Ukrayna- 2013

 

Kuzeye, daha kuzeye

Yaz tatilini Ulaşlı’da geçiriyorduk. Ara sıra İstanbul’a gidip geliyorduk. Ağustos gelmeden biletimi almalıydım. Eşim ve çocuğum yine bayramdan sonra geleceklerdi. Bilet bakarken Ukrayna’ya gitmek tekrar aklımıza geldi. Ne zamandır düşünüyorduk zaten, neden şimdi olmasındı? İran tecrübemiz de tazeydi hazır. Eşimin en büyük abisi 1999’dan beri oradaydı. Üniversite için dayısının oğluyla (Yakup) gitmiş, gidiş o gidiş, kalmışlardı orada. Okuldan sonra bir süre gelmişlerdi Türkiye’ye. Ama iş güç dolayısıyla geri dönmüş, bir dolu işlerde çalışmışlardı. Ukrayna’nın güneybatısında, Romanya ve Moldova’ya komşu sınırda, Çernivtsi’de yaşıyorlardı. Vize de gerekmiyordu. Uçağa biniyor ve gidiyordun. Kendi ülkemizin en köşesinden çıkıp başka bir ülkenin en köşesine gidecektik.

Van biletini aldıktan sonra orası için de araştırmalara başladık. Mücahit abiden de bilgi alıyorduk. En çok onun hoşuna gitmişti. Planları netleştirdik, ailelerimizle konuştuk ve 13-23 Ağustos 2013 tarihlerine biletleri aldık. Direkt uçuş yoktu, önce Lviv’e inip oradan karayoluyla Çernivtsi’ye varacaktık. Gidip geldikten sonra daha bir hafta kalacaktı okula. İran’a da gittiğimizi duyanlar, ‘hayırdır iki uç noktayı da görmek mi istiyorsunuz’ diye biraz önyargı biraz da hakikate yaslanarak şakayla karışık laf atıyorlardı.

Hayat akışını ve insan alışkanlığını geliştirmesi için yer değiştirmeliydi. Hazırlıklarımızı tamamladık, paramızı dolara çevirdik, günü bekledik. Uçuş yine Sabiha Gökçen’dendi. Atatürk Havalimanından hiç uçmadık, başka türlü de gitmedim oraya hayatımda. Bu sefer uluslar arası olduğundan daha erken geldik limana. Daha yedi ay önce uçak kaçırmışlığımız da vardı ya, iyice dikkat ediyorduk. Artık değil konserve kavanozu kim bilir neleri bırakırdım, yine o durumda kalacağımı bilsem. Buradaki kontroller Esendere’ye benzemiyordu. Yurtdışı uçuşlarını gelip geçerken görüyorduk bazen, ama maruz kalınca değişik hissediyor insan. Polislerin rahatsız edici bakışları ve kameraya bakarak iz bırakmamız enteresan işler. İşlemler yapıldı ve arka tarafa geçtik. Artık yurtdışında sayılıyorduk. Geri dönüş vardı elbette, ama değişmez düzeniyle galeyana, eyyamcılığa, tavsamaya, keyfekederliğe izin vermeyerek bir dolu endişeye sevk eden sürüsüyle formaliteye tabii tutulurdunuz; kara sınırı gibi değildi. Bir farkı da biletlerden dolayıydı. Karada masraf etmeden, gezmeye çıkmış gibi sadece pul ücretiyle geçiliyor, o an değil de mesai saatlerini göz önünde tutarak birkaç saat sonra geçsen kim ne karışır. Oysa burada yaşanacak terslik, bir ay önceden alınan hem gidiş, buna bağlı olarak gidemedikten sonra hem de dönüş biletlerini iptal ettirir. Hep kara üzerinde uçmaya alışmıştık, bu sefer kuzeye doğru, Karadeniz üzerinden uçuyorduk, bir yerden batıya döndü rota ve içerilere doğru seyrettik.

Limanda karşılanacağımızı bildiğimizden içimiz rahattı. Önceden gitmişliğimiz olsaydı trenle gidecektik, ama bu seferlik almaya gelmişlerdi. 300 km. yol vardı iki şehir arasında. Uçaktan indikten sonra pasaport sırasına girdik yine. Çoğu zaman aklımızın almadığı ama yine de gerçek olan ve mutlak güce varan bir çeşitliliğin içindeydik. Daha bizimkileri görememiştik. Çocuğu lavaboya götürdüğümüzden en arkaya kalmıştık. Niye gizleyelim, biz de girdik. Sıramız geldiğinde görevliyle bakıştık. O bana, ben ona… Hayırdır ablacım bir problem mi var? Ürkülecek düşman değiliz, gezmeye geldik, bas mührünü sal bizi de gidelim. Ona göre de durum bambaşkaydı. Kendimi anlatmalıydım. Kırık dökük İngilizcesiyle bir şeyler sordu. Ben de aynı kırıklıkla anlatmaya çalıştım. Biletimizi istiyordu. Elimizde yok diyemedim orada. We don’t have’le başlayan bir şeyler söyledim, ama anlatamadım. Birbirimize ve arkadaki diğer görevlilerden medet ummaya çalışan bankodakine bakmaya devam ediyorduk. Onun lisanı da yetmiyordu. Aslında ne kadar zor bir durumda olduğumuzdan haberim yokmuş, istese bizi alıkoyabilir, ülkeye almayabilirmiş. Bazıları da diyor ki, nereye almıyor iki kelâm edemedin diye, babasının ülkesi mi? Ayrıcalıklı muameleye muhtaçtık. Basit ve dosdoğru göğüsleyemediğim bu tür durumlarda kafa karışıklığı yaratan dil karşısında henüz baş vermiş pişmanlıkla etkilere açık hâle geliyordum. Aldırmazlığı ve adamsendeciliği ile elindeki imkânların sınırlarını zorlayarak tehlike ihtimalini artıyordu. Hayattaki hiyerarşi en çok buralarda vardı. Tekrarladıkça salt bir sese dönüşen kelimeler uğultuya evirilmişti. İri iri tartışmak için geri bize dönüp yine bir şeyler demesine kalmadı, yan sıradan bir arkadaş seri bağlantıyla devreye eklenerek dudaklarına oturttuğu en iyi gülücükle “They haven’t printed yet.” dedi. Hızla kısırlaşan diyalog, toplumsal mekanizmada vida vazifesi gören dil ve duygu tercümanından gelen sevimli, sevecen ve güler yüzlü esintiyle sona ermişti. Dille aniden temas fobisiyle kekeme kalmıştım; görünür etkileri sıfıra yakın, derinlerdeki anksiyeteyi tetikleyen çabalarla kelimeleri ulamak ne kadar zordu. Yaz deseydi, birkaç dakika da süre tanısaydı hâllederdim. Ama derslerde hep es geçtiğimiz speaking bambaşkaydı. Arkadaşın ‘they’ demeye başlamasıyla decoder hemen devreye girmiş, tercüme ofisi zihnimde işine başlamış, konuşurken kem küm eden sol lobumdaki linguistik kısım kelimeleri ve anlamlarını yerli yerine oturtmuştu. Nasıl bir rahatlıktı anlatamam. Yaygın bir hoşnutluk mırıldanmasıyla, he şunu diyeydin, dedim. Lise hazırlıkta haftada 24 saat gördüğüm İngilizce birden aydınlanmıştı kafamda. Yavaş konuştuklarında ve günlük kelimelerden fazla uzaklaşmadıklarında anlıyor, belki biraz yazabiliyor ve fakat derdimi anlatabilecek kadar konuşamıyordum. Meğer biletimiz elimizde, ne zaman döneceğimize dair kanıt olarak bulunmalıymış. Bunu da o arkadaş söyledi. Tekrar teşekkür ettik, İngilizcesinin sadakasını verip aradan çekilmişti. Ne saçma ne budalaca, sanki bileti göstersem kalış süremi uzatamayacak mıydım? Tamam, çıkışta fark edilirdi, ceza kesilirdi, ama bunun ispatı için bilet istemek garip gelmişti.

Kaydımızı düştüler, mühür basıldı; artık serbesttik. Varmak gerçekten şaşırtıcıydı. Beklendiğimiz yere gidebilirdik. Tam çantalara elimizi attık ki, bankonun arka tarafında Yakup abi bize el ediyordu. Polisler de ona bakıyordu, ‘ne işin var burada, nasıl girdin’ der gibi. Yanında başka bir polisin olduğunu gördüklerinden söz de edemiyorlardı. Herkes şaşırmıştı bu aymazlığa. Ukraynaca bir şeyler söyledi, kendini dengeleyecek çözümlerle tamamen tatmin oldu görevliler. İleride buluştuk, birlikte valiz bandının yanına gittik. O arada Mücahit abi de gözükmüştü ileride. Selâmlaştıktan sonra anlattılar. İçeride birinin valizini arayan polis, yine dil bariyerinden dolayı adamla anlaşamıyor, zorluk çıkarıyormuş. Yakup abi uzaktan şahit olduğu bu sıkışmayı, yine birkaç arabulucu cümleyle açmış. Polis de bankoya doğru gelmesine göz yummuş.

İyice akşam olmadan yola çıkalım dediler. Yamalı bohça asfaltlardan dolayı 4 saatten fazla sürüyormuş gidiş. Arabada yeni yolcular ve özellikle çocuk olduğundan ihtiyaç duraklamalarıyla, gelişten daha yavaş gidileceğine göre 5 saati bulabilirdi. Ukrayna’nın tabii güzelliklerini, kederli bozkırın sonsuzca uzayan doğurgan kahverengi tarlalarını seyrede ede sürüyorduk. Yamaçların canlı yeşilinden açılan menfezlerden fışkıran derelerden, sadece razı olanların duyabileceği seslere tav olduğumuz çayırlıklarda avara kasnak gezindik ayaküstü bazı yerlerde. Arada İvana Frankivsk’i aşıp Çernivtsi’ye vardık. Merkezin biraz dışında oturuyorlardı. Yol üstünde üç katlı bahçeli garajlı bir evde kiradaydılar. Giriş katta mutfak salon ve banyo vardı. Yukarı çıkarken arada büyükçe bir oda daha vardı. Evden satış yaptıkları internet sitesi içim malzemelerle doluydu, sonraki günlerde kapısını açık buldukça Abdülhamid’in sıkça uğramak isteyeceği yer. Yaklaşık 25 basamak vardı üst kata kadar. Ahşaptı ama çok dikkat ediyorduk çocuk için. Hakkâri’de yer minderleri çok yaygın kullanılıyor ve piyasası oldukça geniş. Biz de bir takım yaptırmıştık. Mücahit abi gördüğünde hoşuna gitmiş, kendi evine şark köşesi gibi ayarlamak için bizden istemişti. Ölçülerine göre kılıfları diktirip gönderdik, o da sünger alıp kullanmıştı. Gündemden uzaklaşmak ve ziyaret amaçlı tâ Ukrayna’ya gidip bunlarla karşılaşmak görev yerine yolculuğun yaklaştığını hemen hatırlatmıştı.

Ukrayna’yı geziyoruz, gözlerimiz dört açık

Ertesi günlerde hemen hep dışarılardaydık. Tanıştığımız anda bize hitap edemeyen şehrin ayrıntılarına dalmaksızın bütünleşmeye çalışıyorduk. Kimi zaman pazara, kimi zaman parka, kimi zaman da doğal ve tarihî güzellikleri, kaleleri gezmek için uzun yolculuklara çıktık. Kalelerin neredeyse olduğu gibi korunup sergilenmesi ve hepsinde o tarihlere özgü aktivitelerin varlığı gezginleri çekiyor ve tutuyordu. Osmanlı’nın 150 yıldan fazla süre hâkim olduğu bu toprakları kollayan kalelerin duvarlarında padişah resimlerini görmek Türkiye’de bir müze gezintisi havası katıyordu.İki günde bir kargoya gidiliyordu. Meşgale oluyordu hem. Şehrin mimarisi, özellikle merkez kısımda Sovyetlerden kalma, uzun süredir ellenmeyen dokusuyla, dekoratif süslemeler ve kıvrımlarla ön plana çıkan gotik benzeri binalardan, grotesk yapılardan oluşuyor denebilir. Genelde Avusturyalıların elinden çıkmış, hâliyle onları oraları andıran binalar da çokçaydı. Belediye binası ve önündeki büyük meydan birkaç saatinizi geçirebileceğiniz yeşilliğiyle tutmuştu misafirleri. Tiyatro meydanı da kendisine çıkan büyük caddelerin kavuştuğu, araç trafiğine kapalı geniş bir alandı.

Parka gidelim dendiğinde çocuk parkını düşünmüştüm. Meğer millî parklar gibi asırlık ağaçlarla, sağda solda tırmanan sincaplarla kendince yaşayan bir ekosistemmiş. Başından sonuna gezmek dinçlik isterdi. İçerilere gittikçe yeni bakışlar kazandıran derinliklere sahipti. Bir sokak ressamına Abdülhamid’in portresini çizdirdik. Munis, mülayim, kendi hâlinde ve çehresine küçük bakışlarla bile güven veriyordu. Ucundan kıyısından dünyaya değmeden yaşamaya çalışarak, insanlara fazla temas etmemek için tebessümü yüzüne maske gibi örtüyordu belki de. Olmaktan ıstırap duyan kederli gülümsemesiyle hatırı sayılır ölçüde güçlü karakterinin, evrensel gerilim atmosferinde düşündükçe ürken gizil hoşnutsuzluğu istisnai nitelikteydi. Yaptığı her şeyin içine biraz sanat oturtmak zorunda olan belirsiz insan yığınlarının yayılmış tembelliğinin bıraktığı boşluğu dolduruyordu. Bir türlü oturmadı kerata. ‘Gözlerini yapayım sonra oynayabilir’ dedi ressam. İnsanı sevmeye gözlerinden başlamalıydı, doğruydu. Sonra ara ara getirip baktırdık da tamamladı. 80 grivna tutmuştu. 20 liraya denk geliyordu. Ukrayna’da asgarî ücret 100 dolar, yani 800 grivnaydı. On resim çizdiğinde asgarî ücret kazanabilirdi. Günde en az beş resim yapsa, ohooo, şu kadar para ederdi. Etrafımız tacir dolu olduğundan hemen hesaplar havada uçuşuyordu. Geldiğimizde bir kısım parayı grivnaya çevirtmiştik, ama elimizi cebimize attırmıyorlardı. Parkta bir de Midilli’ye binmişti Abdülhamid, keyfine diyecek yoktu. (F171-F176)

Ukrayna’da İkinci Dünya Savaşı’nın etkisi genel olarak hâlâ devam ediyordu. Sovyetler’in Batıya karşı savunma hatlarından olduğundan en çok darbeyi de buralar görmüş. Çernivtsi’nin tam sınırda olduğunu düşünürsek içerilere göre daha çok etkilendiği belliydi. Birçok yerde buna dair anıtlar vardı. Bir de Şevçenko’nun heykelini görmüştük. Şu meşhur topçu olan değil, şair olan, modern Ukrayna edebiyatının kurucu unsuru sayılan Taras Hrıhoroviç Şevçenko (1814-1861). Birçok şehirde ve başka ülkelerde de (ABD ve Kanada dâhil) heykelleri varmış. Paris’te adı bir meydana verilmiş.

Şehir içi yollar iri Arnavut kaldırımıyla döşenmişti. Küçük kare değil de, takriben 20x10 ebadında dikdörtgen taşlardı. Araçla giderken takır tukur ediyordu, sürekli uğultu içinde yanındakiyle konuşamıyordun. Öte yandan doğal hız önleyici ve estetiklerdi. Geceleri yalnız ay ışığının yol yol aydınlattığı loş sokaklar sinematografik açıdan seyretmeye doyumsuzdu.

Troleybüsler vardı şehrin belli bölgelerinde. Kadınların koca araçları büyük hareketlerle idare ettiklerini görünce takdir ettim. Ahmet Murat’ın Kayıt Dışı Anılar’ından hareketle şunları yazmıştım Rusya-Beşiktaş kıyasıyla.“Rusya’da tramvay biletçileri ve vatmanlar kadınken, Beşiktaş’ta çalışan kadın sayısı iki elin parmaklarını geçmezmiş. Bunun sebebi sosyal hayatın ve yönetim şeklinin farklı olmasıdır. Evde yapacak bir sürü işi olan kadın dışarıda nasıl çalışsın. Dinî duyarlık veya teknolojik mahrumiyet diğer sebepler olarak sayılabilir.” Şu anda da o dönemin (1940’lar) Rusya’sındaydık sanki. Çevreyollarında asfalt yamadıklarını, kamyondan kürekle attıkları malzemeyi yine yerdeki kadınların büyük ustalıkla yerine serdiğini gördüğümde bu sefer Rus romanlarındaki işçi ve çiftçi kolhoz kadınları gelmişti aklıma. Ukrayna’nın sınır şehri olduğundan mıdır nedir, Çernivtsi yolları öyle perişandı ki, göz açtırmıyordu. Patates tarlasından beterdi. Gelişmemişliğimiz her yerdeydi. Hakkâri-Van arasını bir kere yolda 8-10 cm. buzlu kar varken gitmiştim. Kürüme araçlarından sonra yol hep göz göz, çukur çukur olmuş, epey düşük hızda seke seke gidebilmiştik. Burası da öyleydi ve yamayla iyileşeceğe benzemiyordu. Öte yandan bunlar da Arnavut taşları gibi doğal hız kesiciydiler.

Yolun etrafında bir manzara vardı ki görülmeye değer. İlerileri her zaman göremiyordunuz, çünkü yolun iki tarafı da koridor oluşturacak şekilde büyük ağaçlarla kaplanmıştı. Tabiattaki diğer paydaşlarını hırpalayarak esmeye ahdetmiş rüzgâr, fırtınaya ve kar taneleri de mermiye dönüştüğünde araçların ve yolun etkilenmesini azaltmak için düşünülmüş bunlar. Aralıklardan baktığınızda çok ilerideki alçak tepelere kadar silme düzlükler, ekili araziler, yayılmış semiz hayvanlar görebiliyordunuz. Sıkıcı gelebilir, ama Hakkâri dağları görselerdi ne kadar heves ederdi ufkumu kapatmaya. Kimilerine göre Hakkâri, duvarları biraz geniş tutulmuş bir zindandır; Ukrayna’nın bu bölgesiyse özgürlüğün dibine vuruyordu. ‘Hakkâri ayak izi’m, hayatımda fazlasıyla yer kaplıyordu, burada da peşimi bırakmıyordu. (F177-F178)

Yoldan sapıp ağaçların, ormanın içinden geçip açıklığa çıktığımızda Prut Nehrinin kıyısına geldiğimizi anladık. Kenarları geniş, arabayla yanaşılacak düzlükteydi. Ukrayna’nın orman konusunda hayli iddialı olduğunu göz önüne alırsak yol boylarınca gördüğümüz tomruk ve kereste yığınları burada da karşımıza çıkmıştı. Suyun kaldırma ve taşıma kuvvetinden faydalanıp yukarılardan salıyor, takıldığı noktalarda müdahale edip km.lerce aşağılara naklediyorlardı. Öyle çoktu ki, orada burada bir sürü yığın görülebiliyordu, zamanla gelip yönlendiriyorlarmış. (Hakkâri’de öyle endüstriyel çapta ağaç yok da, hadi olsaydı ve Zap’ta bu yolla taşımaya çalışsalardı, menzile varan bir şeyler olurdu, evet, ama parça pinçik.) Kollar zaten kısaydı, paçaları da sıvayıp daldık suya, misafir kabul eden bir tomruğun üzerinde ayaklarımızı serinletip dinlendik. Abdülhamid’i ise komple soyup yüzdürdük. (F179-F186)

Şoförler arasında yazısız bir kural vardı. Geçtikleri yerde polis kontrolü varsa, karşıdan gelenlere selektörle bildiriyorlardı. Birkaç kere bize de denk geldi ve işin ciddiyetini o zaman anladım. Gerçekten de ileride polis vardı. Kimse bunu gereksiz şakalarla laçkalaştırmıyordu. Şehir merkezinde de bir deneme yaptık. Hep anlatılır ya, ‘yola atlıyorsun zınk diye duruyorlar.’ Yaptık ve koskoca otobüs durarak yol verdi. Yaya geçidi de değildi üstelik. Şimdi burada saflık yapmayacağım elbette. Türkiye’de de böyle şoförler olduğu gibi, Ukrayna’da da serserinin birine denk gelmediğimiz de varsayılabilir. Hayat ile ölüm arasındaki o ince çizgi burada çok kalındı. Ama koca araba yokuştan gelişiyle zaten her an durabilmeye hazır ve tetikteydi. Bir de bu tür istismarlarda, şikâyet ve ceza ikilisi çok iyi işlediğinden kimse çiğnemeye cesaret edemiyordu. Hâlâ alışamadığım pek çok şey gibi kişisel ilkesizliklerle kendine saygısızlık yapmıyordu çoğusu. Kanaatlerimizin tepetaklak olmayışını, bize hep öyle gelen çocuksu, alelade hayretle izliyorduk.

Bir akşam hiçbir şehre, ülkeye ait olmayan küresel markalardan sıyrılıp İtalyan mutfağı deneyelim dedik. Akşamın alacasında sönük sokak lambaları altındaki, günlük yükünün ağırlığını henüz atmış kaldırımdan birkaç basamak inip pizzacıya gittik. Dört kişiydik. Sırasıyla dört çeşit sipariş ettik. İmece usulü birer dilim yedikçe yenisi sıcak sıcak geliyordu. Karadeniz kıyısındaydı ya ülke, hamsiliydi bir tanesi.

Diğer gün de kale gezmesinden dönerken yol üstünde bir aile lokantasında Ukrayna mantısı yedik. Avuç içi kadar büyük, çekinmeyip sarımsaklı yerseniz daha güzel tadı olan harika bir çeşitti. Kendinizi tutmazsanız löp löp gider, birkaç tabak yedirirdi. Lokantadan çıktığımızda yol kenarında dört genç gördük. Üstleri çıplak, ellerinde koca koca şişeler, içerek şakalaşarak yanmış vücutları ve kızarmış suratlarıyla sallanarak yürümeye çalışıyorlardı.

İlerideki kasabadan geçerken cenazeye denk geldik. Bütün halk toplanmış, hayli ağır sayılabilecek hızda tabutun peşinden ilerliyorlardı. Mevta, yaşadığı yerleri son kez görsün diye yüzü açık dolaştırıyorlarmış. Cenaze alayının yanından geçmek, kornayla yol istemek büyük kabalık sayılıyormuş. Bütün köyler evrenseldi sanki, ileride yine bir cenazeye denk geldiğimizde beklemek yerine, yolu biraz uzatmak pahasına yan caddeye sapmıştık.

Ukrayna’da bir kısım insanlar ve kamu görevlileri Rusça konuştuğunuzda imalı imalı bakıp susuyorlar. Ukraynaca anlayan ve fakat çok da iyi konuşamayan bizimkilerin Rusça cevaplarına memnuniyetsizlikle cevap veriyorlar zorda kalırlarsa. Ülkenin başkentinde, üniversitede, dışarıdan gelen öğrencilere Rusça eğitim verenler, bir yandan da illa Ukraynaca konuşulsun diye baskı uyguluyor.İkinci dünya savaşı yüzünden birikmiş bir Rus nefretivar. Kırım olayları da bunu iyice körükledi. (F187-F188)

Vade doldu, günü geldi, atladım uçağa, vardım kürkçü dükkânına.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1