Hakkâri'ye gidiş hâlleri-3
2009 senesi Aralık’ının 26. günü Hakkâri’ye çıktım.
Genel vaziyet ve manzara:
“Paris’te
her şeyi unutmak için eğer on beş gün yeterse, Şark’ta bu on beş saat bile
değildir. Şark’ta ölmemeye bakmalı.”
(Falih
Rıfkı Atay, Zeytindağı)
16’sında açıklanan sonuçların tercihlerini 14’ünde sonlandırmıştım
ya, demek ki Hakkâri yollarını o günlerde döşemişim hayatıma. Son haftasını
sürekli bilgisayar başında tercih sayfasını dolaşarak geçirdiğim dönemde, 11
Aralık Dünya Dağlar Günü sularında, kozmik birtakım güçlerin etkisi ve
itkisiyle parmaklarım beni icbar etmiş bu rotaya. Öncesinde atanamadığım Eylül
ayının son Pazar günü kutlanan Dünya Nehirler Günü zamanında Merkür retrolarda
değilmiş demek ki.
Vara vara vardım ol taşlı şâra.Kendisi de, gidiş hâlindeyken
bir tren istasyonunda ölenTolstoy’un dediği gibi,
tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar. Ya bir insan yolculuğa çıkar ya da
şehre bir yabancı gelir. Benim hikâyem de muhteşem miydi bilinmez, ama
Hakkâri’ye gitmekle başlıyordu. Ya bir şey bulmaya çıkarsın ya da bir şeyden
kaçarsın; amacım ve içgüdülerim nelerdi, sonradan anlayacaktım. İnsan,
hayatında sadece bir kez gerçekten sevebiliyorken, muhatabımın bunu hak etmesi
gerekiyordu. Aslında teoride hiçbir yere ulaşamayacağımızı, hareketin imkânsız
olduğunu ispatlayan Zenon, fiiliyatta kaybetmiş görünüyordu. Hareketin
varlığını ortaya koyarak Dikotomi paradoksunu çürüten Planck’ı haklı çıkarıp
ulaşmıştım menzilime. Bir yandan da ben mi ona gittim o mu bana geldi bilemiyorum.
Bakınız; İçimden Geçen Şehirler ne güzeldir. Öte yandan yollar veya sular yerleşim yerlerini ortadan ikiye
bölmezler. Yol, ilk başta her zaman evlerin uzağına yapılır, sonra onun
etrafına toplaşır insanlar. Su da köyün uzağından geçer, gittikçe çevresine
sığınanlar insanlardır.
Bir
yere varmayan yolun sonuna geldiğimde daha işin ancak başına ulaşmış olacaktım.
Etekleri bulutların üstünde salınıp zillenen Kaf Dağı gibi yüklüceydi meşakkat.
Kendisi bir yere gitmediği hâlde
herkesi bir an önce birbirine kavuşturma derdindeki yolun doğasında olan sürat
ve acelecilik, minibüsün basamaklarından,insanlık için küçük benim için büyük
adımımı attığımda bitmişti.Zirveye ulaşmıştım,sükûnete ermiştim, ama tırmanışa
devam etmek zorundaydım. Koşmayı bıraksam sanki ebediyen duracakmışım hissi
veren koşu bitmeyecekti.
Kaldırımaayak basar basmaz, herkes işi gücü bırakıp bana odaklanmıştı.
Karşılarında sankiRobinsonCrusoe’yi
görmüş gibi ellerinde çiçeklerle oluşturdukları biyolojik ve organik
koridordan geçip kendilerini selâmlamam için heyecandan yerlerinde
duramıyorlardı. Her meslekten her yaştan sınırsız bir eli açıklıkla yüzlerce
insan vardı önümde. Ülkenin diğer ucundan uçarak gelen adamı ölesiye merak
etmişlerdi. Motoru durdurmadan telefonuna gömülen şoför de bu hareketliliğe
kayıtsız kalamadı ve indi arabadanefsunlaşmış bir hâlde. ‘Sen neymişsin be abi’
diye algıladım, ‘abicim, iyi misin, nereye gideceğini bilmiyorsun herhâlde’
diye tek gözünü kırpıştırarak söylediklerini. Normalde tenzili rütbe yemiş
dördüncü nesil gurbetçiye, ilk birkaç ay diyalog bile yazmazlar; Hakkâri’ye
gelmem yetmiyordu, bir an evvel kendime de gelmeliydim. Bir elimde valiz diğer elimde
telefonla, halkın her gün rastlayabileceği ve artık şaşırmadığı ilk
karşılaşmaların şaşkınlığıyla ve ‘hayalde yaratılan şeylerin hakikatteki
aykırılığıyla karşılaşmışların ahmaklığıyla’ dikiliyordum.İndiğimde ciğerlerime
doldurduğum ilk oksijen, Ulaşlı’da içime çektiğimle kaynaşmaya, anlaşmaya
çalışıyordu.
Tam on üç sene önceki hâl, gelmiş yine
bulmuştu bedenimi. Dördüncü sınıfta kolum kırıldığında yatağa bağlamışlardı, on
üç gün hiç kalkmadan yatmıştım. Şimdi size ayıp olmasın diye buraya almadığım
müstehcen sözler, galiz laflar, tumturaklı ve sunturlu küfürlerle andığım
doktorlar, yamuk yumuk olduğu her hâlinden kör gözce bile anlaşılmasına rağmen,
iyileşti diye taburcu etmişlerdi. Sınıra
Yakın’da Efsane’nin sol kolu için söylenenler benimki için de geçerliydi.
Bir zaman alışamadım, sarkık emanet gibi taşıdımsinirleri
zedelenen veya diğer bir ifadeyle asabı bozulan uzvumu.
Beynimdeki vücut haritasında silinmişti
sol kolum, artık benim değil de, sonradan monte edilmiş gibi hissediyordum zaten
bir zaman dediğim, bir daha düzelmeyeceğini anladığımdan şimdiye kadar geçen
süreyi kapsıyor. Alçıladıkları kolumun askıyla son bağlantısını da kesmişlerdi.
Yatakta doğrulup birkaç dakika beklememe rağmen, kalkıp ilk adımımı attığımda
külçe gibi çakılıp kalmıştım. Binanın nasıl oluyor da yıkılmadığına, en azından
sarsılmadığına şaşırıyordum. Dışarıdan muhtemelen bir an gibi gözüken zamanı,
dakikalarla algılamıştım. Uzun yatışlar ve derin uykuların ağırlaştırmasıyla
filleşen vücudum birkaç adım daha atarsa işlerin çok kötüye gideceğinden
ürkmüştüm. Zücaciyeci de nemrut
suratlı herifin tekiydi, karşılaşmayı göze alamazdım. Büyük
burnu yüzünden araçların yoldan geçemeyeceğinden endişelenen adamın, burnunu
sağa sola çekip millete buyur etmesi gibi, bir vincin gelip yardım
yetiştirmesini istiyordum.
Meğer Hakkâri’ye bastığım ilk adımım işte bu
şekildeymiş, sonradan anladım. Şimdi de uyandığım söylenemez ya, o zamana kadar
yıllarca uykuda, dalgınlıkla geçen ömrüm boyunca atalete mahkûm olan vücudum,
buz gibi gerçeklikle yüzleşince olanca ağırlığıyla yeri haberdar etmişti
gelişimden. Duruma biraz şerbetli olduğumdan,dönenceyi çabucak attım üzerimden.
Ne olduysa oldu, kendimi toparlayıp etrafı
incelemeye başladım. Dağ başındayım, daha yolun başındayım. Gözüm, yineher
küçük şehrimizin merkezinde bulunan tanıdık bir simaya, at üstündeki ikonik ve
karakteristikasil duruşa takılmıştı. Dört tarafında dört uzun direk, her birinin üzerinde dalgalı
bayraklar, insan boyundan zira kaidesinin üzerinde atının bir ön ayağı havada,
kendisinin de bir eli ilerideki Sümbül’ü işaret eden Atatürk heykeliydi bu.
Onun uzuvları arasından karşıdaki binanın tabelasını seçtim. Mecburiyet’ten
aşağı tarafa giden caddenin sol köşesindeydi: Öğretmenevi ve Akşam Sanat Okulu.
Evet, orasıydı, bellemiştim. Şoförü savdım.
Hastanede heyet raporuna bakarken olduğu gibi,
şimdi ikinci kez bir daha meslekten hissediyordum kendimi. Ömer abiyi daha önce
görmediğim için simasını tanımıyordum hâliyle. Etrafıma bakarak yerimi tarif
ettiğimin dakikasında geldi buldu beni. Zaten yazıhanelerin birinin önünden
baksan diğerlerini de görebilirmişim. Selâmlaşıp tokalaştık. Bu ilk
karşılaşmayı iki kelimelik bir cümleyle bırakmamalıyım. Atamayı öğrendikten
sonraki on gün
boyunca aradığımız, ancak son gün akşama doğru bulabildiğimiz irtibatımızdı.
Biletimi alan arkadaşın ayarladığı kişi, Van’da cenazesi olduğundan gelememiş,
yerine kimseyi de göndermemişti. Karşılayacak birisi hiç olmasaydı tüm yolculuk
nasıl geçerdi, bilemiyorum. Telefonunuza kayıtlı onlarcasının o gün kıymeti
olmaz da, o bir tanesini çevirdiğinizde sizi rahatlatan sese ulaşabilmeniz ve
bu numaranın bir numara çevirmeyeceğini bilmeniz her adımda güven verir. İlk
günün o telaşlı acemiliğini atmanız kolaylaşır.
Yeni
atanan öğretmenleri ve genelde memurları bir görevlinin karşılaması çok güç
olmasa gerek. Millî Eğitim büyük bir kurum; dairelerdeki memurlar, okullardaki
idareci ve öğretmenler bu işi güzelce ve gönüllüce yapabilirler aslında. Birkaç
günlük mihmandarlık ne kadar rahatlatır yeni gelenleri. Özellikle ücra köy
öğretmenlerinin bu beklentisi çok yüksek, kendimden biliyorum.
Valizime
yardımcı olmak istedi. Hemen yolun karşısına geçerek öğretmenevinin bahçesine
girdik. Dünden yer ayırtmış. Eşiği aşınca bir değişik kokuyla, bankoya varınca
da Zebercet’le karşılaştık. 209 numaralı oda. Külçe gibi bir maskota takılı
anahtarı alıp yukarı çıktık. Uzun ve dar koridorda yürüyüp numaraları kollarken
yeni şeylerle karşılaşmanın verdiği tedirginliği üzerimden atmaya çalışıyor,
oda arkadaşımla neler konuşabileceğimi tasarlıyordum. Yokmuş, oda arkadaşım
yokmuş, tek kalacakmışım biri gelene kadar. Oyalanmadık, valizi bırakıp indik.
Sağa sola bakmayı ihmal edebileceğimiz kadar sakin işleyen trafiğiyle yolu
geçip karşıdaki lokantaya girdik. Derya Lokantası, ismindeki tevazuuyla
hizmetindeki kalitesiyle, güler yüzlü personeliyle o akşam ve her zaman tam not
almıştır benden. Yolculuk hâlidir diye sabahtan beri bir şey yiyememiştim, Ömer
abiyi bilmem de ben hayli acıkmıştım. Hakkâri’deki ilk ikramı ondan gördüm.
Yemekten sonra biraz caddede dolaştık. Hakkâri’de bir Aralık gününe göre vakit
iyice ilerlemişti. Her yer sakinlemiş, sokaklarda pek insan, çaktırmamaya
çabalasam da bende de derman kalmamıştı. Odaya çıkıp sağlam bir uyku çekmek
için öğretmenevinin yolunu tuttum. Şimdilik tek kalmak iyiydi, uzun bir sohbeti
kaldıramazdım sanırım. Ailemle telefonlaştık. İşler yolundaydı, evet evet bir
sıkıntı çıkmadan varmıştım. Tabi tabi gayet iyi karşılanmıştım. İçmez olur
muyum, su aynı suydu; üstelik masada sürahiyle ve ücretsizdi.
Tatilde
bir ilk gün bir de son gün daha çok dikkat etmelisin denir. Sadece dikkatli
değil, pürdikkattim. Kazasız belasız atlatmıştım ilk günümü. Ben Hakkâri’yi çok
merak ediyordum, bakalım o beni nasıl karşılayacaktı.Fırsat bulduğunda iyilik etmek canlılık emaresidir, ama
iyilik için fırsatlar yaratmak insanlıktır. Şehirden beklentim buydu.
Yozlaşmadan uzlaşıyorum
Bu
kısımdan sonra uzun atlayışlara, sıçramalara hazır olun. Depin’den yukarı
vurduğumuzda yaşadığımız kulak pıtlamalarını siz de hissedebilirsiniz âni
değişimlerden ötürü. Her şey tekdüze gitmediği gibi anlatım da o şekilde olmaz.
Eklemeler ve çıkmalarla ilerleyeceğim. Sanırım yol iyice yordu beni. Artık
kendimi Hakkâri’ye attığıma göre serbest çağrışımlarla hareket ettirebilirim
parmaklarımı klavyede. Anlatışımla yolun hızını yavaşlattım, şimdi durduğuma
göre kalemimi hızlandırmalıyım.
Ertesi
gün şehri gezmeye çıktığımda kaldırımda uzaktan Ömer abiyi görüp yanına
yaklaştım. Cadde kalabalıktı.[1]
Birbirimize doğru yürürken bir süre bakıştıktan sonra neredeyse tanımayacak
sandım. Neden sonra gülümsedi, ben de rahatladım. Akşam görev bilinciyle
misafirini karşılamış, yerine yerleştirmiş, sonra da münasip bir mesafeden
irtibatı sürdürmek istemiş. Darlamak, bir sürü şeyi ilk günlerden boca etmek
yoluna gitmemişti. Benmerkezciliğimin sakinleşmesi için daha çok zamanım vardı,
oysa o bu şekilde kim bilir kaç kişiyle daha muhatap oluyordu.
Sonraki gün odaya iki günlüğüne biri geldi. Ardından bir iki gün daha tek
kaldım. On güne kadar geri kalan günlerde, Millî Eğitimde göreve başlarken
tanıştığımız Selçuk’la yarenlik ettik.DSİ’nin misafirhanesinde kalıyormuş 5
gündür. Sene sonuna kadar hiçayrılmadıöğretmenevinden. Sonraki sene Veysel’le
birlikte köye taşındılar. Evet, bir de Veysel var. Ben geçici olarak görüyordum
öğretmenevini. Her şeyiyle kendim uğraşacağımı bilerek yine de eve çıkmak
istiyordum. Aynı evde olabilirdi belki, ama aynı odada iki kişi kalmak
uymamıştı bana. Selçuk’a eve çıkmayı teklif ettim, istemedi. Bir ara o da ev
arayışına girmişti aslında. Sekizinci gün, yine onun arayıp bulduğu bir eve
gittik bakmak için. Evde yapamayacağını, kendisi için öğretmenevinin daha rahat
olduğunu söyledi yine, evi bana bıraktı. Açıkçası işime geldi benim de. Tam
belli değildi ama düğün işleri hafiften çıtlatılmaya başlanmıştı, sonraki
sürpriz değişimlerdense şimdiden yerleşip ufaktan hazırlıklara başlayabilirdim.
Ev sahibiyle hemen anlaşıp sonra bir de Ömer abiyle görüştürdüm. O da indirim
yaptırdı biraz. Taşınmadan önce birkaç talebim vardı, yerine getirildi. Evin
tabanı mutfak hariç safi şaptı. Senelerce o şekilde kullanmışlar. Ben parke yapılsın
dedim, minefloda karar kıldık. İki odayı da kaplattık hemen ertesi gün. İki gün
içerisinde birkaç parça eşya toparladım ikinci elcilerden. Oysa duvarlardaki,
direklerdeki ilânların yönlendirmesiyle ikinci eli birinci elden, sahibinden
alabilirmişim, sonradan anladım. Kovboy kasabalarındaki WANTED duyuruları gibi
her yerdeydiler. Her gün işi bittiği için eskimeden indirilip yenileri asılacak
kadar sirkülasyonu olan bu ilânlarla eşyalar parçalanana kadar 8-10 kişinin
görevi tamamlanıyordu.
Kamyonetle getirdik ilk postayı. Bir kanepe, birkaç halı, bez dolap, ufak
tefek komodin ve sehpa, mini buzdolabı, elektrikli soba, elektrikli ocak ve hiç
kullanamadığım zamazingo mini çamaşır makinesinden ibaretti bu
eşyalar.Sonrasında neredeyse bir hafta boyunca hep bir şeyler alıp taşıyıp
durdum. Çamaşır makinesi, süpürge ve ütü için beyaz eşyacıya gittim.
Diğerlerini, ev için her şey satan, şu içleri çalışanlarının kafalarının aksine
karmakarışık olan dükkânların birinden aldım. Sonradan öğrendiğime göre sahibi
kendini çalışan olarak gösterip durarak, müşteriyle patron algısı arasında
tampon vazifesiylemuhtemel indirimden kurtulma yoluna giderdi hep.
Valilik kampüsünün arka sokağında dere kenarında bir binada, cadde
hizasında birinci, arka bahçeden ikinci kattaydı ev. Adresi de her şeyiyle
Hakkâri’yi temsil ediyordu. Üst taraflardan gidince ulaşılan Berçelan
yaylasından ismini almıştı mahalle, caddenin adı da bizim balkondan gözükmediği
hâlde yandaki odun deposunun bahçesinden yamaç tarafına gittikçe bütün
heybetiyle kendini gösteren Sümbül’dü. (F4)
Normalde 3+1 plan üzerine yapılmıştı bina. Bir oda kadar da geniş bir
girişi vardı dairelerin. Ama bizim katın caddeye bakan salonu ve bir odası
dükkâna çevrilmişti. Oh ne âlâ, tambana göre, nasıl derler; nohut oda bakla sofa…
Salon bakkal, oda manavdı. Dükkân katı olduğundan
tavan yüksekliği de bir çocuğu rahatça hoplatıp tutmaya yetiyordu. Üç kardeşe ait beş katlı binanın en üst
katında Selahattin, dördüncü katta Hasan, ikinci katta Fazıl oturuyordu, bir ve
ikinci katlarda da kiracılar. Dükkânı Hasan işletiyordu, manavı Fazıl. Benim
kaldığım kısım Selahattin’indi. Fazladan alt kat da Hasan’ındı. Orada da
Hakkârili bir anne kız kalıyordu. Selahattin Türk Telekom’da fiber optik
teknisyeniydi. Dedeyle babaanne Hasan’laydı. Selahattin’in iki, Hasan’ın dört,
Fazıl’ın iki çocuğu vardı biz oradayken. Bina sobalıydı. O kışı kalınca iki
battaniye ve yandan üstten ısı veren küçümen bir elektrikli sobayla idare
ettim. Üstünde bütün kış su kaynadı. Çay orada demlendi, yemek orada ısındı.
Üstüne ancak bir tencerenin sığabildiği, döküm malzeme içinde tellerin
dolaşmasıyla çalışan küçük ocakla işlerimi görüyordum. Birbirimizi idare
ediyorduk. Arka odayı ardiye yaptım, arkamdan ağlamasınlar diye ara sıra
ziyaret ediyordum. Bez dolap, kurutma askısı, valizler, koliler, eşya
ambalajları;çoğu atılı vaziyette hep oradaydı. Kapısını açıp elimdekini
rastgele fırlatıyordum, sonradan yatak odamız olacaktı. Tek yaşayanların böyle
bir odaları illaki oluyor, ne kadar titiz olsa da.Bir eve sahip olmanın, evdeki
bütün odalara sahip olmak anlamına gelmediğini kavramıştım.Banyo genişti, ama sıcak su tesisatı
olmadığı gibi şofben de yoktu. 130 litrelik ısıtıcılı (rezistanslı) mavi
varillerden aldım. Herkes bunlardan kullanıyormuş evlerde. Sobacılar sokağına gittiğimde
hemen tedarik edebilmiştim. Sacayak üzerinde prize yakın köşeye yerleştirdim.
Düğmesi üç kademeliydi. En yüksek ısıda bir saatte ısınabiliyordu tam doluyken.
Zaten yarısı hayli hayli yetiyordu.
Bir dakika, mahalledeki, şehirdeki su sistemini anlatmam lâzım. Havasını
yolunu anlattık, suyuna da gidelim, eksik kalmasın. Mahalle mahalle, sokak
sokak kademeli geliyordu su. Bizim sokakta mesela 36 saat olmuyor, sonraki gece
12 saat oluyordu. Herkesin evi şişelerle, bidonlarla, varillerle doluydu. Akşam
5’te gelir, sabah 5’te gider. Bir gece susuz geçer ve diğer gece yine gelirdi.
Bu düzen kör de olsa hiç şaşmıyordu ama, hakkını teslim etmek lâzım
belediyenin. Yaylaları müthiş su kaynaklarıyla dolu Hakkâri, maalesef buna
mecbur ve mahkûmdu. Şebeke bir türlü yapılamamıştı. Bazı arkadaşların
oturdukları evde iki günde ancak birkaç saat geliyordu su. Karı koca
çalıştıkları için merkezde çalışan eşi, izin alıp eve kapları doldurmaya
gidiyordu. Çamaşırları da o sırada atıyormuş makineye, ne zordu alışmamış biri
için. Bütün gece çamaşır makineleri susmak bilmezdi bizde de. İki günde bir
bulaşık yıkıyordum. Zaten çok çıkmıyordu. Mutfağa 20 litrelik çeşmeli bidon
almıştım. Tuvalette de biri büyük biri küçük iki kova dolu duruyordu. Yani
anlayacağınız ‘suyu muhafaza ve müdafaa’ sürekli gündemimizdeydi. Üst
komşularımız çeşmeli bidon kullanmaz, suyu pet şişeden dökerek yıkarlardı
bulaşıkları.Bakın köy enstitüsü çıkışlı ve tüm gerçekliğiyle köy edebiyatının
mimarlarından Mahmut Makal,Bizim Köykitabında
Çağdaş Mutfak başlığıyla ne anlatıyor. Ondan altmış sene sonra değişen o
kadar az şey var ki: ‘Bu odalardan birinin bir köşesine, iki taş çatarak ocak
yaptım. Yemeği orada pişiririm. Pişirmek hadi neyse, durmadan gözleri yakan is,
duman yine neyse, ama şu bulaşık yıkamak yok mu, ömür törpüsü! Bir dergide
okudum: Pek yakında her işi atom görecekmiş. İki dakikada yemekler pişip
önümüze gelecekmiş! Oy anam oy! Getir de önüme koy! Bu dergi hangi ülkede
çıkıyor yahu! Nemize gerek bizim atom matom, uygarlığın bin yıllık buluşlarını
yurt yüzeyine yaymasını bilelim, bize yeter de artar bile.’
Evin
arka tarafı açıktı bize, ön taraf duvardı, caddeyle irtibatımız yoktu, yanlarda
da bitişik nizamdı binalar. Arkası küçük bir vadi gibiydi, aşağı tarafta,
özellikle kışın coşan dere akıyordu. Boğazın karşısında, 100 metre ötemizde,
enlemesinearazi içinde İl Jandarma Komutanlığı vardı. Voleybol sahalarını,
içtima yerlerini görebiliyorduk. Topluca bağırdıkları zaman tek vegür ve tok
sesleri evin içinden, ahşap çerçevede tek cam olduğu için kolaylıkla
duyuluyordu. Askerlik için yaşım ilerlediğinden küçük kardeşlergibiydiler bana.
Balkondan bakınca valilik binasının arka kısımları gözüküyordu. Dereyle
aramızda iki bina ve diğer yanındayakacağımızı temin ettiğimiz odun deposu
vardı. Balkonda depoladığımız için ihtiyacımız kadar alıyor, bittikçe yine
sipariş edebiliyorduk. El arabasıyla getiriyorlardı.
Keşif
turları
StrangerThan
Paradise’da
aylak Eddie’nin aylak Willie’ye dediği gibi;‘Biliyor musun, komik bir durum.
Yeni bir yere geliyorsun ve bakıyorsun ki her şey aynı.’
“Aslında
insanın bir şehrin ya da bir ülkenin yabancısı olması, o şehre varana kadardı. Çünkü
yaşamak için, uyum sağlamayı ve ‘oralı’ olmayı çabucak öğrenmek zorunda
kalıyordum.”
(Göçmen Bavulu kitabı içerisinde Hüsniye
Kablan’ın Gurbet hikâyesinden)
İkinci
günden devam edelim. Güneşli, güzel bir gündü. Ömer abi hariç tek bir kişiyi
bile tanımadığım şehrin caddesini adım adım dolaştım. Ara caddelere hiç girmedim.
Kahvaltı yaptım bir börekçide. Her şey bulanık, her şey anlaşılmazdı. Evet, şu
günden itibaren tayin hakkım gelene kadar, en az 3,5 sene burada yaşayacaktım.
Az değildi, acelem yoktu henüz. Valiliğin yerini sordum esnaftan birilerine.
İstikameti gösterdiler, ama gitmedim niyeyse. Ertesi gün ve kalan 19 mevsim
boyunca binlerce kez gidecektim zaten. Bir berbere girdim, kılı kırk yararak
sakal tıraşı oldum ilk iş günüme hazırlık olsun diye. Her gün berbere
gidemezdim, tıraş köpüğü bıçağı, diş fırçası macunu için caddede bakındım. Bir
marketten aldım hepsini, 38 lira tuttu. 2024’te bunu yazarken normal geliyor,
hatta ucuz bile. Ama yıl 2009, bu işte bir gariplik vardı. Ayak işlerinin en
birincisi olan yürümenin burun açıcı ve kafa çalıştırıcı garip etkisiylebaşıma
gelen aklımla birlikte,fazla gelen meblağ için geri döndüm. Dedim ki böyle
böyle. Pardondu yanlışlık olmuştu derken 13 liraya indi miktar. Neydi bu şimdi,
yapılır mıydı yani ilk günden! Sonradan da yapılmazdı tabii, ama ayıp değil
miydi, ben görece en çıplak duygular venispeten en önyargısız fikirlerle
gelmişken! Herkesi ‘Bir kere gelsin, sonra nasılsa başka yeniler gelir,’ diye
karşılayan kurnaz, karaborsacı ve obur bir küçük esnaf davranışıydı anlaşılan. Yerli insanların
ilk yersiz hatası; cömertliğini esirgemeyen ve daha yeni giriş yaptığım
şehirdeki birtakım densizler, o saatte bana girişmişti.Dikiz aynasında bıraktım
üçkâğıdı ve geri kalan günlerin hiçbirinde bir daha girmedim oraya. İyi
olmuştu erkenden böylesiyle karşılaşmak, aman ne iyi niyetlerle geldiğim,
alışveriş yaptığım esnafın, yeni görüp yevmiyeyi benden çıkarmaya çalışması
üzmüştü. Daha günüm dolmadan kara kaplı defterin kapağını açtırmıştı.[2]Kötü
bir merhabaydı. İlk göz ağrım olarak geldiğim şehirdeki bazı kendini bilmezler,
ilk günümden, ilk başağrım olmuştu; sonra azamî ve çoklu dikkat.Her şeye,
gözüme bir çöp gibi girene ve ağzıma pelesenk gibi yapışana ve bir ihanet gibi
vuruncaya kadar baktığım gibi, başlangıçta iyi niyetle baktım buraya da. Bunlar
aklımı çelmemeliydi. Zamanında göz önüne almak, zamansız göze almaya gerek
bırakmaz.
Öğretmenevinin
lobisinde oturdum biraz. Görevliden internet şifresini aldım. Akşamı ettim,
yattım. Sabah artık yepyeni ve bambaşka bir döneme başlıyordum. Bilemiyorum,
dünya da bir farklı dönüyor gibiydi.Etrafımda pervane oluşunu
hissedebiliyordum. Ran filmde,
babasının hâkimiyeti devrettiği büyük oğlan Taro ne diyordu karısına; ‘belki
artık benim olduğu için sanki manzara daha bir güzel.’ Per Petterson’un At Çalmaya Gidiyoruz kitabında da Trond
şöyle özdeşlik kuruyordu kendisinin olanla ve olmayanı yadırgıyordu: “İsveç’in o tarafta
olduğunu biliyordum. Oraya vardığımızda her şey tıpkı sınırın bu tarafında
olduğu gibi görünecekti ama farklı bir duygu verecekti.”
[1]Hakkâri’de
nüfus çok olmamakla birlikte yer darlığından dolayı Mecburiyet, hep çok
kalabalık gözükür, özellikle güneşli güzel günlerde. Köyde de böyle günlerde
özellikle öğlen yemeklerinden sonra aşağı yukarı volta atanlar çoktur.
[2] Yıllandıkça
bakışlarınızdan anlıyorlardı artık, yamuk yapmaya kalkmıyorlardı. Hakkâri’de
memur gidiş gelişleri çok olduğundan sürekli yenilenir müşteriler ve bu da
pabucu çoktan damda olması gereken esnaftan bazılarını güya uyandırır. Son
senemde lavabo fırçası almak istediğim dükkânda 6 liradan 2 liraya inmişti
fiyat. Orada bulunduğum her sene için birer liraya denk gelen hatır
iskontosuydu bu. Başta bir şey demesem, kaptıracaktı. İndirimin tek sebebi,
‘ben yeni gelmedim he, dört yıldır buradayım’ dememdi. Saçmalığa gel.
Yorumlar
Yorum Gönder