manyak, bitli diye aşağıladıkları Billy’yi,
anlamayacaklarını bildiğinden boşa harcamadığı kelimeler yerine orta parmağını
tercih etmesiyle camdan çıkardıkları pompalıyla beynini dağıtarak öldürürler.
Arkadaşına son sözleri intikam olmak zorunda olan Wyatt da, eserlerini görmek
üzere geri dönen yobazlarca katledilir.Filmde, özgürlükler ülkesi olarak
sunulan Amerika’nın aslında kendi içerisinde farklılıklara ve bireysel
özgürlüğe karşı ne kadar hoşgörüsüz bir tutum takındığındanbahsedilmektedir
genel olarak.Amerika’da insanların birbirlerine sürekli tebessüm etmelerinin
sebebi, çok ulusluluktan kaynaklanan kalabalık dil topluluğunun kelimelerle
anlaşmayı zorlaştırdığı yönünde bir teoriyle açıklanıyor. Ben de diyorum, köyde
veya merkezde çehrem neden sürekli mütebessim olmaya meylediyor, yaramaz seni.
Straight’in Hikâyesi’nde (David Lynch, 1999) işleri kendi yöntemiyle yapmayı
düstur edinmiş, dürüst ve tavizsiz 73’lük[6]
Alvin, bu sefer Kuzey Amerika kıtasını, ehliyetsizlikten ve kimsenin kendisini
bir yerlere bırakmasından haz etmediğinden, binicili çim biçme makinesinin
tepesinde, neredeyse kağnı yavaşlığıyla kat ediyor. Küs olduğu kardeşini son
kez görmek için çıktığı bu uzun (8 hafta) yolculukta başına türlü işler
geldiğinde, bedeninde kuvvet ve cebinde parası olmadığından onun da yardımına
kelimeler yetişiyor. Zap’ın büyük büyük abilerinden olan Mississippi’nin
üzerindeki binlerce köprüden birinden geçerken, kendisi gibi uzun yıllardır
upuzun yataklarda yata yata seyahat eden suya nemli gözlerle bakıyor. Dalgın
gözlerle Mehmetlerin Ren Irmağına bakması gibi… Neyse ki hikâye anlatıcısı
izleyiciyi üzmüyor, kötülükten olmasa da kardeşlerin beklendiği gibi
birbirlerine kavuşmalarıyla sevinç yaşları hâkim oluyor gözlere. Babasını
uğurlayan Rose’un görece garip davranışlarını da, yolculukta karşılaştığı
otostopçu kıza, Alvin’in anlattıklarıyla anlamlandırabiliyoruz. Rose, dört
çocuğunu feci bir yangında kaybetmiş. Normalde karneyle reçeteyle doktor
kontrolünde gram gram alınması gereken hüzün, ona damacanayla verildiği için
bünye iflas etmiş ve basitçe, kafayı yemiş, delirmiş.[7]Manchester by the Sea’de (Kenneth
Lonergan, 2016) Lee üzerinden yeniden işlenen ve gündemime giren bu dram,
aslında on yedi sene önce Rose’un üzerinden geçmiş silindir gibi. Lee, polise
verdiği ifade sırasında, kanunen suçlanamayacağını ve serbest bırakılacağını
öğrendiğinde bunu kabullenemiyor. Çocukları küle dönmüş ve karısı onu terk
etmişken, vicdan azabıyla kavruluyor, yanıp tutuşuyor. Anlık ve fevri tepkiyle
polis memurunun belindeki silahı alıp kafasına sıkıyor. Neyse ki silah kurulu
olmadığından başarılı olamıyor ve etraftakiler engelliyor bu girişimi.
Sonrasında kendini en ağır işlere vererek bedenini ve zihnini uyuşturmak yolunu
tutuyor. İkisi de susmayı, kelimeleri israf etmemeyi ortak paydaya almakla
birlikte Lee’nin intihar teşebbüsü ve Rose’un deliliğe sığınması aynı
çıkışsızlığın dışavurumlarıdır. Submarino’da
(Thomas Vinterberg, 2010) durup dururken yaşadığı onca acayip berbatlık
karşısında kendine fizikî zararlar vererek ve bedenini aşırı zorlayarak savunma
geliştiren Nick de, Lee’nin özbeöz kardeşidir.
Sait Faik de Havuz Başı’nda Kumarbaz Hayri Efendi’yle
Safranbolulu Halil için ‘öylesine ahbap olmuşlardı ki, konuşmalarına lüzûm
kalmamıştı’ der. Nasılsa kelimeler görevlerini hakkıyla ifa edip şarjörlerine
çekilmişlerdir. Maksim Gorki’nin Soytarı’sında
Siyah İnci’nin ağzından duyduklarımız da hayli manidar, ama bu sefer olumlu
veya olumsuz yanları değil, kelimelerin yokluğudur mesele. Merhametli ama fakir
sahibinin, atı hakkında söyledikleri; ‘Bazen o hayvanlara tatlı sözlerden başka
verecek bir şeyimiz yoktur.’ Kendilerini iki saat bekleten çakır keyif
müşterilerinin, geldiklerinde ‘bir kelime bile söylemeden’ arabaya binmelerine
hayıflanır Siyah İnci. Sonrasında bu sefer inadında direten sürücü, tenezzül
etmeyip ‘bir kelime bile söylemeden’ ekstra bekleme ücreti ister, öyle vakur
susar ki, sarhoşlar etkilenir ve ödemeye mecbur kalırlar. Tek kelime etseydi
muhakkak ki sarpa saracaktı mesele. Tereddüt’te
(Yeşim Ustaoğlu, 2016) Elmas’ın annesi, sobanın yanında fasulye kırarken ‘bir
kere bile gözüne bakmadan’ ona evlenmesi gerektiğini dikte etmiş. Aslında
elindeki her parçada annesi -nasıl bir cendereye sıkışmışsa o da- Elmas’ın
kalbini kırıyor. Hem yüzüne bakmıyor, hem de ok gibi kelimelerle yüreğini
dağlıyor kızcağızın. Bakın şu cümleleri ben yazmıyorum. Elmas’ın başına
gelenlerden sonra bilinçaltım ve parmaklarım ortaklaşa harekete geçiyorlar: Nazan
Öncel’in duvarlara yazdığı her cümlenin ağlaması ve elindeki resmin yüzüne
bakmaması tam da buraya eklemleniyor. Asê
üzerine başlığı altında uzunca değindiğim kitabında Zennure Erik de bunun
veciz ifadesini sunmuş aynı bakışla: ‘Neresinden tutarsan elinde parçalanan bir
şey bu. Kelimeler ağızda, çare bakışlarda, heyecan yürekte parçalanıyor. Hazmı
zor, teslimi zor, reddi zor bunun. En çok susmayı beceriyor insan bu
durumlarda. Susmak, birçok kelimenin sıkıştığı, savaştığı bir harp meydanı;
isyanın da, teslimiyetin de simgesi. İnsanın sığındığı, saklandığı bir kuyu.
Çığlıkların, haykırışların gizlendiği bir çukur. Bundandır ilk sözde baş
ağrıtan yankısı.’Tabutta Rövaşata’da
(Derviş Zaim, 1996) Mahsun ve diğerleri, ölen arkadaşlarının ardından mezarına gidip
hem içerler hem de toprağına dökerler şarabı, kelimeler yerine. Ben de Hakkâri
günlerimde aslında çokça ve bütün haşmetimle yalnızdım, ama yine de yalnız
hissetmiyordum. Çünkü aklımın dibi gözükmesin, infial uyandırmasın diye fazla
konuşmuyordum, ama damar yolu açıp içerimdeki kanaldan sızıp yer etmiş,
yârenlik eden, nadasa bıraktığım kelimelerim[8]
vardı. İnsanın kendine hikâyeler anlatmasının güzel yanları var. Meselâ kimse
sözünü kesmiyor. Can kulağıyla dinleniyorsun. Yalnızlık zor, ama çok güzel.Hakkâri’de
Bir Mevsim’de de
Pir. Köyünde O’yu karlı karanlık
kasvetli dağ başında yalnız bir başına ayakta tutan da sevgilisinin
kelimeleridir, başka da bir şey değildir.
Şu arkadaşları da anmadan
geçmeyelim. 2023 Haziran’ında eğitim için gittiğim Orta Avrupa’da Prag (Vitava)
Viyana (Tuna) ve Dresden’i (Elbe) gezme imkânım oldu ve üç nehir de ziyadesiyle
cezp etti beni. Elbe’ nin üzerindeki taş köprüde lacilerle verdiğim pozun
altına yazdıklarımı aktarıyorum: Zap Suyunun has ama sakin kardeşlerinden Elbe.
Vitava da bunun yancısı. Toplaşıp tâ Hamburg’dan Atlas Okyanusuna dökülüyorlar.
Nehrin eksik maviliğini tamamlamak vazifesindeyim, alacalı gökle birlikte.
Niçin yazdım bu paragrafı, şundan; her fotoğraf birkaç kelimeyle de olsa
hikâyesinin anlatılmasını hak eder. Yaşanan onca mevsim ise, en azından birkaç
kitap ederindedir.
Kelimeler kâğıtta veya
dilde durdukları gibi durmuyor dimağlarda; ayrılıktan devam edelim. Koro’da (Christophe Barratier, 2004)
öğretmen Mathew’in Fond de l’Etang’dan ayrılışı gibi de olabilirdi bak. Tüm
yasaklara rağmen, sadece elleriyle de olsa hisar gibi duvarların yüksek
pencerelerinden gözükebilen çocuklarla vedalaşabilirdim. Eğer öyle olsaydı,
belki ben de bir Pepinot’yu yanımda götürebilirdim.
“Dün sabah bu vakit daha
Zeyniler’den ayrılmamıştım. İrili ufaklı bütün talebelerim kayalığın üstündeki
araba yoluna kadar beni selametlemeye gelmişlerdi. Ne arsız gönlüm var benim?
Etrafımdaki insanları ne kadar çabuk seviyorum. Aziz eniştemin tuhaf bir sözü
vardı. Ara sıra beni ellerimden tutarak: ‘Ah, benim yapışkan kızım, evvela
insanı yadırgarsın, kaçarsın; sonra çam sakızı gibi öyle yapışırsın ki,’ derdi.
Adamcağızın hakkı varmış. Bu çocukların hepsine acıyordum. Güzellerine güzel,
çirkinlerine çirkin, sefillerine sefil oldukları için. Böyle her ayrıldığım
yerde kalbimin bir parçasını bırakırsam âlâ!”
Halikarnas Balıkçısı’nınDeniz Gurbetçileri’nde, denizcilerin de
ayrılışın yürek yufkalılığıyla benim yaşadıklarımı her sefer, sefer öncesinde
yaşadıklarını okudum: ‘Dünyada varlıklı olanların yolcularını lavantalı
mendillerle, uzun boylu selâmlamalarına bol bol boş vakitleri olur. Ama fukara
denizcilerin durumları, onlara bu gibi lüks elvedaları yasak eder. Onların
ayrılışları, lastik çekercesine arşın arşın uzamaz. Ayrılış onlarda kısa ve
kesin bir kopuştur. Çünkü deniz aralıksız dikkat ve iş ister.’ Ve ilerleyen
sayfalarda bir teselli gelir. Güneşin, dağların, koyların, rüzgârın,
dalgaların, türlü deniz canlılarının, hatta yağmurun şimşeğin fırtınanın
denizcileri kucaklamasını tasvir ettikten sonra şunu ekler: ‘Doğa, denizcilerin
ayrılışına şanlı bir dekor yarattı.’ Bakıp göreceğiz, doğa eğer aynı doğaysa,
beni de es geçmemeli.
İnsanın Dünya’daki
macerası için söylenir ya; küçücük köyde ancak ve sadece ve yalnızca bir kuru
ad mı bırakabilecektim, bu muydu 19 mevsim boyunca bütün yapıp yapabildiğim,
edip edebildiğim.
Girişim ve gelişmem gibi
sonucum da keyifsiz olmuştu. Her zaman bir trajediyle veya kargaşayla başlayan
süper kahraman filmleri gibi açılmıştı sahne. Önce kaos vardı. Sonra süper
kahramanlar kadar olmasa da, gidişatın gücüyle değişmiştim, benden yeni bir ben
doğmuştu. Yanlış anlaşılmasın, işler yürüyordu bir şekilde, ama keyif ve neşe yoktu
işte, ne yaparsın. Ülkenin bir köşesinden öbür uzak köşesine yaptığım canhıraş pisagoral
çapraz koşunun, sonuca yansıyan tarafı da buydu.
Dertleri ve zorlukları ipe
dizerek ilerlediğim ameliyat ve teşrih masasından sağ kalkmayı başardığım
Hakkâri’den ayrılışımı KAP’a bildirmemiştim. Gelirken onlar sormamıştı,
giderken de ben söylemiyordum. Bakarsınız, ileride birileri atlatma haber yapar
da öğrenirsiniz.
Suya girdiğin için değil sudan çıkmadığın için boğulursun ya, Hakkâri’ye gönderilmem değil, oradan zamanında ayrılamamamdı beni benden eden. Hem kalışım uzun sürmüş, ayrılamamıştım; hem de çat kapı edildiğinde yine istenilen vasatta ayrılamamıştım. Oradayken tıka basa dolan ve boş yer kalmayan veresiye defterini şimdiki gidişimde köprüden girerken Zap’a atacağım.
3
Pazarlık- Yolumu kaybettim,
hükümsüzdür
Öncesinde dayatılan, sonrasında acı tadına doyulmamış bir hayatın,
terk olunmuşluğun ve artık dinmesi beklenen ıstırabın ifadesi ve istemeye istemeye uzmanı olduğum bütün konuların gereksiz
ağırlığıyla[9] köprünün üstünden
geçtim, sinyalimi verdim, sağa doğru yola koyuldum.[10]Dümenler döndürmeden, fırıldaklar çevirmeden görev yapmaya
çalıştığım yerden direksiyon döndürerek ayrılıyordum. Elimi kolumu sallayarak
geldiğim köprüden direksiyon sallayarak uzaklaşıyordum. Suyun aralıksız devinimine,
kayalıkların keskin kıvrımlarına ve duvarların her çatlağına ve deliğine
bağlanan alışkanlıklardan, vaziyetin su götürmez nazikliğiyle uzaklaşıyordum. Bir mumun sönmeden
önce, olanca ışığıyla son bir harlamasını görebilenler gördü. Bakışlarımız ayrılırken bal gibi birbirimizden ağır ağır
uzaklaşıyorduk. Yeni seneye iyi niyet ve hazırlıklarla yaklaşırken gözüme ve
gönlüme daha güzel gelmeye başlayan bu yerden hızla ayrılmalıydım. Son imajlar
zihnimde yerini aksiliklere terk etmeden… Topraktan çok kayalardan oluşan dağlar, namütenahi
ve mütemadiyen ve biteviye ve ayrımsızca eriyip yeniden biçimlenerek zilsiz ama
davetkâr eteklerini
toplayıp önümü açıyorlardı. Türküde bir of çekmeyle yıkılacağı
söylenen karşıki dağlar (sadece karşıda değil, her yerdeler) binlerce of’tan
sonra hadi yıkılmasa da olurdu; benden sonrası tufan olmasın aman. Tepeleriyle yamaçlarıyla, zirveleriyle dipleriyle, yarlarıyla
yarıklarıyla, sırtlarıyla oyuklarıyla coğrafyaya yerleşmiş; yağmurunu,
rüzgârını, karını, güneşini, suyunu seferber eden tabiatın başlıca belirleyici
unsurlarından olarak olanca sakinlikleriyle Zap’ın sonsuz
hırçınlığına söz geçiremiyorlardı yine. Virajı dönene kadar izlediklerini
görebildim. Çekip gitmekten başka yapacağı kalmayanlar arkalarına bakabilirler
mi, bakmalılar mı? Bilemiyorum, ben bakamadım. Yayan giderken insani hız ve
ölçülerde gerçekleşen ayrılma, binek üstündeyken donuklaşıp sentetikleşiyor. At
gibi sarsıcı da olmadığından, arabanın, insanın donuklaşabilmesine müsaade
edebilen yapısından ötürü uzakları izleyerek sıyrılabiliyordum ânın
zembereğinden. Önümde izlemem gereken koca cam varken, onun sadece küçücük bir
kısmını kaplamasına rağmen dikiz aynasında oynaştığını ve silikleştiğini
hissettiğim silüetlerin hareketsizliği yine de kara delik gibi çekeliyordu
bakışlarımı. Ayrılığı lastik gibi
sündürmemek, uzatıldığı her saniye zorlaşan ve insanı bîtap düşüren vedalaşmayı
kısa kesmek, bir kez yola koyulduktan sonra her şey olağanmış gibi bir daha
dönüp bakmamak gerek.[11]Girdikleri yerden iz
bırakmadan ayrılan insanlardan mı olmuştum? Yıllar önce ilk olarak ayak
bastığım bu köyden, üzerinden yüzlerce kez geçtiğim bu köprüden en son geçişim,
yaşanan (iyi) ve yaşanmayan (kötü) onca şeye rağmen 19 mevsim sonunda böyle mi
olacaktı? Olsundu, bu da son
dersimdi demek ki. Yaparak yaşayarak ve üç koldan (bilişsel duyuşsal
psikomotor) yaralayarak hırpalayarak öğretmişti. Yılın yatayda en iyi çıkış
yapan öğretmeni ödülünü de bu vesileyle almış bulunuyordum. Gaza ölçülü basarak
ölçüsüz konudan uzaklaştım. Arkamdan, hayranlık uyandıracak kadar büyük ve
şekilli toz bulutu kaldırmayı ve ben uzaklaştıktan sonra anıların yerli yerine
oturması gibi teskin olmasını isterdim. Ama kendimden başka hiçbir şeyi
kımıldatacak takatim ve hevesim yoktu.
Belki
de bu uzunca metni (kısası için çok bilmek
lâzım) yazmamdaki saik, bu sahici veda eksikliğidir.[12] İlk
günlerin aldanışı mı vardı yoksa üzerimde, normal olan bu muydu? Ne yapsam
turist mi kalacaktım burada? Yakışmayacak, bünyeye uyum sağlamayacak, iğreti mi
ilişecektim?Ne dağların, ne de suyun dilinden anlamamış mıydım? Ölçüsünü aşan
bir ‘başka’ mıydım, ‘yaban’ mıydım, terfi edemeyecek miydim? Fazla su vermek
suretiyle çiçekleri çürüttüğümü fark mı edemiyordum?
‘Çabuk
kurtulma özgürlüğü elindeyken kişinin dayanamayacağı kötü durum yoktur.’ Ayağım
gazda, ellerim direksiyonda, kararnamem yan koltukta ve içimde Zap (aveşelû:
bulanık su)gibi bulanık bir sevinç olduğundan mı hamallık edebiliyordum
arkamdaki hüzne. Yapıldıktan sonra bir tık çökmüş köprüye son kez baskı
yapmıştım küçük cismimle. Uzun, upuzun bir yolculuk önümde uzanıyordu,
pardon kıvrılıyordu. Hislerini incitmemeye çalışarak pes perdeden finalle
başlayıp, zaman içerisinde azalta azalta aramızdaki bağı koparmaya gönülsüzce ilk
adımı atıyordum. Zor dönemeçlerde duygularını mantıklarının önüne
geçirenler gibi sonradan pişman olacağım hareketler mi yapıyordum yoksa? Kuğu gibi boynumu büktüğüm görevden, çile yorgunu
olarak ayrıldığım kesindi.
Sarı
Mercedes’i (Tunç Okan, 1992) bilirsiniz. Dalaverelerle gittiği
Almanya’dan ‘adam’ olarak köyüne dönerken başına türlü belalar gelir Bayram’ın.
Vardığında da arazisi SİT alanına dönüştürüldüğü için taşınan köyünü bulamaz
zaten. Onun gibi hissetmiyordum, ama rastladığım tüm yol filmlerinde ve
kitaplarında olduğu gibi başıma olmadık işler gelebileceğini yekten
kabullenmiştim. Zaten başımda seyahat
eden satıcı problemi[13]
varken nasıl dümdüz olabilirdi ki olacak olanlar. Hakkâri’ye
gidişimiz kontrollü, oradan gelişimiz gelişine göreydi.
Gelirken
karşılaşacağımı tahmin ettiğim belirsizliklerin katbekat fazlasının, bu sefer gittiğim
yerde üstüme üstüme geleceğini varsaymıyor, biliyordum artık. Metafor dolu
eforlarla çalışmış, tam rahatlayacağım zannederken tekrar kilo artırımına
gidiyordum. Şehir 1.0’dan 2.0’a geçmiştik.
Gurbet 101 bitmiş, diğerince göğsümüz aman verilmeden ve söyletmeden vurulup dövülmek
üzere bekleniyorduk. 6 Ağustosta son kez vasıl olduğum köyden 9
Eylülde son kez ayrılıyordum.
Önceki seneler gibi Eylül başında gelseydim ve birkaç gün
içerisinde tayinim çıksaydı, sanırım daha kötü olurdu.[14] Müdürlükten dolayı
erken gelmiş, bu şekilde en azından bir aylık süre geçirmiştim son olarak. Yine
de vedalaşmalar için iki ayağım bir pabuca değil, tüm mevcudiyetimin yeni
doğmuş bebek patiğine sıkıştırıldığını hissediyordum.
Daha başlarken tüy sıklet bir
tanecik ensemizden ağır sıklet binlerce eliyle yoklayıp hep mindere çeken
Hakkâri, bizi daima parter pozisyonunda yakaladı. Üstümüze çullanırken çıkıp
balkondan izledi. Amacım boşluğunu almaktı, boş bulundum, yediklerim hep
boşluğuma geldi. Sonrasında da seyirci üstünlüğüyle süreç içinde kendimi
güncellememi engelledi. Ayrılık vakti geldiğindeyse teselli sadedinde bir
miktar hüzün artırıyordu. Otuzlarına yaklaşan biri için çokça derinleşmeye
başlayan alnımda çizgiler ve sivilceler, şakaklarımda beyazlar, sırtımda
bıçaklar ve kamburumla dönüyordum. İyilikleri hatırlamak içinse bir müddet
müsaade edilmeyi hak ediyordum.
4
Depresyon- Geri
dönüşüm başlıyor
Köprülü’de
nöbetçi askere Kocaeli’ye gittiğimi söylediğimde, onun da İstanbul’da ikamet
ettiğini öğrendim. Tuhaf zayıflıklar göstererek senden de selâm götürürüm merak
etme diye bir yük daha aldım kendime. Yükle kardeşim, sen de yükle. Köprülü’den sonra yol ayrımının detaylarını vermiştim hep,
fakat biz yukarı çıkarken aşağılara inen bir şey, bir dost vardı. Evet,
Sakarya’nın yokuşlardan çıktığı nasıl gerçek değilse, ben seni yavaşlatırım
deyip yollarımızı ayıran Zap da meyil gördü mü kendini koyuverip akıp gitmeye
pek heveslidir. Sümbül gibi onu da orada öylece kendi hâlinde bırakıp çapraz
nöbetteki erata emanet ettim. Yukarılardan son kez sitem ve özlem dolu
bakışlarla süzdükten sonra sen sağ (aslında sola gitmişti) ben selâmet diyerek,
zaten zorlanan arabaya daha da abandım. Yerçekimine meydan okuyor, akıntıya
karşı yüzüyordum, ama rotam doğruydu.[15]
Evet, şaşmamışım;
karşımdaki şahikalar arasında Süvarikotra duruyordu. Geçit vermese
vermezdi. Soğuk, masmavi, sessiz ve bilge gökyüzüyle aralarında anlaşıp
kıyamadılar aceleci yolcuya. Alçı çıkarıldıktan sonra kolumun rüzgârın
dokunuşunu yadırgaması gibi ürperdiğimi gördüklerinde daha fazla bekletmediler.
Aşağılarda hava ılıkmış. Boyumca uzanıp bu uzak köşeden başarıyla çıkardığım
top hatırına diğer dağlara da haber saldılar. Boğaz nahiyem hafiften
düğümlendi, kuru havadan kaptığım nem, bozulmasın diye tuzlanarak gözlerimden
yol buldu. Sanki şu an gördüklerini daha
önce birçok kere görmemiş gibi yeniden keşfe çıkan buğulu gözlerimin
hiçbir şeyi seçemeyeceği kadar hızlı akmaya başladı damlalar ve kıvrak yol.
Gözyaşlarımdan iki apoletastığım omuzlarım
donuk ve tepeleri tepe tepe tepinen bacaklarım huzursuzdu. Amudî 1700 m.yi
sıfırlayacağım ufkî 1700 km.yi bu sefer tersten kat edecektim. Öncelikle, en
azından Cizre’ye kadar sürecek 200 km.lik zorlu dağ yolculuğunu bitirmem
gerekiyordu. Sona kalınca ızdıraba dönüşmüştü gelirken. Döne döne ine çıka
aşacağım tepelerden sonra düzlükte sürüş rahat olacaktı. Kuş uçuşuyla çeyreğini
silebileceğimiz yolu, ine çıka ve büke büke kızartacaktım.
Mardin yolunda kendini
iyice hissettiren sıcaklık, asfaltta serapa dönmüş, görüntüyü dans ettiriyordu.
Her seferinde sıcak gelişmelerle müjdelenen eylüllerim ağustostan gün, ağustos
da eylülden rol çalmıştı.
Gelirken kimseye haber vermemiştim. Şimdiyse hayatıma değen
herkes, dağ taş uçan kuş duymalıydı. Ara tatilde Iğdır’da, yazın Gölcük’te
görüştüğümüz Emreler, bu sefer Kayseri’delerdi ailecek. İkinci bebeklerinin
gelişini anneannenin yanında karşılamak istemişler. Şu an beş günlüktü, ilk
günlerin telaşını atlatmış, misafir karşılamak için müsaittiler. Yolun gidişe
göre rahat geçmesinin bir sebebi de, gece konaklayacağım yerin belli olmasıydı.[16] Hâliyle bu sefer
güney istikametinden Adana’ya değil, kuzeybatıya yönelerek telefonun giderken
sunduğu ikisine alternatif, fakat zorlu yola girecektim. Meşakkatinin yanında
en kısası burasıydı. Giderken Toroslar’ı dele dele açan tünellerden geçmiştim.
Bu sefer sırtlarından tırmanacaktım. Ne demişler: Ufuk ne kadar uzak olsa da
önüne bina dikilebilir. Dağ ne kadar yüksek olsa da yol üstünden geçebilir; hazıra ve yolculuğa dağ dayanmaz.
5
Kabullenme- Tek
yol; devriliyoruz
Kahramanmaraş’tan sonra
başladı tırmanışlar. Dağlar el ele verip
yolları uzatıyorlardı. Depoyu doldurmuştum
düzde, ne olur ne olmaz. İyice tepelere çıkmaya başladığımda yolların bir gidiş
bir geliş olması hızımı epey düşürdü. Kamyonların arkasındaki kuyruklara
eklemleniyor, dakikalarca sürecek konvoylarda sabır tüketiyordum. Aşina olanlar
sollamaya çıkıyor, riskli de olsa beş on araç ileri gidebiliyorlardı. Bir kere
deneyeyim dedim; sadece demekle kaldım, deneyemedim, hemen hiç burnumu
çıkarmadan uslu uslu takip ettim kendi şeridimi. Çok az bazı yerlerde yol
veriyordu büyük araçlar, ancak o kadar olurdu zaten. Yoksa Hakkâri’dekilerden
belirgin farkları üstlerinden yol gitmesine müsaade eden bu dağlarda her gelene
buyur etseler onların da yolu bitmek bilmezdi. Toros kriterleri işliyordu. Öyle böyle, filleriyle
Apler’i aşan Hanibal gibi, develeriyle Hindikuşlar’ı aşan Bürük İskender gibi
aştım Toroslar’ı. İnişli çıkışlı ama seviyeli ve tek seferlik ilişkimiz böylece
sona ermiş oldu.
Adana üzerinden gidip yolu uzatma pahasına düz yolu da tercih edebilirdim.
Ama akşam olmadan varmak istiyordum. Gidişteki gibi nerede yorulursam kenara çekip
arabada uyumayacaktım. Dörttekere Kayseri’ye ulaşmalıydım. Merkez ilçelerden
Talas’ta oturuyorlardı, bir de ilçe yolu tepmeyecektim. Gerçi ilçe dediğim
Maraş’a yakın da olabilirdi ve daha erken varırdım o zaman.
[1] Yas süreci Elisabeth
Kubler-Ross tarafından tanımlanmış bazı aşamalardan oluşur. Bunlar: inkâr,
öfke, pazarlık, depresyon, kabullenme…
[2] ‘Adını soramazdı
artık, gidiyordu.’ Zebercet gibiydim, gecikmeli Ankara treniyle iliştiği
köşeden şöyle bir arzı endam eden kadınla aniden gelip çatan ayrılık vaktinde
artık geçmişe dair konuşmanın anlamsızlığını hissedip susmuştuk karşılıklı.
[3] Kiracı (Orhan Aksoy, 1987) filminde de, memur Kerim’in
bacanağı, öğretmen Nuri vardır. İstanbul’a tayini çıktığında ailecek dünyaları
başlarına yıkılmıştır. Geçim zordur büyük şehirde ve Anadolu’da kıt kanaat de
olsa ayakta durma imkânı vardır. O’nun
sürgün olarak gittiği yerlere, İstanbul’dan kurtuluş olarak gelmek isteyen Nuri
öğretmen…
[4] Dokuz yıl sonra gittiğimde
ben de, bence bunun kadar kıymetli bir eserle, kitabım ve footğraf ve
videolarımla çıkmıştım insanların karşısına. Mahir Öğretmen de, hem köyde hem
şehirde kendi elleriyle şifalandırdığı Aziz’i getiremeseydi, ya da o miskalde
bir şey olmasaydı elinde, gelmeye cesaret edemezdi; bir sebebi yoktu çünkü.
[5] Bir yerde
sevgilisi ‘Karda oraları kim bilir ne güzeldir’ diyor. Selahattin Hocaya da
aynı densizlik samimi bir arkadaşı tarafından yapılmıştı, hatırlayınız.
Turistik gezi değil ki bu be gülüm, gel sen çilesini orada gör, hayır gör ve
yaşa. ‘Bir haberini alamadım çıldıracağım öldün mü kaldın mı kayalara çarpıp
battın mı?Yalnızlığa nasıl dayanıyorsun’ diye de eklemesi yok mu, insan
şaşırıyor. Hocadan dinleyelim: ‘Gökyüzünün pırnakıl yıldız içinde olduğu soğuk
dağ gecesinde, buram buram tere batmışken lamba pır-pır etti ve sönüverdi.
Akarsuların bile donduğu bu ıssızlıkta karanlığa da gözüm alıştı, tezeklere boş
verdim de sobayı yakmadım, içimdeki ateş ve kızgınlık yeterince ısıttı. Yaşanılan
yalnızlıkların bıraktığı, silinmeyen bir iz. Bir kalıtım. Aşılması gereken
kolay kolay aşılamayan derine bir ben gibi yapışmış ve bir gece seni uykundan
uyandıran.Biraz da dağ başlarında çıldırayım. Çünkü burada, bu koşullarda,
ancak çıldırarak sürdürülebilir yaşam. Düşünülmeden söylenmiş bir sözcük,
boşlukta söylenmiş bir sözcüktür. Anlamı yoktur.Gerçek sorular, karşılıkları
olmayan, belki karşılıkları beklenmeyen alıkça sorular değil midir? Yani
insanın kendi kendine sorduğu sorular.’
[6]‘Yaşlılığın en kötü yanı, eskiden bir gün
senin de genç olduğunu hatırlamaktır.’
[7]Böyle durumlarda sözler değil, tavırlar, acımızın
hakikiliği hatta gücü değil, çevredeki havaya uyum yeteneğimiz önemlidir.
(Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi)
[8]Oğuz Atay’ın dilinde bazı anlamlara gelmeyen kelimeler,
baygın birinin ayılırken ağzından çıktıklarında şiire dönüşürler.
[9] Biliyorum,
hiçbir tecrübe gereksiz değildir. Seçeneğiniz yoksa ve zorla ediniyorsanız
bile, ileride kendi zevklerinize göre hayatı dizayn ederken işinize
yarayabilir. Düşmesini çok istediğiniz hâlde yakanızdan bırakmayarak
yaralayabilir de ama.
[10]Hakan Taşıyan’ın Sen Uyurken Gideceğim’de dediği gibi: ‘Gözlerime hiç
bakmadan/Köşeyi bir dönebilsem.’
[11] ‘Asê, Ayşe konuşurken evden
hızla uzaklaşmıştı. Arkasına bile bakmadı. İnsan arkasında bir şey bırakmadığı
yere neden bakar ki zaten? Unutmayı istediği kötü anılarla dolu bir eve bakmak
niye?’ (Zennure Erik, Asê)
Gönülden bu kadar
ıraklaşmamın sebebi, gözden bir solukta çabucak uzaklaşmam olabilir. Hafif
meyilli düz bir ovanın uzak ve seraplı ufkunda, ara sıra çıkıp indiğim küçük
tepeleri aşarak nokta gibi kalıncaya ve tâ uzaklarda portaldan geçermiş gibi en
nihayetinde kaybolana kadar arkamdan bakabilselerdi, şu yakıncak keskin virajın
ve göksel kayalıkların insanı yutup birden kaybediveren katı ve kati duyarsız duvarlığında
hemen birden püf diye yok olduğum gibi silinmezdim hafızalardan.
[12] İnsan kapıdan
çıkarken anahtarı aldığından eminse, içeride yapması gerektiği hâlde yapmayı
unuttuğuna ihtimal verdiklerini umursamayabilir. Nasılsa elindedir ve vakit
yaratıp yeniden içeri girip hatasını düzeltebilir. Hakkâri’den çıkarken bir anahtarım
var mıydı, bilemiyorum. Bir sürü hatam olduğu muhakkakken, bakalım ne zaman
vakit yaratıp da gidip düzeltmeye çalışacağım.
Hakkâri’yi kendi açımdan
bu kadar geniş ve dallı budaklı anlatmamın sebebi otopsi taktiğidir. Mezar
açıldığında sadece ceset değil, etrafındaki taş toprak da en az bir karış
öteden alınır,çünkü oralarda da deliller olabilir.
[13] Belirli bir
varış noktası listesi verildiğinde, saha servis temsilcilerinin izleyeceği en
kısa rotayı bulma problemidir. Büyük kargo
firmalarının operasyonlarının merkezinde, herhangi bir sürücünün gidebileceği
en kısa rotayı belirleme süreci vardır.
[14]İdare
görevi olmayan tayinci arkadaşlar bu durumu yaşadılar. Saçmalığın dibindeydik. Haziran’da
çıkmayan tayinin ızdırabını bir şekilde üzerinden silkmişsin, olanı
kabullenmiş, derdini içeride tutarak önündeki günlere odaklanmışsın. Koskoca
yaz tatilinden çıkıp görev yerine geliyorsun, hiç sözü edilmeyen tayin süreci
birdenbire başlıyor ve kovalar, kaçar, yangından mal kaçırır gibi gitmenizi
istiyorlardı. Şşiişştt, bu işleri yöneten arkadaşlar, size sesleniyorum. Nedir
kardeşim, istediğiniz nedir, derdiniz nedir, bir söyleyin bakalım! Hiç mi
gezmeye, pikniğe gitmediniz siz? Kaç saat sürdü hazırlığınız? Masa başında
oturup uzak âlemlerden kararlar verirken aklınızda ne var sizin, bir vicdanınız
var mı mesela?
[15]Ondan
da eski zamanda ütü tutmaz devinimle akan Zap Suyu aşağılarda, tâ aşağılarda,
baya aşağılarda; hangi ovaların topraklarını mümbit eder, hangi diyarların
çocukları sularında çimer, hangi sallarla kimler üzerinde yolculuk edip yük
taşır bilemem. Oralarda olgunlaşıp sakinleşen su, yukarılarda Hakkâri’de
hırçındır, gençtir, delikanlıdır. Kendi doğup büyüdüğü memleketinde esip
gürler, kasıp kavurur ortalığı; yabancılar arasında sakinleşir. Ardından ne kadar
eşi dostu gelse, onları da sükûnete erdiren düzlüklerde yurt edinir kendine
geniş ovaları. Onun sakin hâliyle hemhâl olup dertleşen deniz, gelip bir de
köyündeki hâlini görse ya.
[16]Giderken
arkamdan ittirilmiş gibiydi hislerim, şimdiyse görünmez halatlarla
çekiliyordum, bin demir kapıyı omuzlamak üzere.
Yorumlar
Yorum Gönder