Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

 

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

(6-10 Eylül 2014)

1- Sen de kim oluyorsun yahut persona non grata veya kifayetsiz muhteris

Azmedip ve hazmedip; açıcam ağzımı, yumucam gözümü dinlendirip sözümü dillendiricem, vesveselere kulak vermeyen dimağımdakilerin dudaklarımdan çıkmadan önce damağıma verdiği zevkle ağır ağır, fütursuzca ve pervasızca sunturlayarak zincirleyerek küfredicem. Terbiye etmeye niyetlenmediğim düşüncelerimi bileyleyip sövücem. ‘Yöntem sıkıntısı çekmediğim apaçık.’ ‘Ben nefsimi, hakikatin onu incitmesine müsaade etmeyecek şekilde eğitmeye çalışıyorum,’ diyen filozofa az biraz yol verip hem algı hem olgu hem de yargı dağıtıcam. Bir şeyi o şey yapan şey her neyse; şehrin yolunda gitmeyen ruhu Zap gibi, derdimi aldım da ediyom ezber! ‘Sen hep kendine önlemler aldın/ Ben kendime yasaklar koydum/ Önümüzde barajlar var/ Bu su hiç durmaz/ Bu su hiç durmaz.’

Bunlarla uğraşırken Çarşamba günü il müdürü çağırdı. Zaten merkezdeydik, arabamız vardı ya, gidip geliyorduk sürekli. Güzel olmuştu bu iş. Sabahın erken saatlerinde yola çıkmak da, köy arabasının insanı bezdiren dolaşmaları ve beklemeleri de bitmişti artık. Yağına suyuna bakıyor, yolumuza gidiyorduk, şu âna kadar tık dememişti.

Müdürlüğe gittiğimde kapıda köyden iki kişi bekliyordu. Yanlarında, yancı olarak, yokluğumu fırsat bilip darbeye kalkışan, maalesef okuldan bir hoca da vardı. Mal beyanı yapacakmış! Sabah erken kalkanın peygamber olduğu toprakların yanı başından da, hazırlıksız yakaladığını sanmaktan çirkefçe mutluluk duyarak merdivenleri çabuk çıkanın makamı kapacağını sanıyorlardı. Gammaz bakışlarıyla kim olduklarını görünce işi anlamış, soğuk selâmdan sonra sekreterle sohbete başlamıştım. Bize mihneti dayatanlara, reva görenlere minnet değil laf bile edemezdim; belki ayıp el işaretleriyle iktifa ederdim. At çalmaya giden Per Petterson’un dediği gibi: ‘Zorlukların ne zaman ve ne kadar acıtacağına, sen kendin karar verirsin.’ Her ne kadar fiiliyata geçiremesem de; bacaklarımdan geldiğince üzerine yürümeye, elimden geldiğince hırpalamaya hakkım vardı. Ama en azından zihnimden geldiğince nefret etmiş, yüzümden geldiğince surat asma fırsatımı geri tepmemiştim. Ücretli arkadaşlarla ansızın karşılaştığım baskın toplantılar geride kalmıştı; sakinliğimi ve kendime güvenimi koruyarak argümanlarımı bileyliyordum. Bu kurnaz cüretkârlık karşısında utancın da afallamanın da korkunun da fazlası yorardı; bende üçü de yoktu. Film kopmuştu artık. Beni ele güne rencide edene niçin acıyayım, bu mihnete neden katlanayım.

Müdür ilk önce onları çağırdı. Konumunun getirdiği tehlikeli kabullendirme gücüyle yeni binayı ortaokula istiyorlardı. Sanki çok umurundaymış gibi mağduru oynayarak aralarında kurnazlığı bile aşan küstahlıkla acımış sis gibi duran çaresizlikle önce oku atıp sonra hedef çizerek başarılı olmaya uğraşıyordu bizim şark kurnazı. Sadaktan almaya da uğraşmıyordu, tıka basa doldurduğu arbaleti otomatiğe almış, eleştiri oklarını acımasızca sallıyordu. İlkesel farlılıktan kaynaklanan dudak uçuklatıcı, uzlaşmaz ve köhne çelişkilerini vesayet sistemine yaslanarak bile isteye üzerimize boca edip galebe çalmaya çalışıyordu.

Hâlbuki sene sonu toplantısında karar almıştık. Fakat bu, mankafalılıkla her şeye gereksizce laf yetiştirmekte mahir, entrikacı arkadaş, istemediği sonucun çıkacağından emin olsa gerek, lütfedip de toplantıya gelmediğinden oylamaya iştirak edememiş, şimdi pürüz çıkarmaya başlamıştı. Yedeğindekileri de arkasından sürükleyip müdüre diretiyorlardı. ‘Hiç konuşmayıp da birinin kafasını kırmak yerine hakaret eden ilk insan, medeniyetin temellerini atmıştır,’ diyen John Hughlings Jackson’a uyarak içimden medenî oluyordum. Taşı toprağı altın diye şehre göçen köylülere nanik çekercesine, ‘taşın toprağın altında görün ki neler var’ diye tayinini köye aldırmış, tespit ettiği yerlere kazma kürekle saldırmıştı aylarca. Amacı eğitim falan değildi.

Onlar gittikten sonra ben girdim içeri. Müdür Bey imalı bir tebessüm ve anlaşılmazı anlamaya çalışmanın acısıyla, teknik olarak soru olsa da anlam olarak asla sorgulamayan kelimelerle ‘Ne iş müdürüm,’ dedi, yanında ince bir klarkla. Öncesinden kendisiyle istişare etmiş olmanın huzuru ve rahatlığıyla bir şey yok müdürüm dedim, olmayacak işlere girişiyorlar. Bu tür işlerde üst makama küçücük bir haber bile vermiş olmak sizi öne geçirir, hatırınızı saydırır, kararda tarafınıza puan kazandırır, olayı alabildiğine ve olabildiğince basite indirgerdi. Öyle de oldu. Zamanı geçmiş olduğu için de pekâlâ görmezden gelinebilen yapıları söküyordum. Arkadan iş çevirmiyor, sadece olması gerekeni garantiye almaya çalışıyordum. Hassas meseleleri, adını bile koymadan, elimden geldiğince usturuplu ve asil bir şekilde çözmeye gayret ediyordum. O işi de öylece aradan çıkarmış olduk. İstememe özgürlüğü ve reddetme gücü olan kişiye kim ne yaptırabilir ki? Daha namludan yola çıkarken paramparça olmuştu kurşun; dönecek köşesi ve soracak adresi falan zaten olmayacaktı.

Peki ya ben ne olacaktım? Gün boyunca hiçbir şeyi sezmeden akşamı edip gördükleri rüyaya kimse itibar etmez, güvenmezdi. İnsan kendisiyle bile anlaşamazken bir başkasıyla anlaşması mümkün değildir. Her nasılsa kafatasının içine yerleşmiş olan beynini kullanmak için noter tasdikli ehliyete ihtiyacı olanlara hoşgörü göstermek; sürekli kavga çıkmaması için icat edilmiş işlevsel bir maniveladır. Ne yapalım; ben uzaktan söverim, sana da öyle sövdüm!

***

Müdür Beyin tercih yapacağımdan daha haberi yoktu. O anda söyleseydim kızardı belki de. Şubat ayında Karabük’e atanan Orhan Valinin birleştirici gücünün eksikliğini hissetmek zordu, eski çalışma arkadaşlarıyla devam etmek istiyordu. İşlerde süreklilik esastı, kervan bir şekilde düzülüyordu. Tekerlek dönsün de gerisi gelirdi. Derede su olduktan sonra taşlar bir şekilde yuvarlanırdı.

Taslakları toparladım, listeyi bir sıraya koydum. Cuma günü sabahtan işlemleri tamamlayıp şube müdürünün de onaylamasıyla bekleyişe geçmiştim. Gergin fakat umutlu bekleyiş başlamıştı. Bakalım kaç güne belli olacaktı sonuçlar?

2- Oldu bu iş

Cumartesi günü yine merkeze gittik. Gezmelere doymuyorduk, e arabamız vardı. Ortakları bir tanıdıklarına bırakıp merkeze çıktım. Beytullah’la alıştırma yapmak için Katramas Köprüsünden geçip Merzan’daki top sahasına gidecektik. Belki Gopsi (Gupsi) taraflarında seyrek normal trafiği de tecrübe edebilirdik. İleride sağda, bilemedin solda… Ehliyeti vardı ama şoförlüğü eksikti. Memo Kırtasiyede bekliyordum. Muhabbet koyuydu, tercihler daha dün onaylandığı için internete girip bakmadım bile. Eski servisçimiz Ubeyd artık güvenlik görevlisi olmuş, hafta sonları da şehir içi minibüslerinde çalışıyordu. Onların yazıhanesine bırakmıştım arabayı. Baktı, inceledi, beğendi.

Oralarda takılırken okuldan bir hoca aradı. İş dışında şahsî muhabbetimiz çok olmadığından, tatil günü ne oldu acaba diye biraz da tedirginlikle açtım telefonu. Acaba, diye düşünmediğimde hep yolu şaşırırdım çünkü. Selâm kelâmdan sonra sonuçların açıklandığını duyduğunu, nereye gideceğimi sordu. Nasıl yani dedim, bu kadar erken mi? O an her şey bir daha değişmişti. Yine etrafa başka, bu sefer bambaşka gözlerle bakıyordum. Birkaç günlük ümitli ama gergin bekleyişten sonra yeniden içim kıpır kıpır olmaya başlamıştı. Ayaklarınızdan saç uçlarınıza kadar bir sıcaklık hissedersiniz ya, ondan işte. Anlık bir üşümeyle kanın beynimde toplandığını anlamıştım. Sümbül artık o kadar da büyük değildi sanki, dönüp bakmadım bile. Memo’ya doğru yöneldim hemen. Sandalyeye oturmadan, şimdi burada çıkacak sayfaya göre size bir şeyler ısmarlayacağım dedim. Bak hele bak, çıkmama ihtimali o kadar yoktu ki, baştan sözler veriyordum. Hepsi başıma toplandı. Hiç zorlanmadı bilgisayar. Biraz takılsaydın ya, hemen ne diye açıyorsun.

2009 Aralık ilk atama, 2010 Ağustos askerlik, 2012 Eylül alan değişikliği, 2012 Ekim becayiş, 2013 Haziran iller arası, 2014 Haziran iller arası dönemlerinde yaşadığım o bunalımlı kıvranışlar sonlanıyordu artık. Ancak aptallar emin olur derler, ama bir haftadır ortada gün gibi dururken hakikat, niçin tedirgin olsaydım ki? Aptal mıyım ben! Adımın altındaki o uzun yazı bir müjde olarak göz kırpıyordu. Onlar sayfaya aşina olmadıklarından benden bir şeyler dememi bekliyorlardı. Her şeyi kapsayacak anlamda birkaç sözcükle, olmuş dedim kısaca. Çıkmış tayinim. İSTANBUL/SULTANBEYLİ/Maraşal Fevzi Çakmak İlkokulu ibaresi kırmızı kırmızı, çakı gibi esas duruştaydı. Genelde ret mânâsındaki al renk, bu kadar mı güzel gözükürdü insana. Yine keskin virajı almış, sükûnete ermiştim. Haziranda çıkmadığını öğrendiğim akşamüstünde, avluda tekmelediğim faraşı bile bir başka türlü sevebilirim artık.

Ne diyebilirim, bu kadarını hak ettim biraz da. Kavurucu yaz sıcağında tıkalı trafiğe saplanmış otobüste milletin inip alma imkânı yokken, gözlerinin içine baka baka çantamdan çıkardığım serin serin su yudumlamaya benzeyecekti her bir arkadaşla karşılaştığımızda. (F337)

3- Sana bunu nasıl anlatabilirim ki

Bu sefer çok daha itidalli olmalıydım. Olmuştu işte, bitmişti, birbirimizin içinden geçerek 19 mevsimin sonuna gelmiştim. 12 mevsimlik geldiğim yerden, 7 mevsim fazlayla ayrılacaktım.

Sayfayı kapattım, neme lâzım, açık kalmasın; artık buralarda ben’im, o taraklarda bezim olmayacaktı, gözüm arkada kalmasındı. Gidiyordum ya, geride açık bir MEBBİS sayfası bırakmak istemezdim. Günde onlarca farklı kişi oturuyordu o sandalyeye. İnsan işte, çıkmayınca inanamıyor da on kere tekrar deniyor belki sonuç değişir diye; ama istediği çıkınca hemen inanıp güveniveriyor, sayfanın fotoğrafını çekiyor, elinde delil olsun da geri dönüşü olmasın.

Dışarı çıktım. Başımı sağa doğru çevirince cepheden güzel güzel bakan birini gördüm. Koskoca gövdesini abartılı ve kırgın bir özenle sergileyen Sümbül’le karşılıklı klarklaştık eski dostlar olarak. Yandaki manavdan bir torba dolusu meyve aldım. Neyse tart dedim, kilonun önemi yok şimdi. Benim için bundan sonra kiloların yanına ancak metreler yakışır. Herkese birer tane düşen, irilerinden şeftaliler ne kadar cazibeliydi öyle. Hafif tüylü, hafif sulu, hafif sert, tadı yerinde, acayip bir şey… Teslim edip hemen ayrıldım. Şimdi meyve yemenin sırası mıydı? Ubeyd’in yanına gittim, ikinci olarak o duydu. Asker öğretmen olduğumu öğrendiğim gece eve giderken attığım uçar adımlar geri gelmiş, yine koşmadan yerden kesiyordu tabanlarımı.

İlk geldiğim zamanlardaki karşılaştığım eski öğretmenleri düşündüm. Tam burada, Hakkâri’nin beş on adım süren çarşısının hafif dışında kalmasına rağmen muhtevasıyla cazibe merkezi olan Memo’da uzun sohbetler yapardık. Bize aşılmaz ufuklar gibi gözüken ‘her an tercih yapıp gidebilecek olma bileti’ni ceplerinde taşımanın rahatlığına ölesiye muhtaçtım. Şimdi onlardan biri ve hatta gidenler arasındaydım. Onlar, hayatlarını taklit ettiğim güzel insanlar, güzel motosikletlere binip çoktan gitmiş, artık sıra bana gelmişti. Hiç çekinmeden, utanmadan sıkılmadan, belki de umursamadan sevindim.

Beytullah da gelmişti arabanın yanına. Kendime söz geçiremiyordum; dudaklarımın engel olamadığım gevşemesi ve parlayan gözlerimden doğan gülümsemeyle açık ettiğim hissiyatımı tefsir etmiş ve olan biteni uzaktan anlamıştı. Memnun olmamaya çalıştım, yani en azından öyle görünebilmeye. Benim kadar onu da ölesiye ilgilendiriyordu olan biten. Haberi verdim. Mimiklerime sözlerime hareketlerime dikkat etmeye çalışıyor, en ufak bir hadsizlikle kalp kırmamaya gayret ediyordum. Ama vücudum istemsizce kıpır kıpırdı. Beklenen olmuş, bütün planlar değişmişti. Ne araba sürmek vardı şimdi gündemimizde ne de market alışverişi.

4- Yeni okulum

Şaşkınlığı üzerimden attıktan sonra bir de SMS atmalıydım. Kime? Tabii ki Mevlüt’e. Geleneği o başlatmış, Hazirandaki mahzunluğumu o teselli etmişken, haberdar olmaya hakkı vardı: Yeni okulum Sultanbeyli Maraşal Fevzi Çakmak İlkokulu. Aynısını eşime de gönderdim. İki dakika geçmeden aradı. SMS’in soğukluğuna tav olup hayal kırıklığı yaşamak istememişti anlaşılan. Yazıdan sonra sözle de anlattım. Saniyelik aradan sonra, zaten düğün coşkusuyla hareketli olan ortamdan sevinç çığlıkları duyuldu. Kapattıktan sonra daha da hareketlenen ve havalardan inmeyen aklımın akıldan yoksun çağrısına uyup bir an telefon rehberindeki herkese göndermek geldi içimden; kendimi ve bendimi zor tuttum.

Vakaları yazıya dökerken bazılarının akışını çok detaylı verdim, bazılarını yüzeysel geçtim. Ama burada duygu çok yoğundu. Ne kadarını aktarabildim bilemem. Kalpten kalbe giden yolda tutuk kaldıysam ve aktaramadıysam da siz bilin yani, tamam mı, çok değişikti, çok.

Hakkâri’deki son üç günümdü artık. Geri sayım başlamıştı. Şafak doğan güneşti; Afyon, Adıyaman derken Adana’nın seherinde yola çıkabilecektim. Eylül tayini işimize gelmişti, ama yanı sıra iki ayağımızı bir pabuca sokmuştu. Haziranda gidenler muhtemelen pişman olmuşlardır tercih yaptıkları için. Eylülde böyle bir fırsat daha geleceğini nereden bileceklerdi? Aynı benim 2009 Aralık ilk atamayla Hakkâri’ye gelmemden üç hafta sonra sözleşmeli de olsa yeni atama yapılması ve daha düşük puanlıların, bizim isteyip de gidemediğimiz yerlere yerleşebilmeleri gibi. Çünkü Doğuyu biz doldurmuştuk, onlar da tercihlerini tutturmuşlardı büyük ekseriyetle. 2010 Haziranda ya da ertesi sene seçim sebebiyle yaklaşık 300 bin kişinin topluca kadroya alınmasıyla şansları ikiye katlanmıştı. Şimdi fırsatçı bizdik. Bu tabii ne onların ne de bizim suçumuzdu. Haziranda bu kadroların hepsi açılsaydı da hepimiz o zaman gidebilseydik ya. Normalde açık kadrodan çok daha azını listeye koyuyorlardı. Böyle olduğu hâlde yine de dolmuyor, mutlaka ücretli öğretmen alınıyordu. Benim tercihlerimde mesela, biri 60 diğeri 24 kontenjanlı okullar vardı. Niye böyleydi, anlam verememiştim. Herhâlde yeni yapılan okullardı bunlar. Öyle değildi, sonradan anlayacaktık.

Beş günlük psikolojik, üç günlük de fizikî hazırlık yeterli miydi ayrılmak için? Elbette değildi. ‘Haziranda ölmek zordur’ ama tayin olmak çok kolaydır. İki ay süreniz vardır. Gerekli olan her şeyi yapabilirsiniz. Bize tanınan süreyse on günlüktü ve mümkünse o süreyi de beklemeyip pazartesi gidip hemen göreve başlamalıydık. Okullar açılıyordu çünkü.

Bir dakika, nereye gidiyorduk, kolay mıydı öyle! Yukarıda da bahsettim. Hakkâri’den kimse ev taşımıyor kolay kolay, zaten gelirken getirmediği gibi. Ya bizim gibi idareten bir kısım eşyayla ya da Beytullah gibi komple ev devralıyorduk. Terk ederken de ya benim gibi parça parça satıyor ya da Beytullah gibi doğrudan evi bırakıyordu. Yeni kişi hem eşyaya hem eve gelip konuyordu, bu patolojik komünal düzende. (F338-F339)




Babamları da aradım o arada. Herkesin ümidi vardı ama yine de yüksek sesli sevinçlerle kutladılar. Sıfır rakımda olsalar da, ayakları benimkilerle aynı seviyedeydi. Birkaç güne kalmadan ayrılmam ve gidip yerime yerleşmem gerekiyordu. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Hakkâri bana her sene başında, var olduğunu bilmediğimiz, öngöremediğimiz, hayal edemediğimiz, nefret edeceğimiz sorunlar sunuyordu paslı tepside. Dünya’nın hayatiyetini devam ettirebilmesi için gerekli depremler gibi önce 7.0’la kaotik ana darbeyi indiriyor, sonra da aylar boyunca alıştığımızdan dolayı az gelen şiddeti ve asla dinmeyen hevesiyle artçılarla sallamaya devam ediyordu. Yaz boyunca rehavete kapılmış atımızı tırısa kaldırmaya çalıştığımızda, kaldığımız yerden asla devam edemememiz için bu sefer de sürprizini esirgememişti. Güzel temenni ve somut iyiliklerle başladığımız hafta, sevindirici fakat atak tazelememize gerek duyuran gayet zorlayıcı bir sürece evirilmişti.

Şimdi ne yapacaktık, şu an nasıl davranacaktık? Öyle, bir günde bırakıp gitmek nasıl olacaktı? Bir sene daha kalmayı göze almıştım; yeni okulun mürüvvetini görecektik daha, hani ya, daha karpuz kesecektik. Normal süreçte hiç heveslendirmeselerdi ne güzel başlamıştık seneye. Ama dakika bir gol bir olmuştu, her şeyimi vererek tüm gücümle abanarak altından kalkmaya çalıştığım hazırlıklarla açtığımız okulu, arkama bakamadan terk edip gidecektim.

Kelimelerin tarihî değil de sözlük mânâlarıyla belirtecek olursam; ıslahat ve tanzimat faaliyetlerimi belirli bir aşamaya getirmiş, yine benzetmek gibi olmasın da çekilen ceremeler sonucu toplayacağım semereler eşliğinde lâle devrine adım atacakken, yapılacak iş miydi bu? Pahasını yıllarımla ödediğim üzümleri tadamadan ayrılıyordum. Değil havaliyi ve ahaliyi tanımak ve tanımlamak, henüz minderim bile ısınmamıştı, ama suyum ısınmıştı demek ki.

Formatlanmıştım, o andan itibaren artık zihnimdeki ve kalbimdeki Hakkâri tamamen değişmişti. Yaşanan tüm üzücü havadis, şahsen tolere edilebilir duruma gelmişti. Çarşıyı adımlarken Mecburiyet’e son birkaç kez mecbur kalacak olmanın mahcubiyetiyle iyice yavaşlamıştım. Minibüsten ilk inişimdeki portal yeniden açılmış, kırmızı halılar her yeri kaplamış, yolum otobana çevrilmişti. İlk intibalar için şehre önce fısıltıların erişmesiyle kulağımızla, sonra milyonlarca veri arasından doğrusuna ulaşabilmek umuduyla internetle ve minibüsten inince de gözlerimizle peynir suyunun ketenden süzülmesi gibi, baştan aşağı süzerek şöyle bir ısınırız; şimdi duble yapıyordum.

5- Son salınımlar

Gönülsüzce işlerimizi görüp köye döndük. İzzet’e haber verdik önce, Nazmi’ye de mutlaka uğramam gerekirdi. Özellikle ikisinin hatırı ve emeği daha çoktu üzerimde. Komşularla vedalaşacak, arkadaşlarla görüşecektim. Koskoca bakanlık sindire sindire veda etmeyi esirgemişti benden. Bir program veya kutlama, yemek falan demiyorum. Bunlar gereksizdi zaten. Tüm işlemlerimi tamamlamış olarak merkezde ve köyde, tüm saniyelerini içime çeke çeke şöyle en azından bir hafta geçirebilmeyi ne kadar isterdim bilemezsiniz.

Daha okulu açacak, neymiş nasılmış görecektik. En çok da fotoğraf sergisi açamadığıma yanarım. Arkadaşların yapıp yapmadığını da sormadım sonrasında. Dokuz sene sonra şimdi yazın (2023) gitme planları yapmamın en büyük sebebi, sahici bir ayrılışla veda edemememdi. Tek başıma gelmiştim ya, neredeyse tek başıma gitmeliydim demek ki. Bunu bize nasıl yaparlardı? Hiç mi sahayı bilmiyor, düşünmüyorlardı? Bir dağ şehri olan Hakkâri’nin yine bir dağ köyü olan Taşbaşı’ya yapılan okula asansör koyanlar, bana, bize bunu reva görmüşlerdi. En azından Ağustos sonu olaydı, tavuğun altından zorla yumurta çıkarmanın ne âlemi vardı? Tek tesellim, ailemin daha gelmemiş olmasıydı.

Cumartesi günü, birkaç görüşme, haberin yayılması ve oluşan akisleri dinlemekle geçti. Yolda karşılaştıklarımızla ayaküstü kısa görüşmeler yaptık. Çok muhabbetimin olmadığı biriyle konuşuyorduk. Karşılıklı saçmalamaya varan klişe sözleri otomatiğe bağlamış sıralarken, artık vakti geldi diye bıkkınlıkla araya tayini soktuğumda ‘viey’ nidasıyla şaşırmıştı, hiç beklemediği bu manevra karşısında. E haklıydı, bir fiile ve sıfata ihtiyaç duymayan, tek başına iyi olup kendini sevmeye mecbur eden şeyler; yani bebekler, kuzular ve oğlaklar hakkında konuşup yanımızdan geçen yavruların güzelliklerinden bahsederken birden tayine geçemezdim. Sonra, çay bahçesinde milletten ayrı ama yüzü onlara dönük oturan insan özgüveniyle, asla sonuca ulaşamayacağımızı bile bile uzun uzun kuantum fiziği, sicim teorisi, üç cisim problemi ve özel görecelilik kuramı konuştuk. Eser miktarda dikkatiyle dinlerken aniden tünele girdiği için cızırtılara gelemedim ve endorfinlere gark olarak ayrıldık.

Pazar sabahı artık şoku atlatmış, toparlanmam gerektiğinin farkına iyice varmıştım. Eşyalardan, arabayla götüreceklerimi ayırdım. Ev tutunca kargoya verilecek olanları da hazırladım, kitapları çocukların bakkallardan topladıkları kolilere yerleştirdim. Süreci iyi yönetmeli, arkamda eksik bırakmamalıydım. Gittiğim yerde hiçbir şey hazır değildi. Her şey sil baştan alelacele kurulacağı için bir an evvel varmam gerekiyordu. Derslere belki birkaç gün geç girmeyi de kendime yediremezdim belki, ama esasen toplamda hiçbir hazırlığımın olmaması sıkıştırıyordu beni.

Beytullah’la konuşmuş, arabanın bende kalması gerektiğine karar vermiştik. Onun hem şoförlüğü yoktu hem de tanımadığı bilmediği arabayı Hakkâri’de yalnız başına idare etmek zordu. Bu ani gelişen durumda ikimizin de diğerinin payını hemen ödemesi ihtimal ve imkânı yoktu. Ellerimizdekini bozdurup arabaya yatırmıştık. Bekleyecek olarak onun ve ödeyecek olarak benim, sabırlı olmamız gerekiyordu. Bunca iyi hatıraların üstüne kötü anlaşmazlıklar yaşanmasını istemezdik. Küskünlüğün âlemi yoktu, bu cenazeyi birlikte kaldıracaktık.

Akşama doğru evde işim kalmamıştı. Her şey paketlenmiş, postalanmayı bekliyordu. Hacı Dayan’la görüştüm. Karşı komşumuzdu. Eşyaları ona satacaktım. Geldi, anlaşma yaptık. Tümünü 600 liraya, iki ay sonra ödemesi kabulüyle devrettim. Ne vardı bu listede? Sıradan başlayayım. Bir boy kitaplık, halılar, kanepe, kılıfları alınmış süngerler, masa ve sandalyeler, elektrikli soba, iki baza ve çift kişilik yatak, üç kapılı orta boy gardırop, çamaşır makinesi, elektrik süpürgesi, ketıl, mini buzdolabı, mutfak eşyası, varil[1] ve kovalar, ayakkabılık vs. Ganimete konmuştu adam. İkinci el dükkânlarına satmak da aklıma gelmişti, ama hem bunları merkeze götüremezdik şimdi, hem de ödenecek meblağ aşağı yukarı aynı olurdu. İkinci el piyasası ölücüydü. Şimdi yazarken bile içim kabarıyor, midem ekşiyor, kendi kendime kızıyorum. Bu şekilde davranmam da büyük hataydı. Sadece parasından değil, hem Hacı Dayan’la yakın arkadaşlığımızın olmaması hem de bizzat Abdülhamid abinin ve onun da ötesinde ev sahibi abla ve yetimlerinin bunu çokça hak etmesi beni düşündürüyordu. Utanmalıydım, dokuz senedir her hatırladığımda olduğu gibi. Yazın yapmayı düşündüğüm Hakkâri yolculuğunda mutlaka görüşeceğim, nasıl davranacaklarını çok merak ediyorum açıkçası. Yaptığım hatayı nasıl tedavi ve telafi edeceğim, bilmiyorum. Niye böyle yaptım, niye o eşyaların iğneden ipliğe varana kadar hepsini olduğu gibi bırakıp terk etmedim evi, hâlâ kendime şaşarım.

Pazartesi olmuş, yine merkez yolu gözükmüştü bana, yıllarca adımladığım yolları, basamakları bu sefer son kez veda için yoruyordum. Fakat işlemleri akşama kalmadan yetiştirme zorunluluğundan hızlıca dolaşıyordum. O gün Beytullah da benimle gelmiş miydi, minibüsle mi gitmiştim arabayla mı hatırlamıyorum, ama bildiğim bir şey vardı; Hakkâri’de günden düşmüş, saatleri sayıyordum artık.

Düğmeye basmıştım, Millî Eğitime gidip atama tayin biriminden kararnamemi aldım. Daireler arasında son turlarımı atıyordum. 28 Aralık 2009’da ilk olarak tamamen yabancı olarak girdiğim kapıdan, bu sefer ilişik kesmek için son defa, ama en üst kata çıkana kadar altı yedi kişiye selâm vererek giriyordum. İlk girdiğimde ellerimde kabarık dosyalar, kafamda deli sorular vardı. Şimdi ikisi de bomboşlardı. Binadan çıkarken ise hem kafamı hem ellerimi tıka basa doldurmuşlardı. Veysel Diyarbakır tercih ettiğinden önceki sene gidebilmiş, Selçuk da Haziranda ayrılmıştı aramızdan; son tangoyu sergilemek bana kalmıştı.

Acayip düşünceler eşliğinde rastladığım, tanıdığım herkesle görüşüp vedalaştım. Muhasebede, gideceğim yerin mesafesini hesap cetvelinden bulduk. Buna göre yolluk ücreti tahakkuk edecekti. İstanbul’un ne kadar uzak olduğunu bir de kâğıt üzerinde bulup Sultanbeyli’nin merkeze olan uzaklığını çıkarıp öylece kayıt ettik sisteme. Evli ve çocukluydum, ayrıca Türkiye’nin bir ucundan neredeyse diğer ucuna gidiyordum. 4500 liraya denk geldi.

6- Emanet ehline

İmzalar için şube müdürüne geldiğimde, ‘Nereye gidiyorsun, sen müdürsün hiçbir yere gidemezsin,’ demesin mi. Şaka mı yapıyor diye baktım, hayır, son derece gerçekti. Kafasını kaldırıp aynı şeyleri tekrarladı. Ne demekti şimdi bu, geldi mi üst üste bindiriyordu. Gayet ciddiydi ve resmiyette de böyleymiş durumum. Yine başa sarmıştık, ikna ederek yerime birini bulmam, müdürlerin de bu kişiyi onaylaması gerekiyordu. Müdürüm dedim, izne ayrılmıyorum, tayinim çıktı, vekâleten baktığım görevi lütfederseniz sonlandırıp öğretmen olarak tayinimin çıktığı yere gitmek istiyorum ve olmuyor mu bu şimdi; en cahil hâlimle şaşkındım. Açıklayıcı aracı olarak kaşlarını kaldırıp bu sefer yüzünün tüm kısımlarını kullandığı mimikleriyle tekrar etti demin dediklerini. Hemen dışarı çıkıp Hüseyin’i aradım, acilen gelmesi gerekiyordu, yoksa ben acile gidebilirdim. Bu sene daha görevlendirmesi başlamamış olsa da geçen seneki müdür yardımcımızdı sonuçta. Daha isabetli kimi bulabilirdik. Uçtu geldi. Bu kadar iş arasında bir de vekâlet savaşları vermeyecektim neyse ki. Resmî mürekkeple resmî kâğıda dilekçeler yazıldı, imzalar atıldı, kilitler bağlandı, kilitler çözüldü, dosyalar kabardı.

İl müdürünün yanına gittim en son vedalaşmak için. O da şaşırdı, beklemiyordu galiba. Her şeyin bana ani gelmesi gibi benim işim de ona öyle gelmişti. Üzüldüğünü hissediyordum. Ama artık gerek bina olarak yeni, gerek personel olarak nispeten tecrübeli ve kadrolu bir ekip vardı köyde. Sorun olmazdı. Tokalaşıp iyi temenniler diledik. Kafam omuz başlarımdan dolaba yöneldiğinde, mazot istediğimizde ‘Şunları karıştır, maddeyi bul, yakıtı verelim,’ dediği kalın ciltlere takıldı gözüm. Ayrıldığımızda niçin gülümsediğimi anlayamamıştı. Hayatın bana gülümsemesi içinse, koltuk altlarından daha ne kadar gıdıklayacaktım bilemiyordum. Sekreter Hacı’yla da selâmlaşıp ayrıldım.

Bundan sonraki adresim mal müdürlüğüydü. Hakkâri’de hemen hemen hiç şehir içi minibüs kullanmamamızın sebebi saydığımız her şeyin birbirine yakın olmasının avantajından yararlanarak çaprazdaki binaya gidip orada da dört beş kapıyı gezip imzaları tamamladım. En geç iki haftaya hesaba geçermiş para.

İnsan alışmaktan yapılmıştır, ama başlarda bundan ölesiye korkar. İlişiği kestirmek kolaydır, zor olan sonrasında ne olacağını kestirmektir. Beytullah’ın edindirdiği alışkanlıkla merkezde son yemeğimi yiyip arabaya doğru yöneldim. O akşam nasıl bir akşamdı, anlatamam. Eşyaları da en son komşuya teslim ettim. Yaptı mı yapmadı mı bilemiyorum, boşalttıktan sonra dip bucak temizlik sözü verdi. Geri kalanları çocuklarla yola indirip Nazmi’nin kamyonetiyle İzzet’in deposuna götürdük. Ev tuttuğumuzda Beytullah gönderecekti kargoyla. Yanıma alacaklarımı da bagaja ve koltuklara yerleştirdim.

Dükkânın önünde oturduk biraz. Gururla iki okulu da gözlerime, zihnime kaydediyordum. Dirseklerimizi koyduğumuz masa sallanıyordu. Beytullah içine kaçmış boğuk sesiyle telefonda konuştuğu için oyuna dâhil olamıyordu. Masaya sövüyordu belki de. Artık yapacak hiçbir şeyim yoktu, bu hâli seviyordum. İlk sene ara tatile giderkenki rahatlığın katbekat fazlasını içimde duyumsuyordum. Dirençle karşılaşan her değişim gibi çabalamayla geçen yıllar içinde işlerimi düzgün yapmaya gayret etmiş, tayinim çıktığı andan itibaren okulda ne bilgisayar ne dosyalar hiçbir şeye dokunmamıştım. Hiç fotokopi çekmeden, dönüp tek bir dosyaya bakmadan, belge imha etmeden, üryan geldiğim yerden gene üryan gidebilmenin rahatlığıyla ceketimi aldım çıktım odadan. Doktorların, unutulacak kadar iyileşen hastalarını yoğun bakımdan koğuşa göndermeleri gibi ardımda bıraktım olduğu gibi. Sahnem neyse kulisim de oydu. Sabit fikirli değildim, ama sözümde sebat etmeye çalışırdım. Kaç litre süt sağıyorduysam, sattığımın hepsi o kadar olurdu. Güzel pilav yapmak için benim ayıkladığım pirinci kapışırlardı. Sokağa çıktığımda haddini bilirdi çarşılar.

Onca mevsimdir benliğimden sinenlerin ayrımsız dağıldığı mekâna son kez bakmıştım. Bu durumlarda ve bu dramlarda düzeltecek bir şey yoktu, çünkü her şey kurallara göre, plana sadakatle işlemişti. Ergen emeklisi olarak geldiğim bu köyden gergin emeklemelerle ayrılırken içimde kalan ukdeler olsa da, hayıflanarak ama insicamı bozmadan vademi doldurmuş, hatta kotamı aşmıştım. Durumlar değişirdi, hayat suydu, taş değil. Doğru bildiği yoldan bir milim bile sapmayan suya benzer, gençliğimle, önce kendi yolumu arayıp bir miktar bulmuş, sonra milleti de o yola girmeye az çok razı ve ikna edebilmiştim. Taşbaşı sırtımda mezar taşı mı olacaktı geri kalan hayatımda, yoksa onun hususiyetlerini taşlara kazıyacağım bir iskarpela mı? Ancak tahsille mümkün olan en büyük cehalet altında ezilip bilgiyi metalaştıran gözlerden kaçıracağım tek satırım ve korku kod adlı şimşek yıldırımla omertaya ihtiyacım yoktu. Sözün bittiği yer, sızının bittiği yerdir; sızı yoksa söz de olmaz.

Her şeyi gözden geçirme gerçeğinin görece gerekliliğini yerine getiremedim. Sadece hatıra sadedinde fotoğraf ve videoları aktarmıştım harici diske. Her defasında o kadar uzun ayrılıklar yaşıyorduk ki, evi dolapları rafları öteyi beriyi didik didik kontrol etmek zorunda kalıyorduk ardımızda eksik gedik bırakmış olmayalım diye. Beş senedir şerbetliydim ayrılıklara ve en son zaten temelli gideceğim hep aklımın bir değil kaç tane varsa o kadar köşesinde çakılıydı ki, falsolu iş yapmak ayrılışı aşırı sancılı hâle getirirdi. Delilleri karartmak için enseyi karartanlara karşı gözümü karartıp kara enselerinde boza pişirme kararlılığımı ve azmimi her zaman potansiyel olarak saklı tutuyordum. İçlerine konulduğum mekânlar, yürü git dendiğinde bir an bekleyip esas niyeti tam kavradıktan sonra, Dionysus’un sarhoş ettiği herkes gibi saniye durmayıp yürüyüp gittiğim yerler olmalıydı.

Örtük talimatlarla anahtarları Beytullah’a teslim ettim. Gece onlarda kalacak, sabah güneş dağların sırtından kendini göstermeden yola çıkacak, makul sürelerde birkaç dağ sırtı aşacaktım. Bakalım sırtımda nereye kadar taşıyabilecektim devasa ateş topunu. Eve varınca oturup konuştuk. Aman ne konuşma, ikimiz de nasıl oldu bu işler böyle birkaç günde diye düşünüp duruyorduk. Yalnız koymuştuk dostlarımızı köyde. Olacak iş miydi yani?

Gittiğimde yerleştikten sonra borcumu ödemeye çalışacaktım. Hacı’dan gelecek parayı da o alacaktı. Başka ihtimal yoktu. Mecburen katlanacaktı buna, ben de acele etmeye çalışacaktım.

***

Bu kısımda uzun uzun anlattım aslında, ayrılığın detaylarını, bana ve çevremdekilere etkilerini. Sayfalar önümüze serildiğinde onları da açarım daha sonra, şimdilik sadece başlıklarını vermekle yetiniyorum.

Ana başlığımız şuydu; Bir aynılık sağlayamadığım şehirden; bir ayrılık yahut iki kopuş veya üç vuslat.

Devamındaki yas sürecini ise Elisabeth Kubler-Ross tarafından tanımlanmış aşamalarla isimlendirerek anlattım: 1. İnkâr-Böyle mi olacaktı? 2. Öfke- Kellim kellim, la yenfa 3. Pazarlık- Yolumu kaybettim, hükümsüzdür 4.  Depresyon- Geri dönüşüm başlıyor 5. Kabullenme- Tek yol; devriliyoruz.

Aşağıda memleketime yaklaştığım kısımdan devam edelim.

***

Uzun yolculuklarda en çok kazalar gidilecek yere yaklaşıldığında oluyormuş ya, bunu hatırlıyor, sonsuz elvedalara gelmemek için zinde kalmaya gayret ediyordum. Gölcük sapağına vardığımda, kavşaktan dönüp yukarı çıkıp arabayı düzledim ya, ondan sonra 25 kilometre de kalsa yol benim için bitmişti artık, gözüm kapalı da gidebilirdim.

Eşim ve çocuğum düğün sebebiyle İstanbul’daydılar, geleceğim belli olduğundan bir daha dönmediler Kocaeli’ye, ertesi gün zaten ben gidecektim.

Gölcük’e vardığımda trafiği içime sindire sindire bekledim ışık kuyruklarını. Bıraktığım gibi bulmuştum diyemem, çünkü asla öyle olamaz, saniyesinde değişiverir. Giderken buraya dair hiçbir hayalim yoktu yakın zaman için. Ya şimdi, başkaydı ve bambaşkaydı her şey, sahiplenerek bakıyordum etrafa. Doğup büyüdüğüm, benim ona ne kattığımı pek bilemiyorum ama sonuçta bana çok şeyler katan, biraz da her şeyin hepimize yaptığı gibi bizden çok şeyler alan şehre gelmiştim.

Bir ay sonra yeniden Körfezin leblerinden seyrediyordum olan biteni. İnsan zorunlu terk ettiği memleketinden ayrılırken kızgın oluyor; unutmak, bazen de unutulmak istiyor gittiği yerlerde; unutulmayı istemenin ölümü istemekle eşdeğer ve unutulma hakkının suçlulara ait olduğunu bile bile. Her geldiğimde yeni bir yabancıyla karşılaştığım seneler boyunca yine de benden vazgeçmeyen şehir, artık samimi dost gibi tebessüm ediyordu küçük sakinine. Bundan amcama bahsetmiştim. Her seferinde, yıllarca evden ayrı kalıp bir gün döndüğümde damağımda hissettiğim tatların ve genzimde yayılan kokunun verdiği güvenle balkondan aşağılara boş boş bakıp memleket müdafaasında gösterdiğimiz asabiyetle hemşerilik üzerine düşünürdüm. Hayatın bizsiz de devam ettiği mekâna bağlanmamızı sağlayan duyguyu oluşturan etkenlerin yaşanmışlıklar olduğunu söylemiştim. Bir şeyler olur ve doğup büyüdüğün yerde de hayat devam eder; bunu bilir ve dayanamayacağın acılara gark olursun. Kafasında tam anlamdırabildi mi bilemedim, ama gayetle tıkız dikkatlerle çözümlemeye çalışmıştı en azından, gurbete pek çıkmayan hâliyle.

Amansız bir derttir mayhoş gurbet. Gurbetçi uyumak istese de uyutulmaz bir süre. Bu hâl gurbet bitene kadar devam etmeli. Refakatçi sıladakiler, sıradakiler. Uyursa hasta, ölecektir çünkü.

Planladığım gibi tamamlıyordum yolculuğu. Son olarak da Konca virajlarını dolanarak Ulaşlı’ya vasıl oluyordum. 32 virajları son kez görememiş olmakla birlikte, daha dün Hakkâri-Şırnak dağlarında dolandığımı hatırlayıp tebessüm ettim.

Son dönemeci alıp Ulaşlı’ya selâm çakacakken sağ şeritten yavaş yavaş ilerleyen kırmızı vosvos minibüs çarptı gözüme. Mobilyacı abimdi direksiyondaki. Buna inanamıyordum. Ben tâ 1700 kilometreden kalkıp gelmiştim, o da her gün bazen birkaç kere gittiği Gölcük’ten dönüyordu. Köy yolunda tepemize düşen taşlar bahsinde belirttiğim tesadüflerden biri daha gerçekleşmiş, binlerce kilometrenin sonuncusunda karşılaşmıştık. Söze gelmeyecek duygularla el korna selektör üçlüsünü işe koşup selâmlaştık.

Hakkâri-Kocaeli arası döşediğimiz vavien lambaların birini kapatıp diğerini açıyorduk. Kazanamadık, ama kaybetmedik de; çünkü yarışı bitirmemize müsaade etmediler.

Işıklardan içeri girdim, son dikkatimle anayola paralel sürdükten sonra site bahçesinden girip eve vardım. Bitmişti, evet, sona ermişti artık.

İlk havalimanına giderken bütün detaylarını incelemeye çalıştığım bu yolları sonlandırırken; artık benim için önemli olan sırasıyla Yeşilkent’ten itibaren kilolarından kurtulmuş, sokağa girdiğimde yüz’süzleşmiş, bahçeye ulaştığımda on’dan düşmüş metreler ve en önemlisi O’ndan azat olmuş benler ve bizlerdi.

Yatayda 1700 kilometre, dikeyde 1720 metre kat etmiştim. Gittiğimde başıma vuran jetlagı, bu sefer fazla uzun sürdüremezdim. Yine de kemeri çözüp inmem biraz uzun sürdü. İyice kendime gelmeli, durulmalı, yeni yepyeni yepisyeni bu duruma alışmalıydım. Önümde ne kadar sene varsa, hepsine yetecek kadar derin derin nefeslendim. Her şeyi bırakıp doğrudan eve çıktım. Akşam olmuştu, artık güzel bir yemeği hak etmiştim. Yine balkona çıkıp uzun uzun yola, kasabaya ve körfeze baktım. Tabii ki orası da bir başka gözüküyordu şimdi. İstanbul’da yaşayacak olsam da, artık uzak misafir değildik en azından.

İnsan aldığı küçücük haberle birlikte sürüyle planını değiştirebiliyorken, bizim, eşiğinde olduğumuz yeni gelecek konusunda çalak adımlarla değişen çolak fikirler ve hislerimiz tavan yapmıştı. Bir gecelik vaktim vardı. Ayaklarım hâlâ bebek patiğindeydi. Sabah yola çıkıp görev yerime ulaşmalıydım.

Dedemlere uğradım, o da tebrik etti hem tayin için hem de yolculuğu selâmetle bitirebildiğim için.

7- Kıyısız ilçede denizci başlık; Turgut Reis İlkokulu

Ertesi gün tez elden okula gidip teslim oldum. Şaşılacak durumlar bitmemiş, burada da peşimi bırakmamışlardı. Bazı okullar komple ilkokula bazıları da komple ortaokula dönüşmüştü. Maraşal de ortaokula döndüğü için, bizim orada görev yapabilmemiz mümkün değildi. Bina olarak elimize imkân geçtiği için Taşbaşı’da biz de bölmemiş miydik okulları, aynıydı. Fizikî olarak ayarlanan okulların kadro bilgileri sisteme işlenmediği için karışıklıklar çıkmıştı. Hem boş kadroların çokluğu sebebiyle hem de seçeneklerimizi çoğalttığı için işimize yaramıştı açıkçası. Yine de orada göreve başlayıp ilçe müdürlüğüne gittim. İlçe içerisinden okul beğenip dilekçeyle yeniden müracaat etmemiz gerekiyormuş. Bütün Sultanbeyli’yi dolaşıp birkaç okulu listeledik. Benim durumumda olan yedi arkadaşla birlikte Turgut Reis İlkokulundaki maceram bu şekilde başlamış oldu. Hakkâri’de bilmeden yazdığımız okullardansa, şartlarını gözümüzle görüp az çok bildiğimiz bir okulda çalışmak daha iyi gelmişti. Yeni sistem ilk defa yüzümüze gülmüştü bu sefer.

Bu sırada ailemle buluşmuştum. Oğlumun beni ilk elde tanımayıp yabancılaması, tüm bu yaşadıklarımızın içinde bana dokunan hâllerden biri olarak aklıma kazındı. Acilen ve ihtiyaçtan hemen ev aramalarına da başlamıştık. 2011’den beri, insanlar hareket etsin de demografiler değişsin diye bombalanan Suriye’den gelen göç dalgasını, zamanında Anadolu göçlerini göğüslediği gibi, yine Sultanbeyli karşılamıştı bu yakada. Kiralık ev bulmak samanlıkta iğne aramak gibiydi. Bir yandan okul başlamış derslere girip çıkıyorken, bir yandan da yana yakıla sokak sokak dolaşıyorduk. Her şeye rağmen, neyse ki arabamız ve akrabalarımız vardı da kolayca hareket edebiliyorduk. Eşimin dayısının damadı Hüseyin, belediyede kameraman olarak çalıştığı için başkanın peşinde iyice bellemiş ilçenin köşesini bucağını. Her bir yeri gezdirdi tanıttı. Hakkâri’ye giderken çokça aradığımız mihmandar, burada birçok sayıda ve vasıfta hazır kıta bekliyordu, yeter ki gelelim.

Bıkkınlıkla dolaştığımız bir gün, şansımız yaver gitmiş ve on seneden fazla oturacağımız evi bulabilmiştik. Ulaşlı’da yatak odası takımımız ve eşimin çeyiz eşyaları vardı, Hakkâri’den gelecek üç beş parçayla birlikte varımız yoğumuz bunlardan ibaretti. Eve kendimizi attıktan sonra başlıyordu esas işler. Hafta sonu kamyonet kiralayıp abimlerle birlikte eşyaları getirip hafiften yerleşmeye başladık. Adresi Beytullah’a gönderdik, haftasına geldi kargolarımız da. Hakkâri’ye gittiğimde olduğu gibi burada da her şeyi yeniden almalıydık. Her gün birileri geliyordu; bir mobilyacı, bir gazcı, bir beyaz eşyacı… Biz de sürekli bir yerlere gidip bagaj dolusu malzeme taşıyorduk eve. Komşularımız ilk günlerde yeme içme konusunda çok yardımcı oldular. Kolilerin üstünde aperitif atıştırmalıklarla geçiştiriyorduk öğünlerimizi. Öğlenci olduğum ve dördüncü sınıfları okuttuğum için şanslıydım nispeten. Diğer türlü hem birinci sınıfın olağanüstü gayret gerektiren mesuliyeti, hem de uzun mesai dolayısıyla daha çok sıkışırdım. Okulumuz iyiydi, iki senelik idarecilikten sonra yaşadığım şok ve acemiliği, öğretmen ve idareci arkadaşların destekleriyle kolayca aştığımı söyleyebilirim.

8

6-8 Ekim olayları

Günler, haftalar geçiyor, yavaş yavaş alışıyorduk Sultanbeyli’ye. Derken bayram geldi çattı. Biletlerini iptal ettiğimiz uçuşun tarihi yani. Hakkâri’den ayrılmıştık, ama bağlantımız hâlen ve neredeyse organik devam ediyordu. Alacak verecek çok şeyimiz vardı daha. Cumadan Ulaşlı’ya gitmiştik, ertesi gün bayramdı. Son gün döndük, İstanbul’da gideceğimiz yerleri ziyaret için. Eşimin ailesi de bizimle gelmişti. Onlarla dolaşıyorduk. Birçok kişiyi gezmiş, en son merkezde birine gidecektik. Dünden (6 Ekim 2014) beri Doğu illerinde başlayan hareketlilikler, İstanbul’a da sıçramıştı. Sultanbeyli odak noktalarından biri hâline gelmişti, hem kendisinin hem çevre ilçelerdeki bazı mahallelerin demografik yapısı dolayısıyla.

Yan yoldan geliyorduk, Turgut Reis’ten merkeze giden köprüye çıkmıştım yanlışlıkla. Solda merkez, sağda bizim mahalle vardı. Sola gidemezdik zaten, sağdan ileriden bir dönüş daha alıp öyle gelecektik. Bulvara çıktığımızda arabanın içine son derece tanıdık bir koku girdi camlardan. Fevri hareketlerle bir yandan kontrolleri bende olan camları düğmelerden harekete geçiriyor bir yandan da içeridekileri uyarıyordum. Beynimdeki kodlar diğer hatıraları geri getirmişti. Organik bağın devam ediyor olmasına bu dâhil olsun istemezdim. Gaz bombasını yeterince tatmamış mıydık, bu da nesiydi?

Olayların farkına yeni vardım. Binlerce kilometre yer değiştirmiştik, gelmiş yine bulmuştu bizi. Arabadakiler ‘bir şey olmaz arka sokaklardan dolanalım’ falan dediler. Duyuyor, anlamaya çalışıyor, fakat kesinlikle itaat etmeyeceğime dair kendimi şartlandırıyordum. İleri gidersek ne olacağını en iyi, hatta bir tek ve yalnızca ben biliyordum. Köprüden bize doğru gelen 30-40 kişilik polis ekibini aşıp yolumuza devam etmeliydim. Gazın etkisinden kurtulmalıydık önce, arabada yaşlılar ve çocuk vardı.

Robokoplar kalkanlarını siper etmiş, bir bütün hâlinde sisler içerisinde âdi fakat çevik adımlarla geçtiler yanımızdan. Yerlerde iri iri taşlar ve küçük çaplı molozlar vardı. Hem onlara hem polislere dikkat ederek mahalleye, eve doğru sürdüm arabayı. Hakkâri kale dibine dönmüştü ortalık. Sahne o kadar tanıdıktı ki, sanki kaldığım yerden devam ediyordum. İlk senemde Ahmet Türk’ün yumruklanma protestosunun saçmalığı, ikinci senemde adayların veto edilmesi sebebiyle Depin’deki bekleyişimiz, ailecek markette mahsur kalışımız, balkondan odun alırken tıkanışım ve maruz kaldığım birçok vandallık önce burnumu, sonra aklımı sızlatarak resmigeçit yapıyordu zihnimde.

Korkumu, neyle karşılaşabileceğimizi hâlâ anlamamış, eve geldikten biraz sonra yine gitmek istemişlerdi bizimkiler. Biliyordum başımıza nelerin gelebileceğini, net bir dille olmazlandım. Amor fati’nin kralı gelse ikna olmaz, evet’lenmezdim. Sokakları da tanımıyordum ki daha, sıkışırsam nereye kaçacaktım. Taşa tutsalardı kim gelip müdahale edecekti? Elde yok avuçta yokken arabayı nasıl tamir ettirecektik? Arabayı saydım ya şimdi, ölmezdik değil mi, o kadar da değil. Arabanın haşadı çıkardı da biz lince uğramadık en azından. Öylece oturduk oturduğumuz yerde. Haberlere baktığımızda ancak hak vermişlerdi kargaşanın büyüklüğüne ve ehemmiyetine. Bu sefer sadece polis değil, farklı siyasî görüşlerden vatandaşlar da katılmıştı çatışmalara. Ortalık fena karışmış, merkez darmaduman olmuştu.

***

Sonraki hafta sonlarında evimizin içinde çalıyormuş gibi bağıran müziklerle ayrı bir karşılama daha yaptı bize komşular. Sokak düğünleri burada da devam ediyordu. Hakkâri’de milletin iç içeliğinden dolayı şikâyet konusu olmayan yüksek ses burada da işkenceye devam ediyordu. Seneyi tamamlayıp şöyle bir rahatlıkla girdiğimiz yaz mevsiminde, 10 Ağustos 2015’te yine olan olmuş, unutmaya çalıştığımız her türlü kötü hatırayı artık silinmez olarak hafızamıza kazımıştı. Gece 1 gibi, açık balkon kapısının yanında yazı işleriyle meşgulken, uyuyanları da uyandıracak derecede o kadar şiddetli bir sesle irkildim ki, neye uğradığımı şaşırdım. Elektrikler gitmemişti, demek ki trafo patlamamıştı. Çıkıp baktığımda ana cadde tarafında lastiği patlayan bir kamyon falan da görünmüyordu. Komşulardan istihbarat alamadan sabahı ettik. Gece hemen internete düşmeyen haberler, Gölet tarafındaki Fatih karakoluna bombalı saldırı düzenlendiğini söylüyordu. Neyse ki kimseye bir şey olmamış, fakat sabahki çatışmada can kabı yaşanmıştı. Saldıran gencecik çocukların şort tişörtle kanlar içindeki cesetlerini gördüğümde, şehrin ortasında bu tür bir saldırının zaten ayık kafayla yapılamayacağını söylemiştim. 5 Ağustos 2012’deki Geçimli saldırısında da bu şekilde gençleri kullanmışlar ve onlarcasını ölüme göndermişlerdi.



[1] Suyu tüpte ısıtmak uzun sürdüğü için mutfakta ketıl sürekli çalışırdı. Sobada da kapak yerinde güğüm dururdu. Banyoda el yüz yıkamaya giden güğümü de götürür, varildeki, bilerek az bırakılmış suya ekleyip ılıtarak işini görürdü. Üçüncü senemizde binaya kaloriferle birlikte su deposu da yapıldıktan sonra sürekli suyumuz olduğu için varili yine hepten dolu tutmuyorduk, yarı belinden aşağılarda duruyordu. Su deposu geldiğinde de şofbene geçmedik, köy dâhil hep o varili kullandık banyo için. Önünde kovası vardı, kovada bir maşrapa ve çeşmeye makul uzaklıkta bir de oturak; tam hamam gibi. Beş sene paklanmamıza yardımcı oldu. Sadece bir kere rezistansı bozulmuştu o kadar.



Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1