Ölüler nüfustan düşürülmez

 

·                     ‘Ölümde yaşamın ta kendisini görebiliyorsun. Bizi bir arada tutan şeyin aslında ölüm olabileceğini öğrendiğimde çok şaşırdım.’

(Hlynur Pâlmason)


·                     ‘Ama unutmayın, burada sonuçta hepimiz Çinliyiz. Her birimiz Çinli annelerin çocukları olarak burada bulunmaktayız. Öldüğünüz ve gömüldüğünüz yer neresi olursa olsun, her zaman bir Çinli olarak kalacaksınız. Vatanınız bir anne gibidir; ebedîdir.’ Amerikan Fabrikası filminde, kapanan General Mobile fabrikasına, otomobil camı üretmek üzere yerleşen Çinli bir firmanın sahibi, fabrikaya Çin’den de işçiler getirtir. Yine de yoğun Amerikan işçilerinin arasında azınlık kalırlar. Hem bu sebeple motivasyon olsun diye, hem de üretimle ilgili ara sıra çeşitli toplantılar düzenlenir. Bunlardan birinde patron işte bunları söyler. Ve sanırım benimkine ters bir görüştür. Otoriter rejimlerin ülkelerindeki azınlıkların geçmişle bağları iyice kopsun diye, yaşayanları bir yana, ölülerin mezar taşlarındaki isimleri bile değiştirmeleri gibi zorbaca uygulamalar da bu çeşit irtibatları zayıflatmak içindir.

·                     ‘Sen sırtında bir mezar taşıyla yaşıyorsun Mecnun.’

(Leyla)


İnsanın bir yere ait hissetmesi için kaç nesil geçmesi gerekiyor? Sürekli ayağını bastığı toprakta başka yerlere özlemle ne kadar yaşanabilir? Kabul edelim ki bu sürdürülebilir bir durum değildir. Uzun bir zamanın yanında bir dolu saik vardır. Bunlardan biri, toprak altında yatan akrabalardır. Toprağın önemini üstüne basa basa da anlatabiliriz, altında yata yata da. Bir muhitte bir ailenin mezar sayısı ne kadar çoksa, o kadar kabul görür insanlar arasında. Toprağa ekilen tohumların yüz misliyle geri gelmesi gibi, yeni nesilleri çoğaltır ve yöreye kök salmalarını sağlar. Salt bir defin yeri değil, toprağa atılan çapa gibi, imza gibidir mezarlar.

Milletlerde de böyle değil midir? Büyük savaşlar, işgaller hep birer mezar olarak düşünülebilir. Çanakkale’yi en yakın örnek olarak anabiliriz. Sebebi ne olursa olsun Sarıkamış da bunlardan biridir, en yakan örneklerdendir. Sadece vatan saydığın yerleri korumak değil, işgal amaçlı gittiğin yerleri bile, ‘oralarda ölülerimiz var’ diye daha çok sahiplenir milletler.[1] Tâ Avustralya’dan her sene gelenleri buraya çeken nedir?[2] Terk etmek zorunda kaldığın yerlerdeki mezarlar uluslararası anlaşmalarla korunur, hep birine geri dönüş ümidi olarak bakılır. İnsanın illaki kutsal sayılan bir olayda ölmesi değil, sadece ölmesi bile gelecek nesillerin aidiyetini artırır. Ölen kişi sevilmeyen işler yapmış olsa bile, bu böyledir. İnsan bir hiç için ölebilir, ama salt ölmek, onu önemli kılar

Madencilerin bir sözü vardır: ‘Alınyazımızı toprağın üstü değil, altı tayin eder.’[3] Bu mezarlar için de söylenebilir, tarih için de. Ama bir farkla:  Toprağın altındaki madenleri değiştiremeyiz de ölülerin kıymetini veya tarihin akışını kendimize göre yeniden yorumlayabiliriz.

***

Bir muhite taşınan ilk nesil toprak altına girmeye başladığında sonraki nesiller daha çok oralı olurlar. (Artık ‘Sen de hiç oralı değilsin he!’ denmez onlara.) Aile mezarlıklarının özene bezene yapılmasının ve cenazelerin memlekete götürülmemesinin bir sebebi de budur: Hem ölenlerin zaten burada doğmalarından hem de çocukların ölülerini yanı başlarında istemelerinden kaynaklanır. Kaybettiklerini düşüncelerinde var etmenin zorluğunu bertaraf etmek için gözlerinin önünde tuttukları gösterişli ve şaşaalı mezarları, tonlarca mermerle bezerler. Öte yandan memlekete gömmek istemek de anlaşılabilirdir, ölü de olsa kendilerini temsil eden birinin oralarda da bulunması, bu yolla küçük de olsa bir söz hakkı ve sahiplenme duygusu temini elde etmek istenir. Ülkemizde köyden şehre göç eden hiç kimse ayağını kesmez eski toprağından.[4] Yurt dışından gönderilen cenazeler için devletlerin bütçe ayırdığını duymuştum, onların gözünden bakınca gayet mantıklı. Çünkü yabancıların mezarlıkları ne kadar kalabalıklaşırsa kalıcılıkları ve söz hakları da o kadar artacaktır.

            Gölcük’ün Ulaşlı köyü şimdi sahildedir. 1956’daki heyelandan sonra sahile indirilen köylü, ölülerini senelerce yukarı köye taşımış. Çünkü zaten neredeyse her gün dağ bayır demeden oralara çıkıyor, bağ bahçe işliyor, ormandan odun getiriyorlardı. Devlet aşağısını zorunlu kılsa da insanların irtibatı hiç kopmadı yukarıyla. Sahilde ilki yine o tarihlerde açılan mezarlar da yabancılara aittir. 1 Mart 1958’de Körfezde fırtınaya yakalanıp batan ve hayli hüzünlü olaylar barındıran Üsküdar Vapurundan getirilen cenazeler, artık yeni mezarlığın açılmasını gerekli kılmış. Sonraki süreçte de yukarı köye cenaze taşımalar devam etmekle birlikte çoğunlukla aşağı defnedilmiş insanlar. Çünkü yukarı köyde doğmayan ve artık orada yaşamayacak olan nesiller, yakınlarının sessiz de olsa yanlarında yatmalarını istemişler. Mezarlık bir kere açıldığı için artık kimsenin yukarı götürmesine gerek kalmamıştı. Hatta götürmek, yeni yerleşilmeye başlanan köyü diğerlerine teslim etmek anlamına gelirdi. Çünkü diğerlerinin, ölülerini gömecek başkaca yerleri yoktu.

Ulaşlı’nın yerlilerinden olup olmadığınızın bir göstergesi de yukarı köyde mezarınızın olup olmadığıydı. Bizim sülalenin yukarıda hiç mezarı yoktur mesela, arazimizin de olmamasının yanında. Olsaydı oralara başka türlü bakar, daha bir samimiyetle sahiplenirdik. Bizimkiler başka bir yerden (Karamürsel’in Akpınar Köyünden) inip yerleşmişler aşağı Ulaşlı’ya. Beş erkek kardeş olan dedemlerin en büyük çocuklarından biri olan babam 3-4 yaşlarındayken gelmişler sahile. Daha önce de gidip gelirlermiş elbette. Başka akrabalarımız yerleşmiş bizimkilerden önce. Ama bizim kesin inmemiz 60’lı yılların başıdır. Dedemin babası zaten onlar çocukken öldüğünden Akpınar’a defnedilmiş. Ama annelerini de oraya götürmüşler, 1986’da ölmesine ve Akpınar 25 kilometre uzakta olmasına rağmen. Şimdi bizim neslin gidip bulamayacağı, uzak bir yer olarak orada yatıyorlar. Acaba aşağıya gömülseydi ninemiz, Ulaşlı’ya bakışımız nasıl olurdu? Nineyle aynı yıl ölen torunlardan, babamın amcaoğlu Ulaşlı’da metfun mesela. Nine gibi onu da çıkarmamışlar Akpınar’a. Çünkü ninenin kocası oradaydı ve Abdullah amcanınsa anne babası buradaydı.[5]

Çocukken Ulaşlı mezarlığına her gittiğimde sülalemizden de ölüler arardım. Birkaç taneden başka bulamayınca üzülürdüm. Uzak akraba mezarlarını gezerdik bir teselli olarak. Bunu yapmamızın altındaki sebep, bu yazının temeline yerleştirmeye çalıştığım hissiyattı. Abdullah amcanın cami lojmanı inşaatında çalışırken ölmesi bize safça, çocukça bir gurur verirdi. Çanakkale’de ölen dedesinden bahsetmesi gibi birinin, biz de dillendirmesek bile içten içe hissederdik bunu. Sonra sonra toprağın altına girmeyi kafasına koyanlarla mezarlıkta çoğalan nüfusumuz, taşlarımız ve adresler aidiyetimizi artırdı. Ben kendimi bilmeye başladığımda bir elin parmaklarını geçmeyen akraba mezarlarımız, 2010’lu yıllarda doğan çocuklarımız için uzun süre mezarlıkta kalmayı gerektiren bir yekûna ulaşmıştı. Bu bekleyiş insanda değişik bir güven hissi uyandırır. Yahya Kemâl’in nüfusu iki katı söylemesi üzerine şaşıran muhatabına verdiği ‘Çünkü ölülerimizle yaşıyoruz.’ cevabını hatırlayın.

1999’dan itibaren mezarlıkta bu sefer ayrıcalık sağlayan bir bölüm de ‘deprem şehitleri’ kısmıydı. Bizim hiç akrabamız yoktu depremde ölen. 2200 nüfuslu köyde 72 kişi ölmüş olmasına rağmen aralarında bizim en yakınımız dayımın baldızı, eşi ve çocuklarıydı. Komşularımız da vardı tabii, her gün oyun oynadığımız arkadaşlarımız vardı, ama birinci dereceden akrabalarınız gibi değildi bu his.

Ölüm birçok şeyi kökünden hâlleder, dertleri ıstırapları bitirir. Kesin konuşur, tereddüde mahal bırakmaz. Bir görevi daha vardır, sadece öleni değil geride kalanları da toprağa bağlar. Birisine nereli olduğunu sorduğumuzda aslında ‘ölülerinin nerede gömülü olduğu’nu da sormuş oluruz. İnsanların yakınlarının mezarını bilmeleri yerleşik olmayla ilgilidir, göçerler bundan mahrumdur ve bu yüzden hem hiçbir yerli ve hem her yerlidirler. Başka göçlerde rastlarlarsa ziyaret ederler, o kadar.

Son söz: Bana bütün bunları yazdıran, 19 mevsim boyunca görev yaptığım, Hakkâri’nin Taşbaşı Köyü’nde mezarlığın olmamasını bugünlerde yeniden düşünmemdi. Onlar da eski köylerine götürüyor cenazelerini. Eski köyleri, Kelétan; malum köy boşaltmaları sırasında terk etmek zorunda kaldıkları yaylaları. Ben doğduğumda artık yukarı Ulaşlı’ya cenaze taşınmıyordu, ama Taşbaşı daha o dönemleri geçememiş, zor da olsa, patikaları diri tuttukları keçi yollarındaki tehlikeyi göze alarak hâlâ eski köye taşıyorlar. Tamam, köyde zaten adım atacak yer yok ve yaşayanların bile sıkış tıkışken bir de ölüler için arazi tahsis etmek ne kadar mantıklıdır? Ama bundan daha önemli bir detay var aslında. Cenazelerin yukarı köye götürülmesi, aşağıya tam yerleşilemediğini gösteriyor. Yirmi yıldır yaşadıkları köyde canlıların selameti için toprağa saplanan on binlerce kazmadan biri de tek bir mezar için vurulduğunda aidiyet daha hızlı gelişecek. Yüzyıllık Yalnızlık’ta Jose’nin uzaklardan gelip bir ev yapmasıyla kurulan Makondo, uzun yıllar kendi yağıyla kavrulduğu hâlde, şehirde ilk ölüm gerçekleştiğinde başka yerler tarafından duyulur oluyor. Ve Taşbaşı, ilk hangi ailenin cenazesi gömülürse, daha çok onların olacaktır. Toprağa bir mezar kazmadıkça hiçbir yer sana ait olamaz.


[1] Suriyeli geçici sığınmacıların ülkemize sahiden yerleştiğini, askere gidip üstelik ‘vatan’ için ‘şehit’ olduklarında anlayacağız.

[2] Örneğin Ulaşlı anayolunda 22.07.1996’da trafik kazasında ölüp kimliği belirlenemeyen birinin mezarı da var. Bu kişinin yakınları araştırıp buluşturup tanısalardı, illaki yıllarca gidip gelirlerdi Ulaşlı’ya. Orada ilişkiler geliştirirlerdi. Bu vakanın nesilden nesile aktarılması sekteye uğrayana kadar, bayramlarda seyranlarda ziyaretlerinde köy sakinleriyle irtibatları devam ederdi. Bu ne demek, bir yerde yaşamanız kadar orada ölmeniz de sizi oralı yapar, en azından oraya bağlar. Diyelim ki ben de Hakkâri’de ölseydim ve cenazem bir şekilde memleketime getirilemeseydi, bizimkiler oraya şimdikinden bin kat fazla ilgi gösterir, gider gelirlerdi üç beş parça kemiğin hatırına. 1960’ta Hakkâri’de suya kapılıp ölen Selahattin Hocanın, o dönem 4 yaşında olan kızı Olcay Hocayı, tam 62 sene sona olay yerine çeken nedir. Üstelik babasının bir mezarı dahi olmamasına rağmen gelip suyla da olsa konuşarak içini dökmüştür.

[3] Doğaüstü olaylardan korkmak yerine doğa altı olanlardan (mezarlardan) korkuluyor. Ölünün her bir deliğinin tıkanması, kötü ruhlar girip hortlayıp da tekrar aramıza gelmemesi içinmiş.

[4] Büyükşehirden geri göçünce mezarları sicil muhafızı olarak göstermek isteyeceklerdir.

[5] Avatar 2: Suyun Yolu filminde orman halkı lideri Jack Sally’nin oğlu öldüğünde, sığındıkları su halkının atalarının mezarlığına gömülüyor ve su halkının lideri, ‘oğlun atalarımızla birlikte yatıyor, artık bizden birisiniz’ diyor. Abdullah amca, bizim görece Ulaşlılı olmamızın ilk tohumuydu. Abes bir örnek olabilir, ama hayvanların mekâna iz bırakması gibi, biz de ölülerimizi gömerek yapıyoruz bunu.

Patton filminde çatışmadan önce savaş meydanını gezerken bölgenin özel korumaya alınmasını emreden General’in dediği gibi; ‘Bizim mezarlarımız başkalarınınki gibi yok olup gitmeyecek.’ Akbabaların cesetleri ve bedevilerin eşyaları yağmalamasına karşı önlem alıyor.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1