Hakkâri'ye gidiş hâlleri-3

 

2009 senesi Aralık’ının 26. günü Hakkâri’ye çıktım.

Genel vaziyet ve manzara:

“Paris’te her şeyi unutmak için eğer on beş gün yeterse, Şark’ta bu on beş saat bile değildir. Şark’ta ölmemeye bakmalı.”

(Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı)

16’sında açıklanan sonuçların tercihlerini 14’ünde sonlandırmıştım ya, demek ki Hakkâri yollarını o günlerde döşemişim hayatıma. Son haftasını sürekli bilgisayar başında tercih sayfasını dolaşarak geçirdiğim dönemde, 11 Aralık Dünya Dağlar Günü sularında, kozmik birtakım güçlerin etkisi ve itkisiyle parmaklarım beni icbar etmiş bu rotaya. Öncesinde atanamadığım Eylül ayının son Pazar günü kutlanan Dünya Nehirler Günü zamanında Merkür retrolarda değilmiş demek ki.

Vara vara vardım ol taşlı şâra.Kendisi de, gidiş hâlindeyken bir tren istasyonunda ölenTolstoy’un dediği gibi, tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar. Ya bir insan yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir. Benim hikâyem de muhteşem miydi bilinmez, ama Hakkâri’ye gitmekle başlıyordu. Ya bir şey bulmaya çıkarsın ya da bir şeyden kaçarsın; amacım ve içgüdülerim nelerdi, sonradan anlayacaktım. İnsan, hayatında sadece bir kez gerçekten sevebiliyorken, muhatabımın bunu hak etmesi gerekiyordu. Aslında teoride hiçbir yere ulaşamayacağımızı, hareketin imkânsız olduğunu ispatlayan Zenon, fiiliyatta kaybetmiş görünüyordu. Hareketin varlığını ortaya koyarak Dikotomi paradoksunu çürüten Planck’ı haklı çıkarıp ulaşmıştım menzilime. Bir yandan da ben mi ona gittim o mu bana geldi bilemiyorum. Bakınız; İçimden Geçen Şehirler ne güzeldir. Öte yandan yollar veya sular yerleşim yerlerini ortadan ikiye bölmezler. Yol, ilk başta her zaman evlerin uzağına yapılır, sonra onun etrafına toplaşır insanlar. Su da köyün uzağından geçer, gittikçe çevresine sığınanlar insanlardır.

Bir yere varmayan yolun sonuna geldiğimde daha işin ancak başına ulaşmış olacaktım. Etekleri bulutların üstünde salınıp zillenen Kaf Dağı gibi yüklüceydi meşakkat. Kendisi bir yere gitmediği hâlde herkesi bir an önce birbirine kavuşturma derdindeki yolun doğasında olan sürat ve acelecilik, minibüsün basamaklarından,insanlık için küçük benim için büyük adımımı attığımda bitmişti.Zirveye ulaşmıştım,sükûnete ermiştim, ama tırmanışa devam etmek zorundaydım. Koşmayı bıraksam sanki ebediyen duracakmışım hissi veren koşu bitmeyecekti.

Kaldırımaayak basar basmaz, herkes işi gücü bırakıp bana odaklanmıştı. Karşılarında sankiRobinsonCrusoe’yi görmüş gibi ellerinde çiçeklerle oluşturdukları biyolojik ve organik koridordan geçip kendilerini selâmlamam için heyecandan yerlerinde duramıyorlardı. Her meslekten her yaştan sınırsız bir eli açıklıkla yüzlerce insan vardı önümde. Ülkenin diğer ucundan uçarak gelen adamı ölesiye merak etmişlerdi. Motoru durdurmadan telefonuna gömülen şoför de bu hareketliliğe kayıtsız kalamadı ve indi arabadanefsunlaşmış bir hâlde. ‘Sen neymişsin be abi’ diye algıladım, ‘abicim, iyi misin, nereye gideceğini bilmiyorsun herhâlde’ diye tek gözünü kırpıştırarak söylediklerini. Normalde tenzili rütbe yemiş dördüncü nesil gurbetçiye, ilk birkaç ay diyalog bile yazmazlar; Hakkâri’ye gelmem yetmiyordu, bir an evvel kendime de gelmeliydim. Bir elimde valiz diğer elimde telefonla, halkın her gün rastlayabileceği ve artık şaşırmadığı ilk karşılaşmaların şaşkınlığıyla ve ‘hayalde yaratılan şeylerin hakikatteki aykırılığıyla karşılaşmışların ahmaklığıyla’ dikiliyordum.İndiğimde ciğerlerime doldurduğum ilk oksijen, Ulaşlı’da içime çektiğimle kaynaşmaya, anlaşmaya çalışıyordu.

Tam on üç sene önceki hâl, gelmiş yine bulmuştu bedenimi. Dördüncü sınıfta kolum kırıldığında yatağa bağlamışlardı, on üç gün hiç kalkmadan yatmıştım. Şimdi size ayıp olmasın diye buraya almadığım müstehcen sözler, galiz laflar, tumturaklı ve sunturlu küfürlerle andığım doktorlar, yamuk yumuk olduğu her hâlinden kör gözce bile anlaşılmasına rağmen, iyileşti diye taburcu etmişlerdi. Sınıra Yakın’da Efsane’nin sol kolu için söylenenler benimki için de geçerliydi. Bir zaman alışamadım, sarkık emanet gibi taşıdımsinirleri zedelenen veya diğer bir ifadeyle asabı bozulan uzvumu. Beynimdeki vücut haritasında silinmişti sol kolum, artık benim değil de, sonradan monte edilmiş gibi hissediyordum zaten bir zaman dediğim, bir daha düzelmeyeceğini anladığımdan şimdiye kadar geçen süreyi kapsıyor. Alçıladıkları kolumun askıyla son bağlantısını da kesmişlerdi. Yatakta doğrulup birkaç dakika beklememe rağmen, kalkıp ilk adımımı attığımda külçe gibi çakılıp kalmıştım. Binanın nasıl oluyor da yıkılmadığına, en azından sarsılmadığına şaşırıyordum. Dışarıdan muhtemelen bir an gibi gözüken zamanı, dakikalarla algılamıştım. Uzun yatışlar ve derin uykuların ağırlaştırmasıyla filleşen vücudum birkaç adım daha atarsa işlerin çok kötüye gideceğinden ürkmüştüm. Zücaciyeci de nemrut suratlı herifin tekiydi, karşılaşmayı göze alamazdım. Büyük burnu yüzünden araçların yoldan geçemeyeceğinden endişelenen adamın, burnunu sağa sola çekip millete buyur etmesi gibi, bir vincin gelip yardım yetiştirmesini istiyordum.

Meğer Hakkâri’ye bastığım ilk adımım işte bu şekildeymiş, sonradan anladım. Şimdi de uyandığım söylenemez ya, o zamana kadar yıllarca uykuda, dalgınlıkla geçen ömrüm boyunca atalete mahkûm olan vücudum, buz gibi gerçeklikle yüzleşince olanca ağırlığıyla yeri haberdar etmişti gelişimden. Duruma biraz şerbetli olduğumdan,dönenceyi çabucak attım üzerimden.

Ne olduysa oldu, kendimi toparlayıp etrafı incelemeye başladım. Dağ başındayım, daha yolun başındayım. Gözüm, yineher küçük şehrimizin merkezinde bulunan tanıdık bir simaya, at üstündeki ikonik ve karakteristikasil duruşa takılmıştı. Dört tarafında dört uzun direk, her birinin üzerinde dalgalı bayraklar, insan boyundan zira kaidesinin üzerinde atının bir ön ayağı havada, kendisinin de bir eli ilerideki Sümbül’ü işaret eden Atatürk heykeliydi bu. Onun uzuvları arasından karşıdaki binanın tabelasını seçtim. Mecburiyet’ten aşağı tarafa giden caddenin sol köşesindeydi: Öğretmenevi ve Akşam Sanat Okulu. Evet, orasıydı, bellemiştim. Şoförü savdım.

Hastanede heyet raporuna bakarken olduğu gibi, şimdi ikinci kez bir daha meslekten hissediyordum kendimi. Ömer abiyi daha önce görmediğim için simasını tanımıyordum hâliyle. Etrafıma bakarak yerimi tarif ettiğimin dakikasında geldi buldu beni. Zaten yazıhanelerin birinin önünden baksan diğerlerini de görebilirmişim. Selâmlaşıp tokalaştık. Bu ilk karşılaşmayı iki kelimelik bir cümleyle bırakmamalıyım. Atamayı öğrendikten sonraki on gün boyunca aradığımız, ancak son gün akşama doğru bulabildiğimiz irtibatımızdı. Biletimi alan arkadaşın ayarladığı kişi, Van’da cenazesi olduğundan gelememiş, yerine kimseyi de göndermemişti. Karşılayacak birisi hiç olmasaydı tüm yolculuk nasıl geçerdi, bilemiyorum. Telefonunuza kayıtlı onlarcasının o gün kıymeti olmaz da, o bir tanesini çevirdiğinizde sizi rahatlatan sese ulaşabilmeniz ve bu numaranın bir numara çevirmeyeceğini bilmeniz her adımda güven verir. İlk günün o telaşlı acemiliğini atmanız kolaylaşır.

Yeni atanan öğretmenleri ve genelde memurları bir görevlinin karşılaması çok güç olmasa gerek. Millî Eğitim büyük bir kurum; dairelerdeki memurlar, okullardaki idareci ve öğretmenler bu işi güzelce ve gönüllüce yapabilirler aslında. Birkaç günlük mihmandarlık ne kadar rahatlatır yeni gelenleri. Özellikle ücra köy öğretmenlerinin bu beklentisi çok yüksek, kendimden biliyorum.

Valizime yardımcı olmak istedi. Hemen yolun karşısına geçerek öğretmenevinin bahçesine girdik. Dünden yer ayırtmış. Eşiği aşınca bir değişik kokuyla, bankoya varınca da Zebercet’le karşılaştık. 209 numaralı oda. Külçe gibi bir maskota takılı anahtarı alıp yukarı çıktık. Uzun ve dar koridorda yürüyüp numaraları kollarken yeni şeylerle karşılaşmanın verdiği tedirginliği üzerimden atmaya çalışıyor, oda arkadaşımla neler konuşabileceğimi tasarlıyordum. Yokmuş, oda arkadaşım yokmuş, tek kalacakmışım biri gelene kadar. Oyalanmadık, valizi bırakıp indik. Sağa sola bakmayı ihmal edebileceğimiz kadar sakin işleyen trafiğiyle yolu geçip karşıdaki lokantaya girdik. Derya Lokantası, ismindeki tevazuuyla hizmetindeki kalitesiyle, güler yüzlü personeliyle o akşam ve her zaman tam not almıştır benden. Yolculuk hâlidir diye sabahtan beri bir şey yiyememiştim, Ömer abiyi bilmem de ben hayli acıkmıştım. Hakkâri’deki ilk ikramı ondan gördüm. Yemekten sonra biraz caddede dolaştık. Hakkâri’de bir Aralık gününe göre vakit iyice ilerlemişti. Her yer sakinlemiş, sokaklarda pek insan, çaktırmamaya çabalasam da bende de derman kalmamıştı. Odaya çıkıp sağlam bir uyku çekmek için öğretmenevinin yolunu tuttum. Şimdilik tek kalmak iyiydi, uzun bir sohbeti kaldıramazdım sanırım. Ailemle telefonlaştık. İşler yolundaydı, evet evet bir sıkıntı çıkmadan varmıştım. Tabi tabi gayet iyi karşılanmıştım. İçmez olur muyum, su aynı suydu; üstelik masada sürahiyle ve ücretsizdi.

Tatilde bir ilk gün bir de son gün daha çok dikkat etmelisin denir. Sadece dikkatli değil, pürdikkattim. Kazasız belasız atlatmıştım ilk günümü. Ben Hakkâri’yi çok merak ediyordum, bakalım o beni nasıl karşılayacaktı.Fırsat bulduğunda iyilik etmek canlılık emaresidir, ama iyilik için fırsatlar yaratmak insanlıktır. Şehirden beklentim buydu.

 

Yozlaşmadan uzlaşıyorum

Bu kısımdan sonra uzun atlayışlara, sıçramalara hazır olun. Depin’den yukarı vurduğumuzda yaşadığımız kulak pıtlamalarını siz de hissedebilirsiniz âni değişimlerden ötürü. Her şey tekdüze gitmediği gibi anlatım da o şekilde olmaz. Eklemeler ve çıkmalarla ilerleyeceğim. Sanırım yol iyice yordu beni. Artık kendimi Hakkâri’ye attığıma göre serbest çağrışımlarla hareket ettirebilirim parmaklarımı klavyede. Anlatışımla yolun hızını yavaşlattım, şimdi durduğuma göre kalemimi hızlandırmalıyım.

Ertesi gün şehri gezmeye çıktığımda kaldırımda uzaktan Ömer abiyi görüp yanına yaklaştım. Cadde kalabalıktı.[1] Birbirimize doğru yürürken bir süre bakıştıktan sonra neredeyse tanımayacak sandım. Neden sonra gülümsedi, ben de rahatladım. Akşam görev bilinciyle misafirini karşılamış, yerine yerleştirmiş, sonra da münasip bir mesafeden irtibatı sürdürmek istemiş. Darlamak, bir sürü şeyi ilk günlerden boca etmek yoluna gitmemişti. Benmerkezciliğimin sakinleşmesi için daha çok zamanım vardı, oysa o bu şekilde kim bilir kaç kişiyle daha muhatap oluyordu.

Sonraki gün odaya iki günlüğüne biri geldi. Ardından bir iki gün daha tek kaldım. On güne kadar geri kalan günlerde, Millî Eğitimde göreve başlarken tanıştığımız Selçuk’la yarenlik ettik.DSİ’nin misafirhanesinde kalıyormuş 5 gündür. Sene sonuna kadar hiçayrılmadıöğretmenevinden. Sonraki sene Veysel’le birlikte köye taşındılar. Evet, bir de Veysel var. Ben geçici olarak görüyordum öğretmenevini. Her şeyiyle kendim uğraşacağımı bilerek yine de eve çıkmak istiyordum. Aynı evde olabilirdi belki, ama aynı odada iki kişi kalmak uymamıştı bana. Selçuk’a eve çıkmayı teklif ettim, istemedi. Bir ara o da ev arayışına girmişti aslında. Sekizinci gün, yine onun arayıp bulduğu bir eve gittik bakmak için. Evde yapamayacağını, kendisi için öğretmenevinin daha rahat olduğunu söyledi yine, evi bana bıraktı. Açıkçası işime geldi benim de. Tam belli değildi ama düğün işleri hafiften çıtlatılmaya başlanmıştı, sonraki sürpriz değişimlerdense şimdiden yerleşip ufaktan hazırlıklara başlayabilirdim. Ev sahibiyle hemen anlaşıp sonra bir de Ömer abiyle görüştürdüm. O da indirim yaptırdı biraz. Taşınmadan önce birkaç talebim vardı, yerine getirildi. Evin tabanı mutfak hariç safi şaptı. Senelerce o şekilde kullanmışlar. Ben parke yapılsın dedim, minefloda karar kıldık. İki odayı da kaplattık hemen ertesi gün. İki gün içerisinde birkaç parça eşya toparladım ikinci elcilerden. Oysa duvarlardaki, direklerdeki ilânların yönlendirmesiyle ikinci eli birinci elden, sahibinden alabilirmişim, sonradan anladım. Kovboy kasabalarındaki WANTED duyuruları gibi her yerdeydiler. Her gün işi bittiği için eskimeden indirilip yenileri asılacak kadar sirkülasyonu olan bu ilânlarla eşyalar parçalanana kadar 8-10 kişinin görevi tamamlanıyordu.

Kamyonetle getirdik ilk postayı. Bir kanepe, birkaç halı, bez dolap, ufak tefek komodin ve sehpa, mini buzdolabı, elektrikli soba, elektrikli ocak ve hiç kullanamadığım zamazingo mini çamaşır makinesinden ibaretti bu eşyalar.Sonrasında neredeyse bir hafta boyunca hep bir şeyler alıp taşıyıp durdum. Çamaşır makinesi, süpürge ve ütü için beyaz eşyacıya gittim. Diğerlerini, ev için her şey satan, şu içleri çalışanlarının kafalarının aksine karmakarışık olan dükkânların birinden aldım. Sonradan öğrendiğime göre sahibi kendini çalışan olarak gösterip durarak, müşteriyle patron algısı arasında tampon vazifesiylemuhtemel indirimden kurtulma yoluna giderdi hep.

Valilik kampüsünün arka sokağında dere kenarında bir binada, cadde hizasında birinci, arka bahçeden ikinci kattaydı ev. Adresi de her şeyiyle Hakkâri’yi temsil ediyordu. Üst taraflardan gidince ulaşılan Berçelan yaylasından ismini almıştı mahalle, caddenin adı da bizim balkondan gözükmediği hâlde yandaki odun deposunun bahçesinden yamaç tarafına gittikçe bütün heybetiyle kendini gösteren Sümbül’dü. (F4)

Normalde 3+1 plan üzerine yapılmıştı bina. Bir oda kadar da geniş bir girişi vardı dairelerin. Ama bizim katın caddeye bakan salonu ve bir odası dükkâna çevrilmişti. Oh ne âlâ, tambana göre, nasıl derler; nohut oda bakla sofa… Salon bakkal, oda manavdı. Dükkân katı olduğundan tavan yüksekliği de bir çocuğu rahatça hoplatıp tutmaya yetiyordu. Üç kardeşe ait beş katlı binanın en üst katında Selahattin, dördüncü katta Hasan, ikinci katta Fazıl oturuyordu, bir ve ikinci katlarda da kiracılar. Dükkânı Hasan işletiyordu, manavı Fazıl. Benim kaldığım kısım Selahattin’indi. Fazladan alt kat da Hasan’ındı. Orada da Hakkârili bir anne kız kalıyordu. Selahattin Türk Telekom’da fiber optik teknisyeniydi. Dedeyle babaanne Hasan’laydı. Selahattin’in iki, Hasan’ın dört, Fazıl’ın iki çocuğu vardı biz oradayken. Bina sobalıydı. O kışı kalınca iki battaniye ve yandan üstten ısı veren küçümen bir elektrikli sobayla idare ettim. Üstünde bütün kış su kaynadı. Çay orada demlendi, yemek orada ısındı. Üstüne ancak bir tencerenin sığabildiği, döküm malzeme içinde tellerin dolaşmasıyla çalışan küçük ocakla işlerimi görüyordum. Birbirimizi idare ediyorduk. Arka odayı ardiye yaptım, arkamdan ağlamasınlar diye ara sıra ziyaret ediyordum. Bez dolap, kurutma askısı, valizler, koliler, eşya ambalajları;çoğu atılı vaziyette hep oradaydı. Kapısını açıp elimdekini rastgele fırlatıyordum, sonradan yatak odamız olacaktı. Tek yaşayanların böyle bir odaları illaki oluyor, ne kadar titiz olsa da.Bir eve sahip olmanın, evdeki bütün odalara sahip olmak anlamına gelmediğini kavramıştım.Banyo genişti, ama sıcak su tesisatı olmadığı gibi şofben de yoktu. 130 litrelik ısıtıcılı (rezistanslı) mavi varillerden aldım. Herkes bunlardan kullanıyormuş evlerde. Sobacılar sokağına gittiğimde hemen tedarik edebilmiştim. Sacayak üzerinde prize yakın köşeye yerleştirdim. Düğmesi üç kademeliydi. En yüksek ısıda bir saatte ısınabiliyordu tam doluyken. Zaten yarısı hayli hayli yetiyordu.

Bir dakika, mahalledeki, şehirdeki su sistemini anlatmam lâzım. Havasını yolunu anlattık, suyuna da gidelim, eksik kalmasın. Mahalle mahalle, sokak sokak kademeli geliyordu su. Bizim sokakta mesela 36 saat olmuyor, sonraki gece 12 saat oluyordu. Herkesin evi şişelerle, bidonlarla, varillerle doluydu. Akşam 5’te gelir, sabah 5’te gider. Bir gece susuz geçer ve diğer gece yine gelirdi. Bu düzen kör de olsa hiç şaşmıyordu ama, hakkını teslim etmek lâzım belediyenin. Yaylaları müthiş su kaynaklarıyla dolu Hakkâri, maalesef buna mecbur ve mahkûmdu. Şebeke bir türlü yapılamamıştı. Bazı arkadaşların oturdukları evde iki günde ancak birkaç saat geliyordu su. Karı koca çalıştıkları için merkezde çalışan eşi, izin alıp eve kapları doldurmaya gidiyordu. Çamaşırları da o sırada atıyormuş makineye, ne zordu alışmamış biri için. Bütün gece çamaşır makineleri susmak bilmezdi bizde de. İki günde bir bulaşık yıkıyordum. Zaten çok çıkmıyordu. Mutfağa 20 litrelik çeşmeli bidon almıştım. Tuvalette de biri büyük biri küçük iki kova dolu duruyordu. Yani anlayacağınız ‘suyu muhafaza ve müdafaa’ sürekli gündemimizdeydi. Üst komşularımız çeşmeli bidon kullanmaz, suyu pet şişeden dökerek yıkarlardı bulaşıkları.Bakın köy enstitüsü çıkışlı ve tüm gerçekliğiyle köy edebiyatının mimarlarından Mahmut Makal,Bizim Köykitabında Çağdaş Mutfak başlığıyla ne anlatıyor. Ondan altmış sene sonra değişen o kadar az şey var ki: ‘Bu odalardan birinin bir köşesine, iki taş çatarak ocak yaptım. Yemeği orada pişiririm. Pişirmek hadi neyse, durmadan gözleri yakan is, duman yine neyse, ama şu bulaşık yıkamak yok mu, ömür törpüsü! Bir dergide okudum: Pek yakında her işi atom görecekmiş. İki dakikada yemekler pişip önümüze gelecekmiş! Oy anam oy! Getir de önüme koy! Bu dergi hangi ülkede çıkıyor yahu! Nemize gerek bizim atom matom, uygarlığın bin yıllık buluşlarını yurt yüzeyine yaymasını bilelim, bize yeter de artar bile.’

Evin arka tarafı açıktı bize, ön taraf duvardı, caddeyle irtibatımız yoktu, yanlarda da bitişik nizamdı binalar. Arkası küçük bir vadi gibiydi, aşağı tarafta, özellikle kışın coşan dere akıyordu. Boğazın karşısında, 100 metre ötemizde, enlemesinearazi içinde İl Jandarma Komutanlığı vardı. Voleybol sahalarını, içtima yerlerini görebiliyorduk. Topluca bağırdıkları zaman tek vegür ve tok sesleri evin içinden, ahşap çerçevede tek cam olduğu için kolaylıkla duyuluyordu. Askerlik için yaşım ilerlediğinden küçük kardeşlergibiydiler bana. Balkondan bakınca valilik binasının arka kısımları gözüküyordu. Dereyle aramızda iki bina ve diğer yanındayakacağımızı temin ettiğimiz odun deposu vardı. Balkonda depoladığımız için ihtiyacımız kadar alıyor, bittikçe yine sipariş edebiliyorduk. El arabasıyla getiriyorlardı.

 

Keşif turları

StrangerThan Paradise’da aylak Eddie’nin aylak Willie’ye dediği gibi;‘Biliyor musun, komik bir durum. Yeni bir yere geliyorsun ve bakıyorsun ki her şey aynı.’

“Aslında insanın bir şehrin ya da bir ülkenin yabancısı olması, o şehre varana kadardı. Çünkü yaşamak için, uyum sağlamayı ve ‘oralı’ olmayı çabucak öğrenmek zorunda kalıyordum.”

(Göçmen Bavulu kitabı içerisinde Hüsniye Kablan’ın Gurbet hikâyesinden)

İkinci günden devam edelim. Güneşli, güzel bir gündü. Ömer abi hariç tek bir kişiyi bile tanımadığım şehrin caddesini adım adım dolaştım. Ara caddelere hiç girmedim. Kahvaltı yaptım bir börekçide. Her şey bulanık, her şey anlaşılmazdı. Evet, şu günden itibaren tayin hakkım gelene kadar, en az 3,5 sene burada yaşayacaktım. Az değildi, acelem yoktu henüz. Valiliğin yerini sordum esnaftan birilerine. İstikameti gösterdiler, ama gitmedim niyeyse. Ertesi gün ve kalan 19 mevsim boyunca binlerce kez gidecektim zaten. Bir berbere girdim, kılı kırk yararak sakal tıraşı oldum ilk iş günüme hazırlık olsun diye. Her gün berbere gidemezdim, tıraş köpüğü bıçağı, diş fırçası macunu için caddede bakındım. Bir marketten aldım hepsini, 38 lira tuttu. 2024’te bunu yazarken normal geliyor, hatta ucuz bile. Ama yıl 2009, bu işte bir gariplik vardı. Ayak işlerinin en birincisi olan yürümenin burun açıcı ve kafa çalıştırıcı garip etkisiylebaşıma gelen aklımla birlikte,fazla gelen meblağ için geri döndüm. Dedim ki böyle böyle. Pardondu yanlışlık olmuştu derken 13 liraya indi miktar. Neydi bu şimdi, yapılır mıydı yani ilk günden! Sonradan da yapılmazdı tabii, ama ayıp değil miydi, ben görece en çıplak duygular venispeten en önyargısız fikirlerle gelmişken! Herkesi ‘Bir kere gelsin, sonra nasılsa başka yeniler gelir,’ diye karşılayan kurnaz, karaborsacı ve obur bir küçük esnaf davranışıydı anlaşılan. Yerli insanların ilk yersiz hatası; cömertliğini esirgemeyen ve daha yeni giriş yaptığım şehirdeki birtakım densizler, o saatte bana girişmişti.Dikiz aynasında bıraktım üçkâğıdı ve geri kalan günlerin hiçbirinde bir daha girmedim oraya. İyi olmuştu erkenden böylesiyle karşılaşmak, aman ne iyi niyetlerle geldiğim, alışveriş yaptığım esnafın, yeni görüp yevmiyeyi benden çıkarmaya çalışması üzmüştü. Daha günüm dolmadan kara kaplı defterin kapağını açtırmıştı.[2]Kötü bir merhabaydı. İlk göz ağrım olarak geldiğim şehirdeki bazı kendini bilmezler, ilk günümden, ilk başağrım olmuştu; sonra azamî ve çoklu dikkat.Her şeye, gözüme bir çöp gibi girene ve ağzıma pelesenk gibi yapışana ve bir ihanet gibi vuruncaya kadar baktığım gibi, başlangıçta iyi niyetle baktım buraya da. Bunlar aklımı çelmemeliydi. Zamanında göz önüne almak, zamansız göze almaya gerek bırakmaz.

Öğretmenevinin lobisinde oturdum biraz. Görevliden internet şifresini aldım. Akşamı ettim, yattım. Sabah artık yepyeni ve bambaşka bir döneme başlıyordum. Bilemiyorum, dünya da bir farklı dönüyor gibiydi.Etrafımda pervane oluşunu hissedebiliyordum. Ran filmde, babasının hâkimiyeti devrettiği büyük oğlan Taro ne diyordu karısına; ‘belki artık benim olduğu için sanki manzara daha bir güzel.’ Per Petterson’un At Çalmaya Gidiyoruz kitabında da Trond şöyle özdeşlik kuruyordu kendisinin olanla ve olmayanı yadırgıyordu: “İsveç’in o tarafta olduğunu biliyordum. Oraya vardığımızda her şey tıpkı sınırın bu tarafında olduğu gibi görünecekti ama farklı bir duygu verecekti.”



[1]Hakkâri’de nüfus çok olmamakla birlikte yer darlığından dolayı Mecburiyet, hep çok kalabalık gözükür, özellikle güneşli güzel günlerde. Köyde de böyle günlerde özellikle öğlen yemeklerinden sonra aşağı yukarı volta atanlar çoktur.

[2] Yıllandıkça bakışlarınızdan anlıyorlardı artık, yamuk yapmaya kalkmıyorlardı. Hakkâri’de memur gidiş gelişleri çok olduğundan sürekli yenilenir müşteriler ve bu da pabucu çoktan damda olması gereken esnaftan bazılarını güya uyandırır. Son senemde lavabo fırçası almak istediğim dükkânda 6 liradan 2 liraya inmişti fiyat. Orada bulunduğum her sene için birer liraya denk gelen hatır iskontosuydu bu. Başta bir şey demesem, kaptıracaktı. İndirimin tek sebebi, ‘ben yeni gelmedim he, dört yıldır buradayım’ dememdi. Saçmalığa gel.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1