Hakkâri'ye gidiş hâlleri-2
Artan irtifa, azalan imtina
Akşam valizin ayarlarını tamamladık, kilitleyip mühürledik. Son kez çarşıda turladım, birkaç arkadaşla görüştüm. Eve geldim yattım. Aman ne yatmak, sabahlar olmadı. Az ama öz bir uykuylagüneşi karşıladım. Anayol kenarında olduğumuzdan sürekli ses olurdu. Gelenleri ayrıca duymamışız. Balkondan aşağı baktığımda gördüğüm kalabalık, gidişimden çok, nereye gittiğimi tekrar hatırlattı. Börek salonu olan bir abimiz tepsi tepsi poğaça getirmiş. Her şeyi başka şeylere evirip çevirmekte pek mahir bir arkadaş,yarım otobüsündeki 12’lik elektriği 240’a çıkarıp semaverde çay yapmış. Açıkçası beklemiyordum, zorla hatırlatıyorlardı, ama ne iyi gelmişti sabah sabah. Milletle birlikte biz de midemizi kandırdık. İçlerini bilemem ama yüzlerdeki gülümsemelerle curcunaydı ortalık. İnsan böyle zamanlarda anlıyor, parçalar birleştiğinde fotoğrafın tamamlandığını. Orada kalanlarla vedalaşıp beş araba yola çıktık. Kahramanın sonsuz yolculuğu başlıyordu. Bu kadarı bile fazlaydı, ne gerek vardı. İki tanesi İzmit’e kadar eşlik etti. Babamlar dedemler ve bir minibüsle arkadaşlar havalimanına kadar geldiler. Uçak 12.05’teydi. En geç 10.00’da kapıdan giriş yapmalıydık. Arkadaş inadına kıyılardan, Sekapark’ın içinden götürdü küçük konvoyumuzu. Körfezi doya doya göreyim diye. Normalde ‘neye gerek’ olan bu tür şeyler, büyüklerce de hoş karşılanır böyle zamanlarda.
Dört duvarı oda gibi açık şehir İstanbul’a doğru niyeyse hızlıca devam ettik. Uçak hızına alıştırıyordu. Tepelerin Altınova-Çayırova istikametindekarşılıklı eteklerini serdiklerini, aradaki su sayesinde muhabbetin dibine vurduklarını gördük.Bizim köyün koyunu yosun ve denizanalarıyla doldursa da, Körfezin genelinin temizliğine ve batıya giden deniz araçlarının yakıt tasarrufuna çok katkısı olan, köpüre köpürte esen müdavim rüzgârın(lodos) da yardımıyla uçmağa varıyorduk. Tüm bu coğrafîetkilerle uçağa teslim olup hiç çıkmadığımı itiraf etsem, yaşadığım onca şeye iftira sayılmayacak irtifalara varacaktım.
Sabiha Gökçen’e vardığımızda annem babaannem falan iyice hüzünlendiler. Stüdyoda duygusal anlar yaşandı. Oldum olası sevmemişimdir uğurlama sahnelerini. Konuşulacak konu, dudaklardan dökülecek sözcük zor bulunur. Akreple yelkovan bu anlarda birbirine küs olur. Boğazlar kurur, sesler çatallı, hatlar gergin, yüzler ağlamaklıdır. Babaannem sadece içme suyu değil, kıpırtısız sakin sular gibi keder haritası zayıf yüzünden de hatıra gözyaşı ekliyordu montumun yakalarına. Cümle kurmak ya da duygu ifade etmekten yana en ufak sorunumuz yoktu; nasılsa tek kelime bile edemeyecektik. Sözler boğazlarımızda düğümlendi, yaş olup yanaklardan süzüldü. Doğruymuş; ayrılığı ölümle tartmışlar; elli dirhem ağır gelmiş. Ayrılığın yası, ölümün yasından uzunmuş. Sahi, kime zordu ayrılık. Artık her şey daha bir alam yüklüydü.
İşlemleri yapmak için sıraya girdik. Valizi tarttırdık, 25 kilo geldi. Yurtiçi uçuşlarda istihkak 15 kiloymuş. Yeni bilgi, her adımda bambaşka şeylerle karşılaşıyorduk, şaşırmayı bir kenara bırakmalıydım. 10 kilo için ayrıca ücret ödeyecekmişiz. Ne kadar? Kilo başı 4 lira. Önceden haber verseymişiz 2 liraymış. Neyse, büyük abim gitti ödedi. Küçük abim işleri dolayısıyla gelememişti. Onun cebime koyduğu paranın yarısını daha limandayken, henüz ilk işlemde yemiş olduk. 70 liralık bilete 40 liralık ek ücret toka etmek kimsenin hoşuna gitmez. Yanımızda da 8 kilo hakkımız varmış. Ama biz valizi öyle serbest hazırlamıştık ki, içinden bütün olarak bir şey almak pek mümkün değildi. ‘İlk defa seyahate çıkmışlara mahsus acemilik, sersemlik’ ve acelecilikle yaptığımız hatayı düzeltememekle birlikte her şeyi olduğu gibi bıraktık tabii.[1]İşin komik tarafı, o fazlalığın 2,5 kilosunuoluşturan köy suyu için 10 lira taşıma ücreti verdik.Sadece uçakta değil, havalimanındaki valiz taşıyıcıları için de sınırlama varmış: 25 kilo. Bizimki en azından ondan kurtardı. Beş sene sonunda o valizin ne hâle geldiğini görseydiniz, çalışanların mecburiyetten hiç de nazik davranmadıklarını anlayabilirdiniz.
Son kapıya gelene kadar herkesle vedalaşarak yavaşça yürüdük. Ayrılık treni tehir etmemişti. Son adımları atarken arkadaşlardan biri elime kabarık bir zarf tutuşturdu. Burada detaya girmeyeceğim. Bunun ne demek olduğunu yaşayan bilir. Deriyle temas etmeyi beklerken kâğıdı hissettiğinizde anlarsınız. Göz göze gelirsiniz. Başınızı hafifçe yana eğip, ‘Olmadı ama,’ dercesine yalandan dudak bükersiniz. Eller geri çekildiğinde,böylesi anların hüzünlü tutukluğunda olmasına karşın umulmadık bir çeviklikle kâğıdı kaşla göz arası katlayıp, daha çok sıkıp kimse görmemiş gibi yan cebinize atarsınız.Sote bir yere -burası daha çok lavabo olur- geçtiğinizde yoklarsınız. ‘Ulan pinti herifler, bu muydu len arkadaşlığımızın kıymeti?’ diye yine yalandan bir laf çakarsınız içinizden. Dışarıdan söyleseniz ne yazar, kimse duyamaz artık; daha çok uzun süreler de duymayacaklardır. Tali ve stabilize yoldan otobana girerkenki tedirginlik ve ihtiyatçılık vardır üzerinizde. Öyle ani gelmiştir ki giriş gişeleri, kemerleri bağlamaya bile fırsat bulamamışsınızdır.Başka hisler de gelir yer eder içerinizde. Kulaklıktan güzel bir şarkı dinleyip etrafı seyrederken niçin hareket etmiyor diye işkillendiğiniz otobüsten öndeki arabaya tahliye edilirken son anda kalkıp yetişirsiniz ya kafileye. Güzel yerinizden olduğunuz yetmemiş gibi, gittiğinizde çanağınızı koyacak ufacık bir yer bulamayınca sövmeye başlarsınız. Bu saçma sapan işin şoförün keyfi kararı olduğunu sonradan anladığınızda küfürlerin dozajı da yükselir. İşte öyle…
Sağ kanat üstünde cam kenarına denk gelmişim. O daracık koridorda, sıkış tıkış koltukları görünce hayal kırıklığı yaşamadım desem yalan olur. Şehirlerarası otobüsten farklı olmalı değil miydi?Boeing 787, üretime geçeli iki sene olan modeldi. Şimdiye kadar yapılmış yolcu uçaklarının en verimlisiolduğu söyleniyordu. Çift motorluydu. Sağlı sollu üçer koltuktan 30 sıra; 180 yolcu kapasiteliydi. 20 saatlikkara yolculuğunun sonundaki 0’ı atıyor olmasa çekilir çile olmazdı şüphesiz.Çünkü evden çıkıp havalimanına gitmem, Van’da inip Hakkâri’ye ulaşmam toplam 10 saati bulmayacaktı.
İlerleyen yıllarda uçak yolculuğu beni o kadar zorlamıştı ki, dayanılır gibi değildi. Başım çatlıyordu gökyüzünde.Uçak, taksisini tamamlayıp kalkış için motorları kökleyip hızlandığında gerilmeler başlıyordu. Tekerlerin yerden kesilmesi, hemen peşinden, düşecekmiş gibi aşağı doğru bombeli yalpalaması, tırmanışa geçerken süren aşırı zorlanmalar sanki bana yük oluyormuş gibi baskılıyordu vücudumu. Kafam büyüyor, her şey dönmeye başlıyordu. Ne yapsam kâr etmiyordu. Engebeli yolda amortisörsüz arabayla tangır tungurgidiyormuş gibi bütün sarsılmaları tüm benliğimle emiyordum sanki. Dikine otuz altı bin adım attıktan sonra ancak rahatlayıp gevşiyordu devasa makine, hüccetli canavar. Bir durulma geliyordu kabul, ama o zamana kadar çektirdiklerinin etkisi gizli kıymık gibi saplanıp kalıyor, tüm yol boyunca ve hatta sabaha kadar çıkmıyordu. Uçuş irtifasında atmosferin incelmesi ve hava tabakasının direncinin azalmasını fırsat bilen radyoaktif ışımalar kafama kafama vuruyordu. Kabinin, Sahra Çölüyle yarışırcasına % 10’lara düşüp dibe vuran nem seviyesinde iyice kuruyan havasıyla burun buruna kaldığımdan, sinüslerimin suyu umarsızca donduruluyor, tat ve koku alma yeteneğimi geçtim hayatta kalmam bile aşırı zorlaşıyordu. Ne etrafa bakınabiliyor, ne yanımdakilerin istek ve muhabbetlerine karşılık verebiliyor ne de bir şeyler okuyup kendimi meşgul edebiliyordum. Ton balıkları yaşayabilmek için solungaçlarını sürekli hareket ettirmek zorundalarmış. Uykuda bile hareket eder, durdukları an ölebilirlermiş. Daracık koltukta hareket imkânından yoksun olduğum için tüm stresi bünyemde karşılamak zorunda kalıyordum. Rahatlamak için ilaçalmıyordum niyeyse, entel dantel sosyete işleriydi onlar, başımı yaslayıp gözlerimi kapatıp çabucak vaktin dolmasını bekliyordum çileli bir sabırla. Uzun aralıklarla kullandığımız için her seferinde bu kez bir şey olmaz deyip ihmal ediyor, sonra olanlar oluyordu. Korkudan değildi sanırım bunlar. Koskoca uçağın ufacık titremesi bile bize fazla geliyor, küçük bedenimizi sert etkiliyordu. Böyle durumlarda, davetsizce türbülansa girildiğinde hemen hosteslere bakıyor, onların güven telkin eden sakin tavırlarından huzur temin ediyor, emniyette olduğumuzu yerleştirmeye çalışıyordum o an yerinde olmayan kafama. Bilgilendirme ekranlarını hiç kapatmasalardı ya, biraz da olsa oyalanabiliyordum. Dönen reklâmları ezberledikten sonra, rotayı gösteren üç boyutlu bu duygusuz ve cansız haritalar,burnumuza gelen canımızı diri tutmaya bir nebze yardımcı oluyordu. Üzerinden geçtiğimiz şehirler ve coğrafya hakkında düşünerek, hayal ederek, hikâyeler uydurup zihnimi meşgul ederek azaltıyordum ıstırabı.
Bir bakmışsın, ordaymışsın
“Bir yanımda İstanbul’un zorlu yolları
Bir yanımda memleketin
karlı dağları”
(Ayna, Ahu
Gözlüm)
Van’a vardığımda, herhangi bir Aralık gününden beklenmeyecek şekilde güneşli ve ılıktı hava. Karlı dağların üzerinden geçmiştik. Daha dokuz ay önceki helikopter kazasını hayal etmiş ve bir kez daha ürkmüştüm. Ekranda gördüğüm manzarayla aynıydı aşağıda gözükenler. Oraya bırakın ambulansı, helikopterin gelmesi bile saatler alırdı. Uçakta kulak misafirliği biraz alıştırma olmuştu, insanların içine karıştıkça daha çok ayırtına varıyordum. Halkın neredeyse % 100’ünün Kürtçe konuştuğu bir şehirdeydim artık. Birkaç kelime dışında bir şey bilmemem hepten yabancı kılıyordu beni burada. Otobüs terminaline benzeyen alandan anayola kadar 1 kilometrelik yolu omzumda laptop çantasıyla ve 25’lik valizi sürükleyerek yürüdüm. Yolu yarılamadan montu çıkarmam gerekmişti. Kenarda bekleyenlere sorarak merkeze giden minibüse bindim. Yeni bir yere gelmiştim, algılarım tamamen açıktı. Aşinalık kazanana kadar her şey acayip gelecekti gözüme kulağıma. Muavinin durak isimlerini sayarken ‘amniyet’ demesi, Kürtçeyle doğrudan bir alakası yoksa da, ilk değişik izlenimlerden olması dolayısıyla oraya ait, orayı tanımlayan figürlerden biri olarak yerleşmişti zihnime. Hakkâri yazıhanelerine en yakın yerde inip tabelaları takip ederek bir tanesini buldum. İlk minibüse bilet aldım.
Bu yazıhanelerden bazıları neredeyse 80’lerden kalmaydı. Kalite gittikçe düşecek gibiydi. Kaba gelebilir belki ama ‘mezbelelik’ denir böyle yerler için. Ne bir tarafa oturabilirsiniz, ne bir şeye el tutulur, ne bir yere çanta konur. Düzen yoktur. Oraya bir yere bırakılır her şey. Kayıt tutulmaz, emanet fişi verilmez. Genelde numarası olmayan biletler elle yazılır, araba saatinin belirtilmesi yeterlidir. Öncelikli müşterilerden arta kalan yerlerden bir tanesine oturursunuz işte. Tek katlı, bitişik nizam salaş dükkânlara yerleşmiştir bazıları. Basit ve özensiz döşeli bu yerde, boyayı geçtim sıvaları bile dökük duvardaki kırık camdan teklifsizce esen rüzgârda üşür insanlar. Olgunluklarını koruyarak medet umdukları ölgün ısıtıcının kendine bile faydası yoktur. Anne babasının yanında bıkkınlıkla bekleyen çocukların tırnaklarıyla oyup oyup durdukları bankonun suntalarının her tarafından cumbaları dökülür. Arkasında internet kafelerde bütün mevcudiyetleriyle oyuna dalan çocukların kandığı, inleyen nağmelerle ‘beni bi salın artık’ diye feryat eden basit bir sandalye döner durur. Kaplamaları atmış, ipince süngerleri yolunmuş, boyaları dökülmüş, sandalye kadar şanslı olmayan paslı metal oturaklar sağa sola serpiştirilmiştir. Köşede bir yerde yayları ‘sandalyeye katılıyorum’ dercesine bir kanepe gacır gucur sızlanır, üzerindeki ağırlığın miktarı ve hareketlerine göre. Bankonun arka çaprazında, onunla takım olmanın dışında kullanım konusunda da aynı kaderi paylaşmakla imtihan edildiğinden ayakta zor duran bir sehpa direnir sadrınca. Üzerinde kim bilir kaç saatlik çaydan ve tortulu sudan onun bile midesinin bulandığı silindir şeklinde küçük boy elektrikli çay ocağı, soğudukça çalışıp içindekini hâlden hâle sokarak ortamı nemlendirir birkaç dakikalığına. Düzenlilik gelip bari çay molası verir diye kendini hatırlatır. Yanında haftalardır temizlenmediği için dibinde bir parmak toz biriken kırık mika şeker kabı da kapar bu nemden payını. Çatı da kendinden geçtiği için rutubet kaplanmış tavanda sarkık, elektriği çekmeye mecali olmadığından kendi hâlinde takılan ölü, miskin, Edison’u mumla arayan, sarılıktan acilen küveze alınması icap eden 60’lık bir akkor ampul, üstünü saran topak topak sinek pisliklerinden fırsat bulursa simsiyah beneklerin arasından tenvirat vazifesini ifayla meşguldür. He bir de arka tarafa açılan, şu festival filmlerinde görmeye alıştığımız, asla kapanmayan, camlı ve canlı bir Demirkubuz kapısından ulaşılan tuvalet vardır neyse ki. Ama kapıyı kapatabilmek için içeride ayrıca ileri geri sağa sola manevralar yapmak zorundasınız. Henüz çamaşır suyunun varlığından haberi yokmuş gibi davrananfayanslar, hastalıklı sarıya kesmiştir. Tazyikli muslukta ne bir maşrapa ne küçük bir hortum var. Boynunu çeşmenin altına zorla getirerek doldurmaya çalıştığınız plastik ibrik yardımcıdır, daha ne olsun. Ne yapsanız üzerinize sıçrayacağından şüpheniz olmasın. Sıra el yıkamaya geldiğinde şansınız yine sizinle değildir. En küçüğünden bir lavabo ve kırık fayanslardan mahzun boynunu uzatmış, döndüre döndüre içerisindeki geçişleri denk getirebildiğinizde ıslaya tıslaya ancak akmaya çalışan çeşmede şöyle bir dolaştırırsınız elinizi yüzünüzü. Bütün bunların yanında bilet ücreti diğerleriyle aynıdır, arabaları da döküntü olmakla birlikte.
Havacılık gibi dünyanın en modern, güvenlikte ve titizlikte tavizsiz sektörünün son model araçlarından inip birdenbire bu manzarayla karşılaşmak çarpmıştı beni. Belki bu kadar uzun yolu karadan ve kesinlikle otobüs veya trenle gelmek daha isabetli olurdu. Bir etabı değil, koskoca bir ülkeyi bypass ettiriyordu uçak yolculuğu. Bilirsiniz, futbolda paslaşırken istasyon atlayınca muhtemelen top kaptırılır. Ben de ara istasyonları atlamış, topu söndürmemeye çalışarak riskli paslar alıp veriyordum. ‘İnsan insana bu kadar dikkatli bakmamalı’ denir ya, hatam buydu belki de.
Döndüm güneye, uydum araziye, çıktım tepeye, vardım bilinmeyene
1720 rakımlı da olsa düzayak bir şehir Van, Konya’daki gibi burada da her yerde bisikletlileri görebilirsiniz. Vitessizler üstelik, zorlanmadan gezilebiliyor demek ki. Serbest kullananların yanında, tüpçü bisikleti namlı, önde iki teker üzerinde kasası, arkada bir tekerde koltuğu olanlar da nakliye amaçlı kullanılıyordu.Araca yerleştik, yola koyulduk. Merkezi çıktıktan sonra tepelerden aşağılara doğru inişlerle devam etti yol. 2225’lik Kurubaş Geçidini, iyice üşüyerek tükettik. Gürpınar-Başkale ayrımından sola saptık. Açık bir görüşü mümkün kılan uzak tepeler, dere kenarlarında ve yerleşim yerlerindeki ağaç kümelerinden başka, insanı darlamayan kıraç ve çıplak arazide bir hayli gittik.Niyeyse böyle yolculuklarda yerleşim bölgeleri arası mesafeler ve yükseltiler,merakla etrafı inceleyen insanın ilgisini fazlasıyla çekiyor. Yolda izlenecek şeylerin azlığından,her tabela cezbedici bilgileriyle gözünüze çarpıyor. Sürekli aynı ilerleyen arazide 10 kilometrede bir kendini hatırlatan mesafeyine zaman bitecek diye hep kolluyorsunuz. Hava da kararmaya başlıyordu. Kocaeli-Hakkâri arasında günün işleyişi, mevsimden mevsime fark etse de bir saat kadar oynar. Yolu azamî bir dikkatle gözlüyorum. En arkada sol cam kenarından izleye izleye iyice alışmaya çalışıyorum. Uçakta kanat üstü burada da teker üstü;tamam, tüm hoplamalar bende.
Bir ara araba en derin uykulardaki yolcuların bile fark edebileceği şekilde sürekli buklelerle dolanarak tepelere tırmanmaya başladı. Bir sağa bir sola savruluyorduk. Bir iki, beş on derken, perçinlenerek birbirlerine ulana ulana bitmek bilmeyen viraj yapmışlar. Yahu nereye tırmanıyoruz böyle, sıcaklığı geçtim iklim değişti resmen. Uçaktan inince güler yüzle karşılama yapan hava,mevsim ve bölge normallerine dönüyordu. Halk arasındaki meşhur namıyla 32 virajlardaymışız meğerse. Onlarca yıllık bigudileriyle sanki yola perma yapmışlar. Kurubaş’tan sallanırken indiğimiz 25 virajı, sanki çıkarken telafi eder gibi dönüyor ha dönüyoruz. Zaten her adımı virajlardan oluşan yolun bu kısmı oyun gibiydi. Daha sonra gidiş gelişlerimde bizzat saydım, şimdi haritadan da baktım, iki tane fazladan saymışlar. Ama insanı nasıl sıkıyor bilemezsiniz. Benhepi topu beş tane olanGonca virajlarında (onları da şimdi saydım haritadan) bile sağa sola yatmaktan dengemi koruyamazken, bu da neydi böyle. Özellikle Van tarafına inişlerde çağımıza pek uygun hızlarda seyretmeyi marifet sanan sabırsız minibüs şoförlerine denk geldiyseniz, ayvayı yediğinizin resmidir. Tırın kamyonun arkasına takıldılarsa da ayrı dert olur. Sürekli boşluk kovalamaktan gaz fren gaz fren derken yayık gibi yağ toplayıp allak bullak olursunuz.
Gittikçe aşağılarda kalan geniş düzlükleri artık geride bırakıyorduk. Her virajda ova daha uzaklaşıyor, diğer uçtaki dağlar sırayla kademe kademe kayboluyordu. Nihayet zirveye ulaştık. Etraf karardığı için pek farkında değildim neler olduğunun. 2730’lukGüzeldere Geçidindeymişiz. Tepeden sonra sağ tarafı korkuluksuz uçurum olan nispeten düz bir inişe geçtik ve yaklaşık beş dakika sonra soldaki mola yerinde durduk. Ova Dinlenme Tesisi; yemek ve ihtiyaç molası… İsmiyle hiç de müsemma olmayan bu coğrafyada, adıyla da olsa içimize işleyen bir ferahlık hissi uyandırıyor insanda.Yukarıda abartıda aşırıya kaçtığımın tabii ki farkında olduğum yazıhanelere nispetle nezihtir hizmeti. Bundan sonrası tufanmış, son hazırlık yeriymiş. Van istikametindeyse artık dağ labirentlerinden iyice çıktığımızı, düzlüğe ramak kaldığını, son bir meşakkatin ardından arazi gibi gönlümüzün de genişleyeceğini müjdeliyordu. Tesiste, sanırım daha süzgeçten haberi olmayan ocakçının elinden,üzerinde çeriyle çöpüyle ilk kaçak çayımı içerken, yinecanlı gözlerimle ilk defa böylesini gördüğüm askerî konvoy, uzun zamandır durulmasına müsaade edilmeyen zihnimi şaşırtma sırasını almıştı. Sekiz tekerlekli devasa araçlar, sıfırdan rastladığım her şey gibi dikkatimi çekmişti. Adı nedir bilmiyorum, ama tank gibiydi. Omuz başlarındaki, öyle atletle kazakla tıkanması mümkün olmayan egzozlarından çıkan dumanın kesafeti, ne kadar kuvvetli olduğunu gösteriyordu; bir atışla nice başları omuzlardan indirebilirdi. Hazır oturuyorken, yolda mideme rahat vermeyen telefonu aldım elime. Kesintiler sebebiyle ara sıra görüşebilmiştik ailemle. Sigortacının akrabasıyla (Ömer Çatal) da görüşmüştük. Hem yola çıkmadan hem de yaklaştıkça aramıştım bir kere. Konuşması, ilgisi ümitsizlikten kurtarıyordu.
Tesisten sonra yine biraz daha açık arazide seyrettik. Tabelalar Başkale’yi gösterdi. Kilit taşı döşeli merkezden uğultulu ve en az on kere kasislerde hoplayarak geçtik. Uzun yol şoförleri meskûnmahale girdiklerinde de transit yoldaki gibi kullanmak isterler arabayı. ‘Ohoo, her yerde tın tın gitsek nasıl biter onca yol.’Yol üstü yerleşim birimlerinin birçok avantajının yanında kötü tarafıdır bu. Ortalıkta ne sağlam tavuk kalır, ne de çocukları dışarı salmaya korkan anaların yüreğinde sabır.
Hava iyice kararmıştı. Güzeldere, yüksek set olmuş, ne o tarafa ne bu tarafa bir şey salıyordu, bilmeyen kişi böylesini pek beklemez, ama aşırı değişiyordu hava ve tabii ki arazi. Yüksek tepeler yavaştan kendini göstermeye başlamıştı. Meraklı bakışlarla etrafı gözetleyip kavuşmamız fazla sürmeyecek yükseltilere uzaktan işmar ederken minibüs sağdan içeri saptı. Biraz hâllice gittikten sonra hoplaya zıplaya bir başka yola daha girdi. Çukurlardan gelen zıplama payım yüzde doksandı. Amortisörler grevdeydi sanırım. Seke seke gittik, ışıksız, metruk sayılabilecek birkaç yapının ortasında durduk; toprak damlı, tek katlı köy evleri. Karanlıkta sadece siluetleri gözüküyordu. Topografyayı baskılayabilecek mimarî gerilerde kalmıştı artık, her küçük şehirde olduğu gibi; araziye uymuştu her şey.Bir iki kornadan sonra içeriden, ellerinekapkara eldivenlerini geçirerek, far ışığında kamaşan gözleriyle iki kişi çıktı. Birinin elinde uzun ağızlı metal bir huni, diğerininkinde çok kullanılmaktan iyice kararmış su bidonu vardı.Yakıt deposunu açtıklarında ancak anladım işin aslını. Neye ve nereye uğradığımıza şaşırmıştık. Petrol istasyonundaydık. Ne güzel… Sigara uyarısı da yok, yakış serbest. Biz de indik arabadan, birkaç adım etrafı dolaştık. Huninin ağzına, çaycının demliğe takmayı unuttuğu bir süzgeç de yerleştirdiler, şahane, her türlü önlem düşünülmüş. Kaçak mazot dinlendirilmiş de olsa muhtemel parçacıkların filtreleri tıkamaması, motora zarar vermemesi için ellerinden geleni yapıyorlar. Yol kenarlarında da istasyona giden tabelalar yerine bidonlarla yönlendirmeler görürsünüz. (F3)
Yaklaşıyor yaklaşmakta olan
‘Dağ sıradağdır
Hangi haşin beldeden yol veresi’
(İsmet Özel, Kısa Pantolon Paslı Çakı Dizde Kabuk Bağlamış Yara)
Ben o kadar yol gelmişim, güneş biraz daha sabredip, yolcusunu varacağı yere teslim edip öyle gidebilirdi ailemin yanına, selâmet haberini yetiştirmek için. Daha sabah ayrıldığım yerlerin havasını, durumunu yabancılamam için gerekli değişiklikler sert geçişlerle yaşanıyordu.
Dağların üstünden kendini gösteren ay, tepe lambası gibi yolu aydınlatmaya başladı. Ay ışığı da olmayınca zifiri karanlık olan etrafı araç ışıkları aydınlatır sadece.Onlar da öndeki en son viraja kadardır. Bazı açıklıklardan görülen uzak ve sessiz sedasız mezraların cansız, çelimsiz ve titrek ışıkları dikkat çeker belki, o kadar.
Hakkâri il sınırından geçmiştik. Tabelayı görmeseniz bile değişikliği ânında fark edersiniz.Ufuk, ortalama 500 metre. Zaman zaman 2-3 metreye kadar sıkıştırıyor.Kavuşmayı bekleyerek uzaktan birbirimize el ettiğimiz dağlar iyice yükselip yaklaşıyor, yaklaştıkça yükseliyor, belirgin bir hâkimiyetle dikleştikçe kapatıyor üst tarafları.Tüm şutları dağlara taşlara vuran futbolcu gibi, kendimi dağlara taşlara vurmuştum.Özellikle gece yolculuğunda bazı minibüslerin tavan camlarından baktığınızda dağ siluetlerinin, kendilerine sürtünerek kara gökte gezinen ve elle tutulacak kadar somut bulut parçalarıyla oynaştığını görebilirsiniz. Ay, tam da sultan-i yegâhın saltanatının başladığı devrindeydi.Tepelerin ve bulutların perdelemesinden sızıp kurtulduğu nadir anlarda her zaman bize baktığını sandığımızcephesiyle aşağı göz kırpan ve herkesle birlikte aynı anda baktığımız aynı ay, sudan kaçırdığı salkımlaşan ışığıyla geride bıraktığım memleketimden bana, benden oraya haberler vermeye çabalıyor,yalnız ikimizin bildiği göksel bir alfabeyle.‘Gökyüzü orda da var, bu kesin.’ Dünyanın ters tarafındaki memleketlere giden gurbetçiler, aileleriyle aynı zaman zarfında uykuda veya uyanık olamadıklarından, görüşmelerinde birbirleriyle aynı hisleri taşıyamazlar. Bir saatlik ara, günün uzunca bir döneminde aynı güneşe ve aya bakabilmemize engel teşkil etmiyordu. Bu da birçok ortak noktada buluşabilmemizi sağlıyordu.Birbirlerinden haberleri olmayan mağara insanlarının aynı göğe bakmaları ve belki de oralarda bir yerlerde kendilerine benzer birilerinin olup olmadığını düşünmeleri gibi; sonuçta ay aynadır. Yanı sıra internet başta olmak üzere bilumum iletişim vasıtaları, geldiğim yerden kesin bir kopuş yaşamamı engelleyecekti. Ay ışığı başımızı, dağlardan kurtulmak için kıvrılıp sıyrılan yol da arabayı döndürüp dururken ara ara daldırdığım gözlerimi uzun süre hiç kapatmadım.
Hakkâri demek biraz da ufuksuzluk demektir. ‘Ne yana baksan dağ’ görürsün. Haritada özel ismiyle anılan dağ pek azdır, kuru otların tek tek esamilerinin okunmaması gibi tümden Hakkâri Dağları diye geçer. Fırtınalı havada, dalgaları gemileri aşacak dağ denizi, homojen yapılarıyla majör üstü majör etkilerini domine ederler. Her yanı dağ dediysem, öyle tepesine zirvesine çıkılası değil ha, bildiğin 100’lerce metrelik sarp kayalıklar. İşte içerilerde bulunan küçümen bozluklara da insanlar yerleşmiş bazı yerlerde. Çoğu yerde köy değil ancak mezra olabiliyor o yüzden; onlar da yamaçlara kurulu. Sanki birlikte yatmak zorunda kaldıkları yatakta abileri yayıldığı için büzülüp dikleşmek zorunda kalan küçük kardeşti bu dağlar. Etrafındaki ovalar sere serpe serildiği için, bizimkiler sıkışıp ‘çevresini yadırgayan bir dağ taş çıldırışı’yla yukarı doğru sivrilen kazıkları mıhlamak zorunda kalmışlar. İyi de olmuş. Türküde ‘Dağ üstüne dağı koysam dağ olmaz’ diyor, oysa burada ‘Bir dağın sırtında dağ’ vardır her yerde; tüllenerek yaşlılar gibi kendilerini tekrar etmeye meyillidirler. Bu iki söz arasında, tabiatın örsünde yüzbinlerce yıldır dövülen dağlar kadar fark vardır. Sanki paralel dizilmiş aynalar gibi derinliği hudutsuzlaştırıyorlardı. Coğrafya hesaba katıldığında henüz genç sayılsalar da, sanki ebedi yorgunluklarını dinlendirebilmek için yayılmışlardı. Sırtlanlarla çatışan yiğitleri sırtlayan dağlardan bir tanesi, ‘Bir dağ taşıyorum omuzlarımda’ diyen Turgut Uyar mıdır acaba? İsmet Özel’in Kaçış’ta demesiyle ‘Dağların dağlarda birikirdi gölgeleri’; o kadar çok vedip dibe ve yakındırlar yani.On görüp bir saysan bile yine de zebella gibi on binlercesi vardır; sıkı adamlar. Üst üste bindiklerinde daha da koyulaştığını sadece vehmettiğimiz gölgelerin aksine, kendi ayakları üzerinde durabilen bu yükseltiler pek çetindirler.
Şehir dört koldan dağlarla sarılmışken, çepeçevre pişmanlıklarla kuşatılacak mıydım? Samanlıları,namından söz edilesi büyüklükte zannederdim. Tek bir günde birkaç tepesini aşmaya yayan bir insanın kudreti yetiyordu oysa. Ama Hakkâri sıradağlarını yani bu zincirleme reaksiyonları görünce, Samanlıların, saman adam safsatası gibi ne kadar sıradan olduğunu anladım. Malum ilk başlarda her şeyi tanıdığımız verilerle mukayese ederiz. Ama bunların aralarında kıyasa vurulamayacak denli; dağlar kadar fark vardı. Dağ ne kadar yüksek olsa dayol üstünden gider, denir,hayır yanıldık, boyun eğip kıyısından geçiliveriyordu.İstanbul’u da bilirdim, orası da yedi tepeliydi. Deniz etkilerinin içerilere girmesine engel olacak kadar yüksek değilse de yokuşlar orada da vardı.Uludağ eteklerinde Çalıkuşu’nun yaşadıklarına yaslanmıştım: ‘Pencerenin karşısında dimdik yükselen dağın manzarası ilk günlerde beni eğlendiriyordu. Fakat ondan da yorulmaya başladım. İnsan, bu dumanlı yamaçların rüzgârı içinde saçı başı dağılarak, etekleri uçarak dolaşmadıkça, yalçın kayalar üstüne, keçi yavruları gibi sıçrayıp eğlenmedikçe neye yarar?’[2]
Biz böylece yol alırken ve yol bizi bizden alırken; dağlarla sohbeti ilerletmeye çalışırken ve onların kendi aralarında yüzyıllardır ettikleri sohbet sırasında oluşturduğu çukurlar ve kıvrımlarda şarıldayan bir aktör, yeni birfenomen daha bu kısımdan sonra eşlik eder yolculara; Zap Suyu. Bir yanda dağlar akar, öbür yanda Zap. Dağların birbirine el ederek ilerlettikleri sohbetin aksine,Zap kıskançlıktan mıdır nedir çatlayarak, hep benimle konuşulsun diye çırpınır durur, aşağılarda unutulmayayım diyerek dikkat çekmeye çalışır. Ele avuca ve yatağına sığmayan suyun, ilk bakışta kavranamayan mahiyeti ve hususiyetleri çok gibi akıyor. Zinhar ona kavuşmak da istemez insan, dağların kendisine kavuşmasını da. Ürkütücüdür yani yol.
Bilgisayar programlarındaki fareyle ‘sürükle bırak’ mantığıyla çalışan suların taşıdıkları gibi kamusal kudret de bendenizi tutup kulağımdan sürükleyip bırakmıştı. Gide gide vardık bir yere. Yeniköprü, zifiri karanlığın içinde bir ışıltı gibi gözükmüştü uzaktan. Kontrol noktasıymış. Ayrıca Yüksekova, Şemdinli ve İran’a da buradan sapılırmış. Hakkâri’ye 40 kilometrekalmış.
Biraz uzaklaştıktan sonra Ömer Çatal aradı. Yeniköprü’yü şimdi geçtik deyince, yaklaşık 40 dakikalık yolumun kaldığını ve merkezde beklediğini söyledi. Hızımız ortalama 40 km/dk.
Sizi buradan alalım
Kırıkdağ’ı da geçtik, geldik Depin’e, kaldı 7 kilometre. Tahta köprü demekmiş Kürtçede. Eskiden varmış, oradan kalmış adı. Peki, şimdi yol nasıl devam edecektir? İnecek miyiz, çıkacak mıyız? Bildiniz, neredeyse bütün dağ şehirlerinde olduğu gibi Hakkâri’ye de çıkılır. Yüksek meyilli bir tırmanışla merkez düzlüğüne varacaktık. Depin’den ileri devam ederseniz 55 kilometre sonra Köprülü; soldan Çukurca, sağdan sırasıyla Şırnak, Mardin gelir. Şırnak’tan Irak’a yol ayrılır, şimdi o taraflara gitmeyelim.
Arabalara ve yolculara hoş geldin, güle güle yoklaması çekilecektir. Etrafı seyyar ve kalıcı koruma duvarlarıyla çevrili orta yere hakimane yerleşmiş yapıdan sakince çıkar polisler, farları kapatılmış, dörtlüleri ve iç lambaları açılmış arabaları incelerler. Eskisi gibi her şey boşaltılıp didik didik aranmasa da en azından kimliklere bakılır, üstten de olsa valizler yoklanır. Birkaç çeşit arama olur. Okul döneminde köye gidiş gelişlerde her gün oradan geçmemize rağmen illaki bir durdurulurduk. Zaten yolun ortasına konan büyük beton bloklar sebebiyle zikzak çizerek mecburen yavaş gittiğimizden polisler bazen hareket hâlindeyken de yapar bu kontrolü. Bir keresinde yirmişer metre arayla 3 kere durdurmuşlardı. Her biri ayrı bir sebeple sorguluyormuş: terör, uyuşturucu, asayiş…
Merhaba insan, ben Sümbül
Görkemli manzaranızla insanı baştan çıkarıp sondan sokacak ve ecelin en uğrak yerlerinde mevzilenmiş nadide güzellikler; yedekte ve istim üzerinde bekleyen hâlinizle öyle kayıtsızsınız ki, seyahatin mükâfatı olan hayretimle birlikte beni korkutuyorsunuz.
Aslında yolun konuyu bu kadar uzatmasına hiç gerek yoktu. Ama girmişti bir kere, sonuna kadar dinlenmeden, dinelmeden takibe mükelleftik artık. 200 kilometreyi tamamlamaya az kala bu da nesi der gibi homurtularla -Erzurum’da at olsaydık palanları ve nalları yerlerden toplayacağımız muhakkak- yokuşu tırmanmaya başlayan ve işi yokuşa süren dağlara inat, kendini yırtan minibüsten sola baktıkça bizle birlikte, ülke enflasyonu gibi yükselen duvar çarptı gözüme. Çarpmakla kalmadı, girdi ve gördüğünüz gibi hâlâ çıkmadı. Güzeldere’ye tırmanırken uzaklaşan akrabalarının aksine, bütün heybetiyle, cesurca, kendinden emin sergiliyordu vücudunu. Evcilleşmemişlerse de şehri terk etmez ya kargalar, o misaldi. Yol boyunca hep tepemizden bakmışlardı, buysa eşitlenmekten korkmuyordu.
Sümbül Dağıyla bu şekilde karşılaşmıştım. Bir dağın üstünde tırmanırken karşıda arzı endam eden arkadaşını izlemek heyecan vericiydi. Sümbül şanslı, kimseyi sırtında taşımadığı gibi, bir yandan da âşık olunan yine oydu. Koca şehri sırtında taşıyan dağlar ise hem çileyi çekiyor, hem de romantik bir görüşe muhatap olmuyorlardı. Şehri sadece askerlerin, örgüt üyelerinin ve dağcıların Sümbül’den izleyebileceklerini sonradan öğrenecektim. Bunları bekletmeyip, şimdiden öğrendiklerime bakıp, azımı çok sayıp, geliş yoluma puan yağdırıp, yılın dikeyde en iyi çıkış yapan öğretmeni ödülünü kendisi takdim etti. Bilirsiniz çıkmak hem dışarı hem yukarı yönlüdür; ilkini sabah yapmıştım, diğerini şimdi yapıyordum.Biz bir yerde yükselmeyi bırakmak zorunda kaldık. Ama o durmamış, bir o kadar daha yücelmişti, âdeta sonsuzluğa erişecekmiş gibi duran karla kaplı zirvesiyle. Benim burcum teraziyken, Hakkâri’nin yükseleni Sümbül’müş.
Büyük dalgalar hâlinde de olsa yön duygunuzu dumura uğratan, Sümbül’le birkaç kere daha selâmlaşmamızı mümkün kılan sağlı sollu helezonik spiraller çizerek varılıyordu merkeze. Bilmiyordum ki bu çemberlerin büyük bir kısmı, fasit birer daireye dönüşecekmiş.Açık hava labirentini kerteriz alanlar her yanımı sarmaşıklarla kilitleyecekmiş. Bütün dağları, müstağni Sümbül’den modellemişler. Birine kapılamayacak kadar kendine dönüktü. Beğendiği ona bakmazdı muhtemelen, o da tenezzül etmezdi daha aşağısına.Deniz seviyesine göre hesap edecek olursak, bir o kadar da yerin altında vardır.
Şöyle bir cevelan etmeye değil, fason üretimlerin cereyanında kalmış hayatın kendini dayatan sorunlarını düzene oturtmak için çıkıyordum yokuşları. Gitmememiz için toparlanmamız adına sefer görev emrimi çoktan almıştım. Beni artık kimseler arayıp da bulmasın diye, çok gizli bir yanlışın dehşetengiz yeteneğini ölçmek ve belki de yepyeni bir hata için basamaklarına ve rampalarına ram olmuştum. Şehre ayaklarımısokmadan önce, meseleye burnumu sokmuştum. Rusların sıcak deniz hevesiyle değil, büyük şairin Akdeniz’e inmesi gibi; bir akşam gezintisi savrukluğuyla değil, bir istiklâl yürüyüşü çevikliğiyle çıkıyordum Hakkâri’ye.
Çöllerde yolcuyu yolundan etmek için usulca yer değiştiren kum tepeleri gibi, insanın nevrini döndüren virajları zorla alarak merkeze ulaştık. Şehrin çeperlerindeyiz. Gözüm etrafta, kulağım konuşulanlar arasında aşina kelimeler yakalamaya çalıştığım Kürtçedeydi. Öyle ya, ortak kelimeler çoktu malum, bambaşka coğrafyalarda değildik ne de olsa, iç içeydik. Şoförün bağıran anonsu çalındı kepçelerime. Birkaç kişi, ne diyor acaba diye kelaynak gibi kafamızı kaldırdık. Onca yolu başarıyla getiren şoför, iftihar temalı birkaç kelime söylüyor sandım. Teşrif, müşerref, teşerrüf, sağlık, sıhhat, selâmet, hoş, beş vs. Değilmiş, dümdüz konuya girmiş. Yabanlığımızı çok açığa çıkaran bir turnusolde damıtılmış gibi şaşkın şaşkın baktığımızı görünce tercüme etmişti: ‘Çevre yolunda inecek var mı?’ Nasıl yani? Çevre yolunda inecek olur veya olmaz, orası başka, esas mesele şuydu; Hakkâri’de çevre yolu niye vardı?Normalde şehrin etrafından, yerleşimin ötesinden, uzak çevresinden dolaşması gereken bu yol, daha aslî güzergâh olmuş. Çevreden değil, çehreden geçiyor. Birisi, orada bir yerde ineceğini söyledi, çevreyi de yolunu da görmüş olduk. Son senelerde iyice genişleyen merkezin etrafından dolanan, eskisine göre biraz daha uzun bir kavisti sadece zaten, o kadar.
Merkeze vardığımızı iyice anımsatan en büyük ayrım, artık düzlükte gidiyor olmamızdı. Dikkatinizi çekerim, yanlış anlamayın; hem meyil hem de yokuş olarak tam bir düzlükten bahsediyorum burada. Anadolu’da her küçük şehrimizde de rastlayabileceğimiz ‘mecburiyet caddesi’ndeydik. Bütün şehirler aynı sürüm; tek model, fabrikasyon üretim… İlaç için olsun kavuştuğumuz bir miktar düzlükte, çukurları saymazsak gayet sakin bir yarım dakika sonunda, Van’dakine göre hayli iyi durumda olan yazıhaneye vardık. Ömer abi görüşürken detaylı tarif etmemişti. Ben de sormamıştım. Gerek de yokmuş. Oracıktaymış.
[1] Sonradan buna hep dikkat ettik; paket paket yerleştirirdik eşyalarımızı. Genelde mobilyacıların kullandığı ‘modüler’ kelimesi kenardan hatırlatırdı kendini. Kilo fazlası olunca, denk gelene kadar sağlam poşetlerle yanımıza alıyorduk bir kısım eşyayı. İmkân bulursak tartıyorduk bile.
[2] ‘Zira kafamdaki bütün dağ mefhumları uzak, sert, vahşi ve korkunçtu. Çocukluğumda gördüğüm Kürdistan dağlarını düşündüm: Erimez karlarla parlayan çatallı tepelerini mor ve kızıl fırtınaların boğuştuğu kızgın ufuklar üzerine sıralayan o karanlık renkli devler gözümün önüne geldi. Bu dağların gecelerinde, büyük alevler etrafında ısınmağa çalışan pos bıyıklı eşkıya halkalarını, sinsi canavar baskınlarını, derin derelerin dibinde yılanlar gibi sürüklenerek çağlayan suların feryadını hatırladım. Bu yaman dağların hayalini hatırımdan silkince, bu sefer Anadolu’nun yorgunluktan yere çökmüş, tüyleri dökük develeri o hüzün, ölüm ve yokluk çıkıntıları gözümün önüne geldi: Hiç dağda gezinti olur mu?’ (Ahmet Haşim, Frankfurt Seyahatnamesi)
Yorumlar
Yorum Gönder