Hakkâri'ye gidiş hâlleri-4

 

Teslim tesellüm, tebliğ tebellüğ

28 Aralık 2009 Pazartesi… Sabah kalkıp valiliğin yolunu tuttum. Hakkâri’ye geldiğimden haberi olmayan kuruma girmeden, kimseye gözükmeden, evrakımı şuradaki paslı çöp kutusuna atıp ya da nam olsun diye saklayıp geri dönebilir, hayatıma kaldığım yerden, küçük bir hatıra katmış olarak devam edebilirdim. İçeri girip imzalar atıldığında artık geri dönüşü zor, 2046’ya kadar sürecek uzun yolculuk başlamış olacaktı. Elimde âlet çantasıyla geldiğim bu şehirde macunun ucunu biraz çıkarmıştım. Rahatlıkla geri girebilirdi, ama az daha sıkarsam hem içeri girmez hem de ortalık batardı. Ağır ağır bahçeyi geçip o zamanlar bodrum katta olan Millî Eğitime vardım.Tam bodrum denemezdi,sol kısımda zeminin 5 basamak altındaydıdaireler. Sonraki senelerde en üst kata taşınmışlardı. Elimde evrakım, yüzümde umutlu ve heyecanlı ifadelerle görevlilerin karşısında bittim. Atama tayin birimi önünde birikmiş birkaç kişiyle oradan oraya evrak teslimi için koşturduk birkaç saat. ‘Ben hep verilen bir yetkiyi yaşarım’ çehreli ve iş bilen memurlar, gerek şartları yerine getirmemişsek bile, meselenin ambalajına kabuğuna bakmadan, acemiliğimizi yüzümüze vurmadan, klavye ve bilumum kırtasiye sarf malzemesi üzerinde enstrüman gibi kullandıkları elleriyle gördüler işlerimizi. Jenerik tanımlar yapmadan, retorik sorular sormadan, diskur çekmeden… O kadar çok göreve başlama ve görevden ayrılma yapıyorlarmış ki, neredeyse günlük rutinlerden biriymiş bunlar. Selçuk’la o gün çokça karşılaşmıştık. Benim çıktığım odaya o giriyordu, onun çıktığına ben. İnsanın, muhatabı hakkında karar vermesine yeteceği üç beş saniyelik göz göze gelmelerde, hâlinden davranışlarından bir yakınlık hissetmiştim, ama hiç konuşmadık, kısmet sonrayaymış.

 

Yürürsen yakındır, bakarsan uzak

‘Yürüyünce büyüyor, adımları ufalıyor insanın.’

(Turgut Uyar, Göğe Bakma Durağı)

İşlerimi bitirip çıktım daireden. Köye gidip göreve başlayacaktım. Selçuk’u aradı gözlerim. Bir dayanak, bir tutamak istiyordu insan her yeni aşamada. Sanırım kendi başına gitmeyi tercih etmişti. Nasıl gidecektim? Köyün arabası var mıydı? Vardı, ama akşama giderdi. Şu an saat başı Çukurca minibüsleriyle gidilebilirdi ancak. Biletimi, cumartesi akşamı Hakkâri topraklarına ilk adımımı bastığım, valizimle önünde dikildiğim yazıhaneden aldım. O günü anlattığım fantastik evrenden geçiş çoktan gerçekleşmişti. Şimdi her şey sert gerçekliğiyle meydanda, herkes kendi işinde gücünde, ayaklı biletçiler kaldırımlarda, cazgır muavinler müşterilerin ense kökündeydi. Taşbaşı, Çukurca yolunun yarısı demekmiş. ‘Seyitlerin köyü orası, herkes öyle bilir genelde.’ Kürtçe adını da söylediler, aklımda tutamadım tabii, dil dolaştırıcıydı şimdilik. Sonradan öğrendim;Gund-e Seyidan ya da Kelêtan.Parayı takip ederek suçluyu bulan dedektife öykünüp suyu takip ederek bulacaktım köyü. Yine en arkada yer buldum kendime. Haddime miydi öyle önlerde, hele şoförün yanında oturmak, yallah arkaya. Şoföre tembih ettim. 19 mevsimin 15’inde her iş günü (yaklaşık 650 kere) tepeceğim o 45 kilometreyi ilk tecrübe edişim olacaktı.[1]Arka dörtlüyü paylaştığımız, ben yaşlarda kara kuru bir oğlan daha oturuyordu yanda. Uzun süre konuşmadık, vakti gelene kadar birbirimizi tartıyorduk besbelli. Etrafı izlemekle meşguldüm yine. Zifiri karanlık geldiğim yolları şimdi ilk olarak aydınlıkta geri iniyordum. Kaçırmak istemediğim bu tecrübe, etrafımdan soyutluyordu dikkatimi. Biz indikçe karşımızda gitgide büyüyen ışıklı Sümbül’e hayran kaldım bir daha. Su kenarında, tâ aşağılarda insancıklar dolaşıyordu, onlar da bizim gibi olmaya başladılar yakınlaştıkça. Ne demişler, ‘yürürsen yakındır, bakarsan uzak.’Depin’e indik, polis kontrolünden geçtik. Kesik bıraktığım yolculuğun ucuna eklemeye başladım metreleri,Sümbül’ü solumuza katarak,Şırnak istikametine doğru. İl tabelasını gördüğüm andan itibaren başlayan sarp dağlık coğrafya, kaldığı yerden aralıksız devam ediyordu. Merkez dağdaydı ya, dağdan inmiştik, etrafımızı sarıyorlardı heybetleriyle, mahkûm olduklarım.

Neden sonra yandaki arkadaş muhabbete girdi. Adı Veysel’di, soyadı Aruk. “Faruk’tan f’yi çıkar, kalan benim soyadım.” Yollar büklüm büklüm bükülürken, bükülmeyen dudaklarımla hevessiz tebessümler bıraktım.Diyarbakırlıydı. ‘Sen ne kadar yabancıysan ben de o kadar tanımıyorum buraları.’ Rahatladım mı, tabii ki hayır. O gün pek inanmamıştım bu dediğine. Bir kısım kelimeler farklı olsa da en azından Kürtçe biliyordu, yeter de artardı. Varlığın evine kolayca dâhil olabilirdi. Bense kelimelerini anlamadığım seslerin tonundan bir şeyler kestirebilmek için müşteri kulak kesildiğim konuşmalara tutunuyordum çaresizce. Müteakipaylar ve yıllar boyunca, özellikle Diyarbakır’ı da gördükten sonra hak vermiştim kendisine. Hatta o sene birlikte Diyarbakır’a gittiğimizde şehre girerken “Hani Veysel, türküde ‘aşkına güven’ dediği dağlar nerede?” diye soracağım kadar düzayak gelmişti şehir gözüme. Birbirimizi tanıdık, peş peşe köylerde görevli olduğumuz anlaşıldı. Cumadan başlamış göreve. Selçuk’la benden 3 gün kıdemli yani. Tayin zamanları geldiğinde, tercihleri yaparken bu durumdan ötürü bizi rakip olarak görmüyordu şakayla karışık. Şine Dağını[2] tanıttı bana, yanından geçerken. İki günde hemen nereden duyduysa, hakkında bir iki bilgi verdi. Şine’den sonra onun köyü, Doğanlı gelir, ondan 5 kilometre sonra Taşbaşı. Doğanlı ufak bir yol üstü köyüdür; mıntıkadakilerin en küçüğü.

Zap Vadisindeki köy dediğimiz yerler, zorunlu toplaşmalardır aslında. Olayların daha yoğun olduğu 90’ların başlarındaki malum boşaltmalarla daracık vadiye tam anlamıyla sıkıştırılmış ve gidecek başka yerleri olmayan insanların ilkel yapılara sığınarak el yordamıyla tutundukları, bazen Zap’tan bazen dağlardan pay alarak gönül yordamıyla çoğaltmaya çalıştıkları bir avuç toprak parçası. Hatırlayın; uydu haritalarından baktığımda karşıma çıkan kayalıkları gördüğümde uyduda bile belli olmayan on-on beş evden oluşan bir mezra olarak tasavvur etmiştim Taşbaşı’yı. Meğerse orası eski köymüş. Hakkâri’de Bir Mevsim’deki gibi yolları 3-4 ay kapalı, atla katırla ulaşılan bir yer hayal etmiştim. Böylesi daha maceralı olduğundan işime de gelirdi aslında ilk elde.

Veysel’i indirdikten sonra, hakkında az buçuk bilgi sahibi olduğum köye yaklaşmıştım iyice. Dar boğazlardan sonra biraz açıklık başlamıştı. Açıklık dediğim, dağlar hepten üzerinize gelmiyordu, o kadar. Sadece bir miktar uzakta, ama yine işte tam orada duruyorlardı. Derken bir tabela ilişti gözüme. Hızlıca geçtik yanından; TAŞBAŞI. Baktım şoförün duracağı yok, telaşla seslenerek kalktım yerimden, unutmuş beni. Köprüyü biraz geçince durabildi neyse ki.[3] Derenin ağzını arıyordum, bakalım dilinin altındaki baklalardan neler çıkacaktı. (F5)

 

İlk görüşte fark

Beton köprüyü geçip ancak bir arabanın sığabileceği, yine Zap’a paralel toprak taşlık yolda köy içine doğru yürüdüm. Köprübaşında oynayan çocuklara sordum, işaret ettiler, ‘İşte, şuradan gitmen lâzım.’Valiliği tarif eden esnaf değildi bunlar, dediklerine uymaya mecburdum. Okula ulaşana kadar 8-10 kişiyle selâmlaştık. Bunlar yol üstünde oturup sohbet eden köylülerdi.[4] Okula vardığımda öğlen olmuştu. Servis birazdan kalkacaktı, tam denk gelmiştim, onunla tekrar merkeze dönebilirdim. Öğretmen arkadaşlarla tanıştık. Ayaküstü sohbet ettik.Köy meydanı dediğimiz yer, mıcırlı küçücük bir açıklıktır. Sonraları kızdığım zamanlarda bozgun havasıyla okuduğum ağız dolusu meydan gibi küçücük, avuç içi kadardı. Değişim saati olduğundan iyice hareketliydi. Okul tek katlı, bahçesiz, üç basamak yükseklikte taş bir binaydı. Vay, taş mektep he, adı yeter. Öyle, öyle, ama öyle olmayan kazın ayağı var bir de. Dört derslik ve arkada minik bir depo sadece. Ötede kiralık bir evde de derslikler varmış. İlk günden gitmedim oraya, sonrasında çokça gidecektim zaten.

Köyün ne kadar kalabalık olduğunu bir kere daha anlamıştım ikili eğitimden. İlkokul düzeyinde toplam on üç şube vardı. Ortaokul ve lise öğrencileri ya yatılı ya da taşımalıydı.Müdür yetkili HimetullahHoca hemen göreve başlama yazımı elle hazır etti. O da dönüyormuş merkeze. Serviste sohbete devam ettik. Köyde hiç kadrolu öğretmen yokmuş, her gelen merkezde görevlendiriliyormuş. Ben kalacak mıymışım? Sıkboğaz etmek istemiyormuş ama bunu şimdiden öğrenmesi iyi olacakmış, ona göre yol haritasını belirlemek için. Nasıl yani, oluyor mu öyle, tabii kalacağım, niye kalmayayım. Köylere gittiğimiz zaman, ne yaman güçlüklerle karşılaşacağımızı bilmez değildik, diyecektim, ama o kadar da büyük konuşmayayım şimdiden.Komşuların, akrabaların sorguları oradan buraya uç vermiş, devam ediyordu. Gelince idarî yetkileri devralacağım ya, nasıl biriyim acaba, pürüz müyüm uyumlu muyum? Yabancıyım, yabanım ya, nasıl davranırım acaba?

Köyün esas okulu köprübaşında girişteki mahallede yapılmış 90’larda. 1999’da bizi alttan sarsan depremin okulumuzu ağır hasara uğratması gibi burada da tepelerden kaya yuvarlanmasıyla büyük oranda zarar görmüş bina. Etrafındaki birkaç ev tuzla buz olmuş hatta. Bir evde kadınlar erkekler ayrı odalarda akşam oturmasındaymışlar. Tepelerden pike yaparak top mermisi gibi düşen ve evi ortadan bölen kayalar herkesi dehşete düşürmüş.Yıkılan okulun yeri değiştirilmiş, köyün daha merkezine, meydana işte bu yapı kondurulmuş, köylü ve asker elbirliğiyle, tabii ki valilik tarafından. Öğrenciler aynı bizim gibi çadırlarda eğitim görmüşler. Yine aynı bizim gibi onların da çadırları uçuşmuş, kafalarına tahtalar düşmüş vs.

Eski okulu hâle yola koyup içine bir aile yerleşmiş. Evet, aynen böyle olmuş. Tamam, kaya yuvarlanma tehlikesi her zaman vardı ve köyün diğer kısımları da buna açıktı, ama bizim kalabileceğimiz harika lojmanlar olarak kullanılabilirdi bu yapı. Sonraki senelerde veli ziyaretine de gitmiştik. Gayet de güzeldi, yemekler ve çaylar gelip giderken insanın aklından, hakkı olanın gasp edildiği geçiyordu.Bizim Köy’debir okul için böyle dört duvar yapılmış, ama üstü bir türlü örtülemediğinden yıkılmaya yüz tutmuş, köylü taşlarını bölüşmüş. Neyse, birinci sınıf öğrencilerinin, oturağının sonuna geldiğinin farkına varamayıp, sessiz geçen dersin orta yerinde paatt diye yere kapaklanması gibi, kendini tutan son bağlantıdan kurtulup yuvarlanan kayalar her an tetikte tutuyordu insanları.

İlk günlerde fark ettiklerim eksiğiyle gediğiyle bunlardı. Buradaydım artık, yerimdeydim. Elimde bir şeyler vardı, emanetti, onu sahiplenmeye çalışacak, tanımaya, verimli bir şekilde işlemeye gayret edecektim. Köy taşıma, okul kiralık, öğretmen yetersiz, öğrenci beklentisiz, köylü meşgul, yetkililer tehirci, ben acemi, dağlar hüccetli, Zap azgın… Bakalım nasıl gelişecek olaylar? Bekleyip, hayır yaşayıp müdahale ederek göreceğiz.



[1]Git gel 90 olduğuna göre yaklaşık 60.000 kilometre yol kat etmişim. Tekerlekler durduğunda biz de duruyorduk ya, ama Zap bir an bile durmadan akıyordu, acaba o kaç milyon kilometre yapmıştır? Nabzı 1500, tansiyonu 40-30.

[2] Ankara’daki İş Bankası merkez binasının Şine’den ilham alınarak yapıldığı söylenir. İl Turizm Müdürlüğünün tanıtım fotoğraflarında bile yazar bu. Ama gel gör ki, o fotoğrafın yanında yöresinde ne bir resmî açıklama görürsünüz ne de en azından insanlar kıyas yapabilsin diye banka binasının numunesini. Çünkü bu bir efsanedir. Tıpkı Şine’nin boyunu ölçme işlemi gibi. Zirveye çıkan köylülerden biri taşlara tutunup sarkmış, diğeri de onun ayaklarından asılarak zincir başlatmış. Böyle birkaç kişi daha eklenmiş. En üsttekinin elleri terlediğinden bırakınca hepsi birlikte düşüp ölmüşler. Dağın boyunu ölçerken kendi boylarının ölçüsünü almaya doktor yerine cenazeciler gelmiş.

[3] Zap Vadisinde bizim köye gelene kadar dört köprü geçilir. Biri merkezden inince Depin’dir. İkincisi Üzümcü, üçüncüsü de Olgunlar Köprüsüdür. Bunlardan, yoldan çıkmadan Zap üzerinde taraf değiştirmek için geçilir. Yol o şekilde açılabilmiştir çünkü. Dördüncüsü (Taşbaşı) aslında yol üstünde değildir. Depin’den geçince Zap’ı sağınıza alırsınız, sonra sola, sonra yine sağa alıp devam ederken bizim köprüde inip içeri girersiniz. Yol Çukurca Şırnak istikametinde devam eder. Bizden sonra merkeze bağlı bir köy daha vardır, Geçimli. Taşbaşı’yla birlikte o da Çukurca’ya bağlıymış aslında, 1993’te merkeze eklenmişler. Geçimli’de 50-60 öğrenci vardır ilkokul düzeyinde. Bizde ise 350 civarı. Ortaokullarla birlikte 500’e yaklaşır. Merkeze hem bu kadar uzak olup hem mevcudu bu kadar kalabalık bir köy olmasıyla her sene yepyeni sürprizlerle beni ne kadar uğraştıracaktı, sormayın gitsin. Ya da, sordunuz mu, tamam tamam, anlatacağım, çok sabır.

[4] Kahvehane, çay ocağı, köy odası gibi yerler olmadığından herkes ya böyle yol üstünde ayakta, çömelerek ya da toplanma vazifesini de gören bakkalların önünde, içinde vakit geçiriyorlar. Çaylar bakkaldan… Genelde herkes kendi akrabası arkadaşı olan ve sürekli alışveriş yaptığı bakkalı mesken tutar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Turgut Reis’e gelmeden önceki son birkaç günüme dair

Bunu bana yapmayacaktın!

Hakkâri'ye gidiş hâlleri-1